Tavsiye Yazılar

TAVRIMIZ İSLÂMÎ OLURSA SAVRULMAYIZ!

Sevgili dostlar çok kısa zaman önce “Cübbeli Ahmet” olarak bilinen ve hayli seveni olan, “islâmî kimliğe sahip” bir şahsın tutuklanması sebebiyle gündem yine Müslümanların üzerine ve ama aleyhine yoğunlaşmaya başladı. Burada elbette Cübbeli Ahmet’in tutuklanma sebebini v.s. konuşacak, tartışacak değilim. Ama gözden kaçmayan ince bir husus, ince bir ayrıntı var: Yerli-yabancı gâvurlardan beklediğimiz veya beklemesek dahi onlar yapınca normal karşıladığımız bir takım eleştirileri, maalesef Müslüman insanlardan duyuyoruz. Böyle mi olmalıydı? Bu insanlarımız hiç mi Fetih suresi/29 ayetini, hiç mi Nur Suresi/12. ayetini, hiç mi Hucurat Suresini okumadılar? Veya okuyup da öyle geçtiler mi? Ama Kur’an’ın hayata hâkim olması böyle gerçekleşmez ki? Gerçi belki de başımıza gelen tüm bu mel’anetlerin, fitnelerin sebebi de bu olsa gerek; yani Kur’an’ı nüfuz etmeden, anlamadan okumak…

Ve farkındayız veya değiliz, eğer Kur’an’a ve akabinde sünnete yapışılmıyorsa, etrafımızda esen fitne rüzgarları sebebiyle dehşet vaziyette savruluyoruz. Hem öyle bir savrulma, öyle bir savruluş ki, nereye gittiğimizin, nereye düştüğümüzün endazesi bile olmuyor. Bu savruluş neticesinde Müslümanlar farkında olmadan Kur’an’dan, Sünnetten, İslâmdan öyle uzaklara gidiyorlar ki, söyledikleri sözleri duyduğumuz zaman “acaba bunlar gerçekten müslüman mı” diyesimiz geliyor.

İşte bu savrulmaya bir nebze engel olunması, esen fitne rüzgarlarının önünün kesilmesi için Mahmut Toptaş Hoca’mızın öğütlerini ve hatırlatmalarını dikkatlerinize arzediyorum. Belki bazıları diyecekler ki, “iyi de okuyanlar sanki bunları bilmiyorlar mı, niye boşuna yoruluyorsun ki?”… Doğrudur, biliyorlardır, belki aldırış bile etmeyeceklerdir, ama ben yine de söylemeye, hatırlatmaya devam edeceğim. Çünkü Allah c.c. “tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver” (Kâf/45) buyuruyor ve yine O Allah Zariyat/55′de “sen yine de öğüt ver, çünkü öğüt müminlere fayda verir” buyuruyor. Son olarak da İlahımın Araf/164′de beyan ettiği şu emre imtisal ediyorum: “İçlerinden bir topluluk ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: ’Rabbimize mazeret beyan edelim diye, bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).’ “ 

Bu arada ben henüz yazıyı sizlere sunmadan önce (dün) Cübbeli’nin bir beyanatı yayınlandı… Cübbeli bu beyanında “en büyük yemini” ederek ve “eğer suçluysam Allah’ın ve meleklerin laneti üzerime olsun” diyerek müthiş bir yemin etti. Bu yeminden sonra kendisine inanmamız ve dolayısıyla masumiyetini kabullenmemiz “vacip” hale geldi.

Son olarak bir beklentimi ve ama olayın üzerinden 1 hafta geçmesine rağmen beklentim gerçekleşmeyince üzüntümü de belirteyim (maalesef böyle olacağını da umuyordum tabii). Elbette bu üzüntüm bazılarını rahatsız edecek, üzecek ama üzsün; gerçekler acıdır!.. Benim beklediğim müslümanca bir tavırdır. Benim beklentim bir büyük fasıka, bir büyük zalime ve kimilerine göre “gâvur” olan kişişe yapılan merhametin, arka çıkmanın, MÜSLÜMAN OLDUĞUNU İTİRAF EDEN, MÜMİN OLARAK TANINAN, BİLİNEN, EMARELERİ BULUNAN bir şahsa da gösterilmesidir… Yani, Fethullah Gülen Hoca’nın “GEÇMİŞ OLSUN MESAJI!” Değil mi ama? Baykal gibi ne olduğunu çoğumuzun bildiği (veya çoğu kimsenin bilemediği) bir “adam”ın bile seks kaseti çıkınca ve o şahıs kasetini, yediği haltı inkar etmediği halde hemen taa nerelerden ses verip de geçmiş olsun mesajı yayınlayanlar niçin Cübbeli’den bunu esirgerler…  Bundan önce, bizim için kutsal olan ramazanlarımızda, iftarlarınıza oruç tutmayanları, tescilli gâvurları, kendini pazarlayan kadınları çağırdınız da, hakiki mü’minleri, müminlerin yol göstericilerini, liderlerini, imamlarını çağırmadınız. Niçin? Diyalog adına! Niçin? Hoşgörü adına!… Yani hoşgörü ve diyalogunuz sadece gâvurlara mı, sadece fasıklara mı?

Dedik ya “tavrımız İslâmî olursa savrulmayız!”… Demek ki, daha çoooooook yol almamız gerekiyor, çooook!!! Allah önce bu yazıların sahibine sonra da, nasibi olana acısın, onları affetsin ve hidayet nasip etsin. Amin ya Muin! (Emin Atalay)

 

(Yazı 12 Aralık 2011 Pazartesi tarihli Milli Gazete’de yayınlanmıştır. Yazıya herhangi bir şekilde müdahale etmediğimi hassaten beyan ediyor, hocama Allah’tan hayırlı ve bereketli bir ömür diliyorum.)

 

CÜBBELİ DAHİL SİZ HİÇ KİMSEYİ SUÇLAMAYIN

   

Yusuf aleyhisselam, hakim kararıyla hapse konuldu.

Başbakan Adnan Menderes ve iki bakan arkadaşı, hakim kararıyla idam edildiler ve daha sonra gelen Turgut Özal tarafından merasimle cenazeleri anıt mezara koyuldu.

Yıllarca adam öldürmekten yatan insanların, hapisten çıktıktan sonra suçsuzluğu anlaşılmıştır.

Yani, “hakkında hakim kararı var” diyerek hiçbir kimse hakkında süi zanda bulunmayın.

Rabbimiz, “Birbirinizin gıybetini yapmayın” buyuruyor. (Hucurat 12)

Sevgili Peygamberimiz, Nemmam/Kattat/Laf taşıyan Cennete giremez” diyor. (Buhari, Sahih, K.Birr, hadis no 5709, Müslim, Sahih, İman, 158)

Ona göre hareket ediniz.

Ya söylediğimiz onda varsa?

Onda varsa buna gıybet denir.

Yoksa, İftira/Bühtan denir.

Onun hoşlanmadığı hal ve sözünü olduğu gibi naklediyorsan Nemam/Laf taşıyıcı olursun.

Aslını bilmediğin halde duyduğunu naklediyorsan Kattat/laf apartıp dağıtan olursun.

Deniz Baykal hakkında internet sayfalarına düşen görüntüler yayınladığında 11/05/2010 tarihli yazımda ben, “Dinime göre zina suçtur ama bu olaya “Zinadır” demek de büyük günahtır ve suçtur.

Çünkü İslam’ın istediği deliller yoktur.

“Filan veya filanlar tuzak kurmuştur, çekim yaptırmıştır, zamanı gelince yayınlatmıştır” demek de zan ifade ettiğinden suçtur ve günahtır.

İslami hassasiyeti yüksek olanlara söylüyorum: filanın lezbiyen olduğunu, filanın homo olduğunu, filanın filanla zina ettiğini gösteren kaseti, internetten kendi gözlerinizle apaçık şekilde görseniz bile bu olayın olduğunu, bunların zina ettiğini hiçbir kimseye söylemeyin, günaha girersiniz.

Delilsiz, ispatsız bu sözü söyleyenin suç işlediğini ve günaha girdiğini söyler dinimiz.

İslami kurallara göre zina suçu işleyenin ispatı yapılsa bile bunu şahıslar olarak biz, söylemek zorunda değiliz.

Ceza davalarında ispatı zorlaştıran dinimiz, aslında Rabbimizin insanlığa rahmetidir, merhametidir.

“Şüpheden sanık yararlanır. Cezada hata yapmaktansa afta hata yapmak evladır” kuralı, Sevgili Peygamberimizin: “Gücünüz yettiğince cezaları şüphelerle kaldırın. İmamın (devlet başkanının, hakimin)  afvederek hata etmesi, ceza vererek hata etmesinden hayırlıdır” hadisinden alınmıştır. (Tirmizi, Sünen, hudud 2. Hadis no: 1424) “  diye yazmıştım.

Şimdi aynısını tekrarlarken ben yine insanımızın İslami hassasiyetinin yok olmadığını söyleyeceğim.

Sağcısı, solcusu her kim olursa olsun kendisi kötülüğü yapsa bile bir İslam aliminin yapmasını değil adının bu işe karışmasını bile istemediğini tepkisinden anlıyoruz.

Kur’an-ı Kerim, örnek ve önderimizin sevgili Peygamberimiz olduğunu haber verir. (Ahzab süresi ayet 21)

Bizler, hata yaparız, günaha gireriz.

Günahsız insan yoktur.

Allah hepimizi afvetsin.

Ancak, milletin önünde görülenler, kendilerine söz getirecek ve günaha sokacak yerlerden ve davranışlardan biraz daha uzak durmaları gerekir.

 

 

İSLAMΠCHAT

İnternet, günümüzün “olmazsa olmazı” olarak algılanıyor hemen her çevrede. Sağladığı ucuz, hızlı ve kolay iletişim onu cazip kılan en önemli hususlar. Bu sebeple artık internetin girmediği ev neredeyse kalmadı.

Modernitenin diğer “imkân”ları gibi internetin de “götürü”leri var şüphesiz. Hatta onun yol açtığı zarar-ziyan, diğerlerinden çok daha fazla. Zira denetimden uzak internet kullanımı diğer modern vasıta ve vasatlara göre çok daha mümkün ve yaygın.

İnterneti İslamî amaçlarla kullanma düşüncesi anlaşılabilir bir şey. Doğru ve yerinde kullanıldığında bu gerçekten de bir “imkân” gibi görünüyor. Bana sorarsanız olmasaydı daha iyi olurdu. Zira yukarıda da söylediğim gibi getirileri götürülerinden daha fazla.

Önceleri tamamen güzel niyetlerle başlasa da, birtakım “İslamî” sitelerdeki sohbet odaları, internetin tabiatından kaynaklanan bir “ayartma“yla kötü yönelimlere (münkerata) ortam teşkil edebiliyor.

Elime ulaşan bir araştırma, bu noktada endişelenmek için elimizde yeterinden fazla sebep olduğunu gösteriyor. Araştırma, “İslamî” formatlarda başlayan chat (sohbet) sürecinin, giderek nasıl “ürküntü verici” manzaralar doğurduğunu –araştırmayı yapanların bizzat kendi tecrübelerinin sonucu olarak– ortaya koyuyor.

Araştırmayı yapan üç kişi; Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Tunus, Suriye, İran, Irak, Lübnan, Fas gibi ülkelerde Türkçe ve Arapça faaliyet gösteren internet sitelerinin sohbet odalarına giriyor. Her biri, önce takma kadın isimleri (nick) kullanarak kadınlarla, sonra da takma erkek isimleri kullanarak erkeklerle sohbet ediyorlar. Yaklaşık 600 kişiyle gerçekleştirdikleri sohbetler sonunda elde ettikleri netice şu olmuş: Sohbet odalarının müdavimleri başlangıçta, İslam’ı öğrenmek, farklı yerlerdeki Müslümanların durumlarından haberdar olmak, onların problemlerini paylaşmak… gibi niyetlerle hareket ediyor. Ancak süreç içinde sohbet koyulaştıkça “sanal” bir yakınlık oluşuyor.

Çevrelerinde edep ve vakarla tanınan, namahrem insanlarla göz göze gelmekten dahi kaçınan (kadın-erkek) pek çok kimsenin, sanal ortamın getirdiği tanımama ve tanınmama “avantajı”ndan istifadeyle çok geçmeden mahrem konulara girmekten çekinmediği gözleniyor. İşin bir başka vahim boyutunu da, bu insanların belli bir çoğunluğunu evlilerin oluşturuyor olması!

Problem ortada. Çözüm için bir şeyler yapılmadığı takdirde toplumsal yapımız hızla çürümeye devam edecek ve Hz. Süleyman (a.s)’ın asası gibi ancak kemirilen yeri kalmadığı için tamamen çöktüğünde fark edilecek; o zaman da iş işten geçmiş olacak.

Kangrenleşmeye doğru giden bu problem için kısa ve uzun vadede yapılacak işler var. Özellikle İslamî konularda bilgi edinmek isteyen gençleri “internetten öğrenme” alışkanlığından vaz geçirmek gerekiyor. Esasen “İslamî bilgi” konusunda kimin, kimden/nereden, nasıl ve ne kadar öğrenmesi gerektiği sorusu bana sorarsanız modern dönemde Müslümanların “en önemli” meselesini oluşturuyor. Zira şurası kesin ki, modern dönemde İslam’ı bildiğini sananların yaşadığı zihnî karmaşa ve istikamet sapması, İslam’ı bilmediğini bilenlere oranla kat kat fazla. Bunun için herkesin her türlü bilgiyle birebir muhatap olduğu, herkesin her meseleyi konuşup tartıştığı ortamlar yerine, herkesin kendisi içingerektiği kadarve doğrubilgi ile buluşturulduğu ortamlar oluşturulmalıdır. Bu cümleden olarak istikamet ve sahih bilgi sahibi insanların toplumla buluşturulması için gerekli mekanizmanın oluşturulması hayatî önemde. İrşad faaliyeti bir “seferberlik” anlayışı içinde yürütülmelidir.

Uzun vadede alınması gereken bu ve benzeri tedbirler dışında, kısa vadede şunlar yapılabilir: İnternet kullanımının bir “alışkanlık/bağımlılık” haline dönüşmesi engellenmelidir. Aile büyükleri, aile bireyleri arasında sağlıklı bir iletişim ortamı oluşmasını sağlamalı, birlikte sohbet kültürü yeniden canlandırılmalıdır. Öte yandan İslamî içerikli sitelerdeki “sohbet odaları” ya sıkı bir şekilde denetlenmeli ya da tamamen kapatılmalıdır. Ayrıca her aile kendi içinde internet kullanımı için zaman kısıtlaması getirebilir. İnternete girilen bilgisayar evin salon gibi en işlek mekânına taşınabilir.

Ebubekir Sifil

 

UZAKLARDA ARAMAYALIM ÇÖZÜM DE ÇARE DE  “İÇİMİZ”DE!

Terör, yıllardır ülke gündemini işgal eden, canımıza, malımıza malolan bir bela… Maalesef gelen iktidarların kimi istemediği, kimi ise istediği halde beceremediği için bu beladan henüz kurtulabilmiş değiliz. Bu arada, beladan kurtulmak için türlü türlü çareler de sunuluyor. Bu çarelerin bir çoğu hükümet/ler/e ulaştırılıyor. Hükümet bu çarelerin kimini dikkate alıyor ve uygulamaya gayret ediyor, kimini ise hiç kaale dahi almıyor. Aşağıda sunacağımız kimi teklif ve tavsiyeler ise zannediyorum hiç DUYULMUYOR bile… Ve ama esasen kesin ve mutlak geçerli çözüm ise bundan başkası görünmüyor.

Dikkatinize sunduğumuz yazı Mahmut Toptaş Hoca’nın Milli Gazete’nin 20.10.2011 tarihli nüshasında yayınlanmış “Hakkari’den Ankara’ya Nasihat” isimli yazısı… Terörün ana ve kesin çözüm çaresini sunuyor bize hoca… Bugün hükümetin parça parça ve ama korkarak-çekinerek ve çok küçük miktarda uygulamaya sokmaya çalıştığı bir çözüm…

Çare aşağıda, çözüm içimizde yani bizde…

Otuz yıl içinde Güneydoğu illerimizden yüzlerce medrese hocası medresesini kapatarak İstanbul, K. Maraş, Gaziantep, Bursa, Konya, Kayseri, Antalya gibi İç Anadolu, Ege ve Marmara bölgelerine göç ettirildiler.

Bunlardan birçoğunun kıymeti derhal bilindi ve apartman dairelerinde Batı’daki çocuklarla medrese eğitimine başlatıldı.

 

Konferans için gittiğim illerde mutlaka müftülüğü, İmam-hatip Liselerini, resmi veya resmi olmayan medreseleri ziyaret ederim.

 

Teröre destek veren İsrail’in Heronlarına ve diğer silahlara yatırılan paraların binde biri Medrese eğitimine ayırılsaydı ve oradan mezun olan çocuklar, diploma aranmadan Diyanet’in yapacağı ciddi bir imtihanla müezzin, imam, vaiz ve müftü olarak yine kendi bölgelerine atansalar ve her görevlinin okuttuğu öğrenci sayısına göre ek ücret verilseydi dağa çıkacak adam bulunamazdı.

Ben bunu İstanbul’un zengin semtlerinde oturan cami cemaatinin çocuklarıyla ilgilenmeyen dalgacı bir imamda denedim.

 

Orada oturan ve cami imamını bana şikayet eden iki kardeşe “İmama söyleyin, sizin iki çocuğunuza akşam ile yatsı arasında Kur’an ve dini dersler verirse yüzer liradan iki yüz lira vereceğinizi, bunun dışında okuttuğu her çocuk için on lira vereceğinizi teklif edin” dedim.

 

İmam, seksen tane çocuk bulmuş okutuyor.

 

Kaldı ki doğuda Allah rızası için okutan hocaların medreseleri “resmi değil” diye kapatıldılar.

 

2007 yılında Van’a gittiğimde beş ayrı medrese hocasından ayrı ayrı dinlediklerimi yazıyorum.

 

Vakit geçmiş değil.

 

Yaşları ellinin üzerinde olan insanların nesli tükenmeden bu işe girişilirse yine de başarılı olunur.

Hakkari’nin il ve ilçelerinde bir tane Zerdüşt bulmanız mümkün değildir.

 

Hakkari’de bir çok insan kendisinin Hazreti Hüseyin’in (Radıyellahü anh) soyundan geldiğini söylemekte ve bununla iftihar etmektedir.

 

MİT’in Güneydoğu hakkındaki raporlarını okumadan önce mevcut Başbakan ile Cumhurbaşkanı hakkında bir zamanlar tuttukları raporları okuyuverseniz ne kadar gerçekçi olup olmadıklarını anlaşılır.

 

2002 den beri Hakkari’de görev yapan vali ve kaymakamları teker teker çağırıp ayrı ayrı dinlerseniz bütün partilerin başkanları, ihaleler, yolsuzluklar ve PKK’nin çalışması hakkında gerçeğe yakın bilgi edinebilirsiniz.

 

Hakkari’de on aydan fazla kaldım.

 

Sınıra sıfır olan yerdeki sınır taşlarında çekilmiş fotoğraflarım vardır.

 

Bugüne kadar kırk yılda kırk binin üzerinde insanımızın kanı aktı.

 

Anaların feryadı ayyuka çıktı.

 

Babaların içine akan gözyaşları gönlündeki yangına petrol borusundan akar gibi aktı.

Bundan sonraki terör toplantılarına bir defa da Eğitim Bakanlığının aklı başında insanları, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan insanlar ile Doğunun saydığı sevdiği medrese hocalarını Başbakanlıka çağırın ve ne yapılabileceğini görüşün.

 

Sakın, bir zamanlar yapıldığı gibi İstanbul’da çok başarılı hocaları Tunceli’ye, Hakkari’ye göndererek Allah yerine Ata’yı tanıtmaya kalkmayın.

 

İstanbul’daki değerli hocaları Ankara’ya çağırın ve terörden nemalanan etkili yetkili, ağzı zemzemli, gönlü zemberekli siyaset ve ticaret adamlarına nasihatlerde bulunsunlar.

 

Doğu kökenli değerli hocalara da bol imkanlar vererek köylerine, şehirlerine gitsinler, medreselerinin başına geçsinler yalnız ve yalnız Allah’ın dinini anlatsınlar, öğretsinler.

 

 

 

BAŞBAKANI PEYGAMBERİMİZE

ŞİKAYET ETMEK

 

 

Yusuf Kaplan, camiamızın kıymeti henüz keşfedilmemiş/takdir edilmemiş derinlikli yazarlarından. Yeni Şafak gazetesinde yazıyor. Fırsat buldukça yazılarını okumaya gayret ediyorum.

 

07 Ekim 2011 Cuma günü köşesinde çok haklı ve duyarlılık taşıyan bir yazı kaleme aldı. Daha doğrusu bir çığlıktı ondan yükselen… Önemliydi ve haklıydı. Dikkatlerinize sunuyorum.

 

  

 

Emanet bize İstanbul, Efendimiz’in emaneti!

 

Yahya Kemal, İstanbul’da hükümsüren, İstanbul’un insanına ve her şeyine sinen ruhu nasıl ektiğimizi, yeşerttiğimizi uzun uzadıya anlattıktan sonra, Maurice Barres’in, İstanbul’u, “bazı semtlerinde ruh eser bu şehrin” diye tasvir ettiğini aktarır.

 

***

 

Bizim İstanbul’da billurlaşan medeniyetimiz, Tanpınar’ın deyişiyle, “abes’e / saçma’ya varacak kadar” Müslüman merhametinin, şefkatinin, dikkatinin, hassasiyetinin, hoşgörüsünün, sevgisinin, aşkının, inceliğinin, nezafetinin, nezaketinin ve nefasetinin doruk noktasına ulaştığı bir “büyük insan”dı/r aslında.

Bizde “medeniyet”, “toplum” ve “insan” “inşa etmek”, deyim yerindeyse, bir “küfür” telâkki edilmiştir adeta. Çünkü her varlık, Yaratıcı’sından ötürü yücedir; O’nun isimlerinin mazhargâhı ve tecellîgâhıdır bizim inancımızda.

 

O yüzden, varlığa, tabiata ve insana müdahale etmeyiz biz: Varlığın kendisini ifşâ etmesine müsaade edebilir, bunun vasat’ını hazırlayabiliriz sadece.

 

O yüzden, İstanbul, bir “medine”dir bizim için: Efendimiz’in (sav) bizzat kendisidir: Efendimiz, kendisini “ilmin medinesi” olarak tarif ederken, bize “şehre / medine’ye” neden, nasıl ve niçin gözümüz gibi bakmamız (hem hikmet nazarıyla, hem de hikmetin hazinelerini, mücevherlerini, sırlarını bize ifşa eden bir hakikat nazarıyla nazar etmemiz) gerektiğini de emretmiş oluyordu.

 

***

 

İnsan, içinde hakikati “gizleyen” ve ifşa eden bir “beden”dir. Şehir de, hem âlem’in yansıması hem de yansıtıcısı ve keşfettiricisi olması gereken alâmetlerin ve ilimlerin beden’i / yer’i / mahall’idir. Tıpkı Efendimiz’in bizzat kendisi gibi.

 

Bu nedenle, Müslümanların “yetiştirdikleri”, yeşerttikleri, yemiş vermesi, meyveye durması için ruh tohumları ektikleri şehirler de hakikatin hem aynası, hem de kaynağı olarak telâkki ediliyordu.

 

O yüzden, medeniyet, tıpkı hakikatin insanda hulâsa edilmesi gibi, medine’de / şehirde hulâsa edilmiş, özetlenmiştir. İşte bu çaba, İstanbul’da zirve noktasına ulaşmıştır.

 

***

 

O yüzden, şehirle konuşabilmelidir insan: Nitekim konuşuyordu da. Bu hakikati, sanırım Yahya Kemal’in şakirdi Tanpınar, enfes bir şekilde şöyle telâffuz etmişti:

İstanbul’un bütün semtlerinde, “ağaç, su, taş, geniş ilhamlı bir ruh gibi konuşur. Bizim asıl peyzajlarımız [İstanbul’un dört bir tarafında yeşeren, yetiştirilen semtlerimizin, camilerinin, medreselerinin, türbelerinin, çeşmelerinin, mezarlıklarının teşkil ettiği] bu köşelerdir. İstanbul halkı onları yaşarken yapmıştır. Kâinâta ruhlarındaki birlik çerçevesinden bakan insanların eseridir [bunlar]. Pek az yerde sanat ve mimari, gündelik hayata bu kadar yakından karışır.”

 

***

 

Dünyanın en güzel şehirlerini de, en güzel insanlarını da biz “yetiştirdik”: Özene bezene, üstelik de. Bir gül yetiştirir gibi, her sabah koklayarak, her vakit sulayarak yeşertiyor, yetiştiriyorduk biz şehri de, insanı da. Bu aziz toprakların merhamet yüklü, rahmânî nefese ve vakte ayarlı aziz insanları için, şehir de, şehrin her bir köşesi de, tıpkı insanlar gibi “emanet şuuruyla”, üzerinde titrediğimiz, Rasim Özdenören Ağabey’in romanında olduğu gibi, adeta bir gül yetiştiren adam gibi, hatta gül yetiştiren adam yetiştirir gibi yetiştirdiğimiz bize emanet edilen varlıklardı.

 

Biz bu topraklarda, sadece kâmil insanın, erdemli insanın mayasını karmamıştık. Bizim emanet, ubudiyet ve hilâfet şiarımız ve şuurumuz, yalnızca insana ruh üfleyen bir hayat armağan etmemize imkân tanımıyordu. Dağa, taşa, toprağa, yaprağa, denize, kuşa ve ağaca da ruh üflememize ve onlardan ruh devşirmemize de imkân tanıyor, yüce şiarlarımızın verdiği şuuru şiire durduruyordu.

 

***

 

Şimdi, şuursuz adamlar, kapitalizmin gökdelenperestleri, bize emanet edilen İstanbul’un bedenine, ruhuna, siluetine kastediyorlar. Doğrudan Efendimiz’de tecellî eden, Efendimiz’in emriyle fethedilen bu aziz şehrin dokusunu, bedenini, ruhunu katletmeye kalkışıyorlar!

Emanete, Efendimiz’in emanetine gözbebekleri gibi bakması beklenen insanlar, bu emanete, bu şehre ihanet ediyorlar!

 

İstanbul’un siluetini, ruhunu, dokusunu, bedenini yerle bir edecek, yok edecek gökdelenler inşa edilmesine, Haliç’e, Boğaz’a bön ve berbat köprüler inşa edilmesine izin veren, göz yuman insanlara, yöneticilere, yönetimlere isyan etmeliyiz.

 

Sayın Başbakan Erdoğan! Efendimiz’in emaneti İstanbul’un emaneti size emanet! Lütfen bu emanete hıyanet edenlere derslerini en ağır şekilde verin!

 

Bu çığlığımı duyun! Yoksa, yarın, mahşer günü, bu cinayetin sorumlusu olarak ilk önce sizi şikâyet edeceğim Efendimiz’e!

 

 

 

 

x – o – x

 

RAMAZAN EĞLENCELERİ (!)

 

Güzel Müslümanlar, insanlığın “beklediği” güzel insanlar… Beklendiğinden, çağrıldığından habersiz; kalitesinden ve gönderiliş sebebinden/halifeliğinden umarsız; hep dünyaya hep dünyalığa tamah eden bencileyin kullar…

Mahmut TOPTAŞ ismini duymuşsunuzdur. Hocamın ilmi kişiliği ve geniş yüreği tüm Türkiye’yi kuşatmış ve hatta sohbetleri, konferansları, eserleriyle yurt dışına dahi yayılmıştır. Hocamın en büyük özelliği, sohbetlerinden, konferanslarında, eserlerinde, yazılarında “bugün”den bahsetmesidir. Hocam, asr-ı saadeti bugüne getirir ve “güncelleştirir”. Hürmet ve muhabbetle andığım hocamın, bugünkü bakış açımı yakalamamda büyük tesirleri olmuştur. Üzerimdeki hakkını inkâr etmem mümkün değildir. Çarpılırım billahi… İşbu hocam hali hazırda Milli Gazete’de yazmakta… Muhtelif yer ve zamanlarda da konferanslarına, derslerine devam etmekte, neredeyse/imkân dairesinde çağrıldığı her yere gitmekte…

Milli Gazete’de Ramazan’a mahsus güzel bir yazısına denk geldim. Sizlerle paylaşmak istedim. Sizlerin de severek okuyacağı, “bugünü” anlattına şahit olacağınız ve “vallahi öyle” diye kafasını sallayacağı paragraflarını yakalayacağınızı zannediyorum.

Buyrunuz!!!

 

Receb ayının başında “Allahım bize Receb ve Şaban ayını mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır” diye dua ediyordunuz.

İşte ulaştınız.

Niçin Ramazan ayına kavuşmayı istiyordunuz?

Rahmetinden, mağfiretinden yararlanıp cehennem azabından kurtulmayı ümit ettiğinizden istiyordunuz.

Bu Kur’an ayının bereketinden yararlanınız.

Fuarlara katıldığınızdan daha fazla bu aya katılınız.

Kazancınızı en kaliteli Yeminli Mali Müşavir bile hesap edemez.

Hatta Oruç’un sevabını melekler bile bilmez.

Çünkü Rabbimiz, Hadisi Kudsisinde “O benim içindir sevabını ben vereceğim” demiştir. (Buhari, Sahih, K. Savm, bab 9, hadis 1771)

Minarelere takılan mahyalar, dışımızı aydınlatır ve bize Ramazan’ı hatırlatır.

İçimizi ise dilimizin zikri, kulağımızın nağmesi, gözümüzün nuru, kalbimizin kandili olan Kur’an kıraeti aydınlatır.

Bizi yeniden diriltecek olan Kur’an’dır.

Ramazan gecelerini nargile kahvelerinde geçirmeyin.

Eskiden direkler arasında Ramazan’ı asarlar ve öldürürlermiş

Şimdilerde eski olan her şeyin İslami olduğuna inanan cahillerimiz, Ramazan gecelerini kahvehanelerde laklak yaparak, nargileyle ortalığı dumana vererek öldürüyorlar ve buna da Ramazan gecelerini ihya olarak isimlendiriyorlar.

Birilerinin itiraz ettiğini duyar gibiyim.

“Hoca efendi, bizim nargile kahvesinde mevlithanlarımız da var, canlı ilahiler okurlar” der gibi.

Bu ay, Kur’an ayı.

Hatimle namaz kıldıran camilere gidiniz ve camiden çıktıktan sonra doğru evinize geliniz ve ailecek çay gibi sevdiğiniz içeceklerden karşılıklı oturarak ailenin her ferdinin de konuşmasını sağlayacak sohbetler yapınız.

Otuz günde bir defa evde iftar yapamadığını övünmek için şikayet makamında anlatanlarımız var.

İftar yemeklerini iş bitirme toplantılarına çevirmeyin.

Ömür boyu sizinle beraber olacak eş ve çocuklarınızın yanında olunuz.

Gıybete kapı aralamayınız.

(Yazının başlığı tarafımızdan değiştirilmiştir. Hocamın geniş yüreğine sığınarak ve affedeceğine inanarak… Emin Atalay)

02.08.2011 Tarih Nüshalı Milli Gazete’den alınmıştır. Teşekkür Ederim.

 

 

x – o – x

 

FLÖRT EDİLEN KIZ İLE EVLENİLİR Mİ? 

Aşağıda bir araştırma yazısı okuyacaksınız. Konu flört edilen kişi ile evlenir misiniz? Ve bu konu etrafında birkaç mesele… Bendeniz yazının aslına müdahale etmedim. Ancak önemli olduğuna inandığım kimi yerlere parantez içinde not düştüm. Dolayısıyla parantez içi yazılar şahsıma aittir.

 

Ancak araştırma özellikle KIZLARIMIZIN ne kadar büyük bir tehlike içinde olduklarını ortaya koyuyor. Yine bu araştırma, esasen kızlarımızın çok duygusal ve saf; yani ayakları yere basmayan, hayatın gerçeklerini gör/e/meyen, erkeklerin ise daha akılcı ve realist olduklarını ve ama bununla birlikte karşı cinslerini kullanmaya, onlardan faydalanmaya ne kadar da meyyal olduklarını gösterme açısından bir ipucu… En azından ben böyle değerlendiriyorum.

 

Yazının-araştırmanın ailemizde gündeme getirilerek okunması, zannediyorum kızlarımızın gözünü bir nebze olsun açacaktır. Çünkü maalesef işbu flört denilen edepsizlik furyası başı “örtülü” ve ama başı ”boş” olan kızlarımızda ve/veya erkeklerimizde de var, onlara da bulaşmış vaziyette.

 

Bu arada “islâmî flört” diye bir tabiri kabul etmediğimizi ve böyle bir tabir ve uygulamanın CİNAYET’ten daha şedid bir zulüm olduğunu;  ayrıca Radikal Gazetesi’nde çıkan bir haberde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da isabetli olarak FLÖRTÜ ZİNA OLARAK kabul ettiği ve açıkladığını ayrıca ve özellikle hatırlatalım!

 

Allah c.c. kızlarımızı da, oğullarımızı da hayalı ve edepli eyleye, Kur’an ahlâkı ile ahlâklandıra, kendilerini de, bizleri de hem dünya ve hem de ahirette utandıracak işlerden uzak tuta inşallah…

 

Gençler, sorulduğunda “görücü usulü ” ile evlenmeyi düşünmediklerini söylüyorlar. Fakat erkeklerin büyük çoğunluğu okul yıllarında çıktıkları kızlarla “asla” evlenmemeye özen gösteriyorlar.

                Oran kaç biliyor musunuz: %78

                Ve bunların %55’i evlenecekleri kızı memleketleri ve aile çevrelerinden seçiyorlar. Aileleri bu seçimde aktif rol oynuyor. Buna rağmen aynı aileler arasında:

  • “Oğlum kendi seçti” diyenlerin oranı % 67,

  • “Biz tavsiye ettik, oğlumuz da beğendi” diyenlerin oranı ise % 33

Oğulların bu seçim üzerine söyledikleri de şöyle:

  • “Ben seçtim, ailem de kabul etti” diyenler % 38

  • “Ailemle birlikte karar verdik” diyenler % 30

  • “Ailem istedi, ben de beğendim” diyenler % 21

  • Cevap vermeyenlerin oranı sadece % 11

Aynı gençlerin neden böyle yaptıkları sorulduğunda anlatımları, kullandıkları tarif aşağı-yukarı şöyle: “Daha edepli, terbiyeli…”, “Bu titizlik isteyen bir konu…”, “bu devirde temiz aile kızı bulmak zor…” v.s.

Aynı gençlerin eğitim durumları:

  • Üniversite-yüksek okul % 24

  • Orta öğretim – meslek lisesi % 45

  • İlköğretim % 31

Yine bu gençlerin Ankara, Konya, Kayseri, İstanbul, İzmir, Adana, Bursa gibi büyük şehirlerde okumuş veya çalışmış olma oranları % 87

                Peki oralarda (Çalışırken veya okurken) flört ettiniz mi? Sorusuna verilen cevaplar:

  • Evet % 86

  • Hayır % 12

  • Cevapsız % 2

“Flört ettiğiniz kızla niçin evlenmediniz?” sorusuna verilen cevap, aşağı yukarı hep aynı: “Benimle gezip tozan başkaları ile de gezip tozmuştur.”

                “Peki sen neden gezip tozdun?” sorusuna verilen cevaplar:

  • Okul arkadaşımdı % 72

  • Tesadüf oldu, can sıkıntısından % 22

  • Heves işte % 26

    “Aynı şekilde (yani aynı senin yaptığın ve gezdiğin usulle, niyet de amel de aynı olacak şekilde yani) kızkardeşinle flört edilmesini kabul eder misin?” sorusuna verilen cevaplar:

  • Hayır % 79

  • Evet % 8

  • Cevap Yok % 13 (Herhalde bu cevap vermeyenler de ilk etapta “ne oluyoruz yahu, şimdi bu da nedemek diye düşünürken kendine gelemediği, afalladığı için cevap verememiştir)

Uzmanlar bu durumu değerlendirirken şöyle diyor: Gençler (daha doğru ve gerçekçi cevabıyla ERKEKLER), her ne kadar “çıktıkları” kişilere şiirler yazsalar ve sevgi nameleri dökseler de, düşüncelerinin gerisinde, karşısındaki kişinin, hiç de “evlenilecek (yuva kurulacak, eve “hanım olarak” getirilecek) kişi” olmadığı fikrini taşıyorlar.

               

(Yani ey kızlar, kızkardeşler; edebinizle kısmetinizi bekleyin. Çarşı kültürüne kapılıp da,

  • arkadaşlar yapıyor ben de yapayım,

  • hem seversem evlenirim,

  • çok da güzel çocukmuş,

  • canım başkaların ki kötü çıktı diye bu çocuk da mı kötü çıkacak sanki 

  • gibi

hülyalara kapılıp da kendinizi ve masumiyetinizi heba etmeyin. Bakın işte bu erkek milleti, yani hemcinslerim (maalesef) sizleri kullanıyor, sizlerle gönül eğlendiriyor, vakit geçiriyor. İş evlenmeye gelince de “namuslu ve güvenilir” bir “aile kızı” ile evleniyor. Bu durumda siz ve sizin gibiler ise tabiatiyle –afedersiniz- “namusuna çok fazla güvenilemeyen” ve/veya “sokak kızı” olmuş oluyorsunuz. Bizden söylemesi… Anlayana sivrisinek saz, anlamayan zaten kaz! Dolayısıyla onlara ne söylersen söyle yine az yine az…)

(Yeni Akit Gazetesi, 13 Temmuz 2011 tarihli nüshası, sayfa 12)

               

FACEBOOK ÖLDÜRÜR MÜ SÜRÜNDÜRÜR MÜ?!

Sosyal ağ facebook’un bir seks aracı olmak üzerine kurulduğunu herkes biliyor. İlişki durumu aslında buradan geliyor (yoksa adamlar ne yapsın sizin ilişki durumunuzu değil mi, veya onlara ne ki ilişki durumunuzdan? E.A.). İlginç olan bunun açık açık yazılmayıp, insanların bilinçaltına yerleştirici bir kodla yazılması. Sitenin bağımlılık nedeninde bu gizli kodun payı büyük.

Masumane bilerek veya bilmeyerek, kendimizi kandırarak tıpkı sigara, alkol ve madde gibi önce isteyerek keyif alıyoruz. Bu psikolojik keyif almalar artıyor. Bir iki üç derken fiziksel bağımlılık oluşuyor. Bundan sonrası devam ediyor. Bilinç altına yerleştirilen bağımlılık mesajları çabası…

Amaç; bir facebook tüketicisi yaratmak. Tıpkı yıllar önce Kibrit fabrikalarının kibrit tüketimini arttırmak için yaptığı, kibrit kutusunun üzerindeki fotoğraf yukarıda olduğu zaman kibrit kutusu düz açılır ve kibriti alır yakarsınız. Üreticiler ne yaptı; fotoğrafı yine koydu ama kutunun açılışını ters çevirdi. Yere düşen, ıslanan veya kaybolan kibrit yerine yeniden alımlar arttı bir süreliğine.

Başka bir örnek ise KBB uzmanlarının sıklıkla belirttiği kulak çubuğu kullanmayın zararlı dendi. Evet, herkes zararını biliyor, kulak kirlerini ileri kulak zarına doğru itip iltihaplanmayı, kaşıntıyı hızlandırıyor. Kulak çubuğu üreten ve çok ucuz olan bu çubuklar aslında tüketime yönelik bu pamuk çubukları bir süre sonra üzerindeki mikro parçacıklar kulak içinde kaldıkça daha çok kaşıntı yapması ve daha çok bu çubuklardan tüketmeye neden oldu. KBB uzmanlarını kimse dinlemedi.

Facebook açılıp gündeme oturduğunda; aklı başında uzman ne dedi: “facebookta öyle zaman gelecek insanlar adını soyadını değiştirmek zorunda kalacaklar, kimlik avcıları, Polisler, Hırsızlar, ülkelerin istihbarat elemanları, fotoğraf avcıları, diğer iyi düşünceye sahip olmayan için bir derya… facebookta olanlar çok zarar görecekler ama çok geç olacak” dendiğinde kimse inanmamış, gülüp geçmişti…

İntihara sürükler, evliliği bozar, hatta kanser yapar, saymakla bitmez… Uzmanların dedikleri artık ortaya çıkmaya başladı. İşte bir örnek;

22 Haziran 2011-haber
Kan davası güden tetikçiler, Mardin’den gelerek Özkan Alas’ı takibe başladı. Facebook’tan hesap açtırılan bir kadın aracılığıyla pusu kurularak öldürüldü.

Başta basit bir sosyal paylaşım ağı gibi duran facebook, gün geçtikçe farklı aktiviteler, gruplar, hayran sayfaları ve üye sayısının hızla artışından sonra tehdit olmaya başladı.
Facebook’ta 500 bini aşkın grup bulunuyor. Facebook’un en büyük kullanıcı grubu 17-25 yaş arası kızlar (yüzde 69)

Üyeleri hakkında her gün 300 milyon bilgi notu güncelleyen Facebook, dünyanın en büyük kişisel haber sitesi.

Geçtiğimiz günlerde facebook yönetimi uygun bir ücret karşılığı 50 milyon kullanıcının kişisel bilgilerinin satılabileceğini duyurdu.

Bazılarımız da hemen facebook sayfalarına girip kayıtlı bilgilirini yalan bilgiler ile değiştirmeye çalışacaklardır. Bunun içinde artık çok geç. Çünkü verileriniz facebook veri bankasına işlendi bile.

“Eee bişey yapmamız gerekmiyor o zaman” diyenlerde olabilir. Hayır yapmanız gerekiyor. Biran önce facebook ‘dan kurtulmanız gerekiyor. “Bizim verilerimizi kimseye dağıtamazlar dava açarız.” diyenleri duyar gibiyim.

Bunun için de inanın artık çok geç. Çünkü facebook’a kayıt olma aşamasında kabul ettiğiniz kullanıcı sözleşmesinde siz tüm haklarınızı başka bir deyişle boynunuzda ki ipi facebook’a vermiş oldunuz.

Milliyet gazetesi konuyla ilgili bir haberinde; Peki bu sevgi yumağının altında yatan şey, sadece vefa ve dostluk duyguları mı?

Hayır. Facebook’un en büyük vaatlerinden biri de seks. Hem bir olasılık olarak hem de düpedüz… Grup seks partilerinden sapkın fantezilere sizin için facebook’un karanlık dehlizlerinde casusluk yaptık! Facebook çapkınlarının izini sürmeye başladık.

Ve tam anlamıyla bir şok yaşadık. Şok yaşadık çünkü biz safça, buranın bir sosyalleşme ortamı, bir sevgi yumağı olduğunu düşünüyorduk.

Hiç de öyle değilmiş: Meğer Facebook, ‘Sexbook’ olmuş! Facebook’ta tanışalım, messenger’de kaynaşalım, sonra telefonlarımızı alalım ve buluşalım” şeklinde başlayıp ilerliyor işler…” değerlendirmesine yer vermiş.

Unutmayın ! Bilgiyi kontrol eden dünyayı kontrol eder…

Dünyanın en zengin insanı ve Microsoft’un sahibi Bill Gates 2006 yılı Ocak ayında Türkiye’ye geldiğinde bir gazeteci kendisine,

“Siz Microsoft olarak CIA’ye bilgi veriyor musunuz?” diye sormuştu. Bu şok soru üzerine salonda kısa bir sessizlik oldu ve herkes verilecek cevaba odaklandı.

Bill Gates’in cevabı ise sadece gülmek oldu. Herkes bu tebessümle cevabını aslında acı bir şekilde almıştı. Kısacası 10 bilgisayarın 8′inde Windows var. CIA bu yolla dünyadaki bilgisayarların büyük bölümünün içindeki bilgileri tarayabiliyor.

Ben facebook kullanmıyorum…

Çok önemli bir kişi değilim. Gizli serviste çalışmıyorum. Asker, polis, siyasetçi hiç değilim. Kendi halimde bir insanım.
Ama buna rağmen bilgilerimi, fotoğraflarımı, özel hayatımı başkaları ile paylaşmak istemiyorum.
Arkadaşlarım beni bulmak mı istiyorlar, Eğer gerçekten arkadaşlarımsa zaten benimle görüşüyorlardır.
İlk okuldan yada liseden beri beni arayıp sormayan biri facebook hesabımdan beni bulup arayacaksa yok, aramasın istemem, Benimle işi olan beni aramak isteyen beni nasıl bulacağını çok iyi bilir. Bunun için facebook ya da başka bir siteye gerek yok.

birkaç uyarı;
ü Size gelen spam mesajlar tanıdığınız kişilerden gelmiş olsa bile açmadan siliniz.
ü Mecbur olmadıkça hiçbir siteye giriş ve üyelik bilgilerinizi kesinlikle vermeyiniz.
ü Bazı sitelerden gelen üyelik davetlerine kulak asmayın.
ü Al benisi olan resim, müzik, ilan gibi yanıp sönen mesajlara aldırış etmeyiniz.
ü Size cevap vermekte geciken ve sizi çok bekleten websiteleri fazla beklemeden kapatınız.
ü Kapatma butonuna bastıktan sonra sizi dinlemeyip uzun süre bekleten bilgisayarınızı açma-kapama tuşuna basarak hemen kapatınız. Bu son uyarıyı şüpheli her siteden sonra yapın.

Hesabınızı silmek için (Lütfen önce not alın)

1. Giriş yapın, yardım bölümüne geçin ve oradan Türkçe – Gizlilik bölümüne tıklayın.
2. Gelen listeden en çok oluşturulmuş olan “Ticket” e göre, “I want to permanently delete my account.” Türçesi; “Hesabımı tamamen, kalıcı olarak silmek istiyorum” u tıklayın
3. “Deactivate Account” hakkında bilgi veren bir kutu açılır. Kutunun en alt satır son kelimesinde “here.” olacak. (Türkçe ise;buraya yazar) tıklayın.
4. Bir sekme (pencere) gelir, burada olumlu bir tıklama yaparak (ok, tamam, kabul ediyorum) son işlem sayfasına geçin.
5. Son kez şifreni yaz ve güvenlik kodu gir. Böylece gerçek silme işlemi yapılır.
6. İşlem yaklaşık 2 hafta kadar sürmektedir. Bu süre zarfında Facebook hesabınıza girmeniz sonucunda işleminiz tekrar sıfırlanabilir. Tekrar beklemek zorunda kalabilirsiniz. Sabırlı olun.

“Facebook sizi öldürür!” Kaçın bu ölümden….

 

 ( www.edebiyatdefteri.com sayfasından alınmıştır. Teşekkür ederim.)

 

 

Ayet veya Mucize Görmek İsteyenler İçin: ZEMZEM SUYU

Savaş AY

(…) Kentin içi sayılabilecek bir bölgede toplanıp dağıtılıyor Zemzem suları. Dağıtımı on yıllardır Ğalye sülalesinin kontrolünde. Organizasyon komitesinin başında devlet adına Usame İbni Abdullah Kuşek adlı bir mutemet kişi var şu an için.
İnanması güç olsa da çok çarpıcı ve şaşırtıcı özellikleri var bu kutsal sıvının. Örneğin şu günkü üstün teknoloji bile suyun nereden geldiğini belirleyemiyormuş.
Yetkililere soruyoruz elbette:
– Yakınında bir su kaynağı vardır elbet?
– Hayır, yakınlarında izine rastlanmış tek bir kuyu bile yok.
Ayrıca denize çok uzak tam 80 kilometre. 3 ayrı kaynaktan beslenir, 173 cm. derinliğindeki kuyuya dışarıdan herhangi bir kaçak sızma yoktur.

– Normal sulara göre kimyasında da farklılık var mı?
– Dünyanın pek çok gelişmiş laboratuarında bilimsel analizler yapıldı. Sonuç; diğer sulara göre çok daha az kükürtlü ve çok daha besleyici, mineralleri bakımından çok zengin olduğu yolunda.

 Vücuttan idrar yoluyla değil sadece ter yoluyla atıldığı gerçek mi efsane mi?
– (gülümsüyorlar) Gönlünüze göre karar verin. Gerçek olan şu ki sırf susuzluğu değil açlığını gidermek için içenin de açlığı bitiyor.

– Yüzlerce yıldır özellikle de hacıların tüm ihtiyacını karşılıyor bu su. Acaba içine normal su katılıp mı dağıtılıyor?
– Kesinlikle yapılmaz bu.
Aslında bilimsel verilere göre Zemzem’in mayalama özelliği var.
Kimyacılara göre Zemzem’i normal bir su ile karıştırsak baskın gelip bütününü Zemzem özelliğine çevirebilir ama yapılmıyor yine de.

– Tam nereden çıkıyor?
– Ana kuyu, Mescid-i Harâm içinde, Kâbe’nin Hacer-i Esved taşının bulunduğu köşesinden on dört buçuk metre uzakta, yer altında bir odada. 1,5 metre derinliğindeki ufacık bir kuyudan çıkıyor, hac mevsimi boyunca milyonlarca hacının tüm su ihtiyacını karşılıyor ama hiç azalma kuruması yok. Önceleri Müslümanlardan bazıları yanlış bir uygulamayla dilek pınarı gibi kullanmış burayı. Yüzüklerini, küpelerini, tespihlerini atmışlar.

1971 yılında Zemzem kuyularını devlet ve din adına sevk- idare eden Ğalye sülalesinden bir zat kuyuya inip resmetti. Gördü ki su taşarak coşarak içindeki yabancı maddelerden kendini temizliyor.
Sonradan üstü kapatıldı.

– Mikroplu maddeler girince su da kirlenmez mi?
– Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporlarına göre, Dünya’daki en içilebilir ve sağlıklı sulardan biri de Zemzem’dir. Ayrıca içinde mikroorganizma ve bakteri bulundurmayan yegâne sudur.

– İlaç gibi bir bakıma?
– Aynen. Mesela Amerika’ya hiç kimse yurt dışından içecek ve meyve sokamaz. Lakin zemzem ilaç listesindedir ve girişi serbesttir.
Şehirlerin içme suları klorlanır ama zemzem saftır kimya katkısı yapılmaz. Bir başka özelliği, de kalsiyum ve magnezyum tuzlarının oran yüksekliğidir. Nice bitkin yorgun insanların yüzüne çarpınca ferahlar rahatlar.

– Ne kadar Zemzem tüketiliyor Hac mevsimi boyunca?
– Hiç birimiz çok zorunlu olmadıkça Zemzem’i tüketmeyiz.
Sadece hacıların hizmetindedir bu kutsal su. Her hac mevsimi, günde ortalama 594 bin litre Zemzem dağıtılır burada. Para ve maddiyat beklenmez, tamamen sebildir.
Bunca hizmetlinin, çalışanın maaşı, ödeneği devletin hac bütçesinden karşılanır.
Zemzem suyunun marketlerde bile satıldığı İngiltere’de, bu kutsal suyun çeşitli hastalıklara yol açabilecek şekilde kirlendiği yolundaki haberler çıkmış, kızdırmış Suudileri. Yetkililer, zemzem suyunun kirlendiğine ilişkin iddiaları yalanlamış. Hem de bilimsel verilere dayanarak yapmışlar bunu. Ülkenin Jeolojik Araştırma Kurumu Başkanı Zuheyr Navab, kurumunun günde üç defa zemzem   kuyusundan alınan suyu tahlil ettiğini, bugüne kadar hiçbir kirlenmeye rastlanmadığını bildirmiş.    

– Normal sulara göre kimyasında da farklılık var mı?
– Dünyanın pek çok gelişmiş laboratuvarında bilimsel analizler yapıldı. Sonuç; diğer sulara göre çok daha az kükürtlü ve çok daha besleyici, mineralleri bakımından çok zengin olduğu yolunda.

O – X – O

 

CANIMMM ABİMMM YA RESULALLAH!.

 Yavuz Selim Kurt

Doğumu âlemlere nur, huzur ve sürur/müjde getiren Peygamberimiz Hazret-i Muhammed`in (SAV) doğduğu haftayı bu yıl bir kez daha algılama onuruna kavuştuk. Efendimiz bugün 1440 yaşında.

Öncelikle Peygamberimize (SAV) duyduğumuz muhabbetin ve saygının gerçekten büyük olduğunu ifade ederek başlayalım söze. Ancak bu muhabbet ve saygı omuzlarımıza birçok görev ve sorumluluğu da yüklemekte. Bu görevlerin en büyükleri O’na saygımızı göstermek, güzel adı anıldığında selam ve salâvat getirmek, hayatını ve kişiliğini öğrenmek, ayak izlerini takip etmek, O’nu her türlü yanlış anlama, saygısızlık ve hakarete karşı savunmak ve en önemlisi O’nun güzel ahlakı, davranışları, cihadı ve Sünneti hakkındaki gerçekleri bütün insanlığa yaymak. Efendimiz (SAV) ile ilgili olarak Allah (CC) Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah`a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah`ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab Süresi, 21)

“O” ROL MODELİMİZ

O’nun eşsizliği ve benzersizliği sadece yaşadığı dönemdeki yüksek kişiliğinden dolayı değil tüm kuşaklar ve çağlar için, her ırk ve renkten, milliyet ve coğrafyadan bütün insanlık için örneklik oluşturmasından, tabiri caizse Rol Model olmasından dolayıdır. O yalnızca 7. asır Arapları için değil 21. asrın başında yaşayan bizler için de ayrıcalıklı bir örnektir.Hem zenginler hem fakirler; hem iktidar sahipleri, hem idare edilenler; hem gençler, hem yaşlılar; hem çok akıllılar, hem de sıradan insanlar tarafından örnek alınması gereken kusursuz bir kişiliktir. Zira Allah (CC) O’nu tüm insanlığa ve âlemlere göndermiştir.

O, söylediği ile yaşardı. Konuştuğunu yapardı. Kur’anı, kendisine vahy edileni dikkat ve özen ile uygulardı. Hayatının her ayrıntısında ve anında Kur’anı yaşardı. Hayatı Allah’ın (CC) kelamının bir yansımasıydı. Saad bin Hişam,  Hz. Ayşe (ranha) annemize “Bana Rasulullah ‘tan (sav) bahset” dediğinde; “O, yürüyen Kur’andır” cevabını almıştı.

Bazı güzel huyları

Allah Rasulü’nün (SAV) ahlakı birkaç güzel huyla sınırlandırılamaz. Ancak burada hepimize örneklik oluşturması bakımından bazılarından söz etmek isterim. O nazikti, merhametliydi, şefkatliydi, cömertti ve mütevaziydi,  ancak bununla birlikte kudretliydi, cesurdu, hatipti, bilgeydi ve öngörü sahibiydi. Kusursuz bir planlamacı, teşkilatçı ve mütefekkirdi. Bunun nedeni de Allah’a (CC) olan kuvvetli iman ve güveniydi. Ailesiyle meşgul olurdu, toplumun içindeydi ancak bu asla O’nun ibadeti, namazı, orucu ve Allah’a bağlılığını ihmal etmesine sebep olmazdı. O bir öğretmen, hatip, İmam, yönetici, devlet adamı, hâkim, ordu kumandanı olduğu kadar aynı zamanda bir koca, baba, büyükbaba, tüccar, komşu ve dost olarak da örnekti.

Peygamber olmadan önce de Mekkeliler arasında Es Sadık, El Emin yani en dürüst ve güvenilir kişi olarak bilinmekteydi. Bu kişiliğini hayatı boyunca da korudu. Hiçbir söz ve anlaşmasını bozmamıştır. Düşmanları dahi hiçbir zaman O’nu dürüst olmamakla itham etmediler.

Çok mütevazı idi. Fakirlerle hemhal olmayı severdi. İnsanların kendisi için ayağa kalkmasını istemezdi. Bir mecliste boş bulunan yere oturur yükseltilmiş taht benzeri koltukta oturmazdı. Meclisine yeni gelenler, insanlar arasında Peygamberin kim olduğunu çıkartamazdı. Mekke’ye büyük ve muzaffer bir ordunun başında Fatih olarak girdiğinde de yine en mütevazı haldeydi. Eşsiz bir tevazu örneği olarak alnı neredeyse devesinin eğerine değmekteydi.

MUHAMMED (SAV): Alemlere rahmet

En merhametli insan O’dur. Ailesine, arkadaşlarına hatta kendisine kin besleyenlere dahi bağışlayıcı idi. Gençlere de yaşlılara da, insanlara da hayvanlara da merhametle bakardı. Mekke’de O’nu dışlayanlar, öldürmeyi planlayanlar, şahsına hakaret edenler savaşlarda esir olarak huzuruna getirildiğinde onları bağışlamıştır. İntikam ve misilleme peşinde olmadı hiçbir zaman.

Mübarek İsimleri: Unutanlar ve anmayanlar için

Efendimizin yüksek ahlakını yansıtan birçok ismi vardır. Kur’an ve Hadiste temas edilen güzel isimlerinin bazılarını tekrar hatırlamak ve hatırlatmak adına aşağıda yazıyorum:

MUHAMMED (Övülen), Ahmed (Övülmeyi en çok hak eden), Hamid (Övülmeye layık olan), Er Rasul (Elçi), En Nebi (Peygamber), Şehid (Şahit olan), Reşid (Erdemli), Beşir (Müjdeleyici), Nezir (Uyarıcı), Da’i (Allah’a (CC) davet eden), Hadi (Rehberlik eden), Fatih (Fetheden), Rauf (Şefkatli), Rahim (Bağışlayıcı), Mücteba (Seçilmiş), Mustafa (Seçilmiş), Murteza (Allah’ın (CC) razı olduğu), Es Sadık (Dürüst), El Emin (Güvenilir), Musaddık (Hakikati tasdik eden), Habibullah (Allah (CC) tarafından en çok sevilen), Kerim (Asil), Hekim (Bilge), Seyyid (İdareci), Sirac Münir (Parlayan Nur), Adil, HATEM ER RESUL (En son Elçi). (SAV)

* * *

Bu satırların yazarı, O doğduktan tam 1402 sene sonra aynı gün doğdu. O’nu hiç görmedi. Ancak O’nu çok seviyor.

Ben O’nun yaramaz kardeşiyim. O benim Canımmm Abimmm! Ne cür’etle mi böyle hitap ettim âlemlere rahmet olarak gönderilen, Rabbimizin bile “Habibim/Sevgilim” dediği seçilmiş Nebi’ye? Haddimi mi aştım sizce? Yooo…Asla değil…Canım kurban olsun O’nun yoluna…O’nun uğrunda koparılan bir baş olmayı, O’nun için görülen bir düş olmayı özlüyorum…Nasibimde varsa kabul olunur…

Evet, O benim benden 1402 yıl büyük Abimmm…Nasıl mı?

Resulullah (asm.) birgün sahabelerine:

“Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kâselerle onları karşılasam. Cennet`e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.”

Bu sözleri üzerine ona denildi ki:

“Ey Allah`ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?”

O şöyle cevap verdi:

“Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de, beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim”.
(Ramûzu`l-Ehadis s. 361, 4460 hadis (Ebu Nuaym, İbn-i Ömer`den)

Evet, sanırım yazımın tuhaf başlığını da, ne demek istediğimi de anladınız. Ben O’nun, kendisini görmediği halde inanan, O’ndan tamı tamına 1402 yıl sonra 20 Nisan 1973’te doğan en küçük ve değersiz kardeşiyim. Tek ümidim O’nun şefaatine ve merhametine ulaşmak.

 Muhabbetten MUHAMMED (sav) oldu hâsıl

MUHAMMEDSİZ (sav) muhabbetten ne hâsıl?

KUTLU DOĞUM HAFTAMIZ MÜBAREK OLSUN

(www.gazeteboyut.com adresinden alınmıştır)

 

X – X – X

 

“BERAAT GECESİ”Nİ NE KADAR BİLİYORUZ?!

 

Sevgili dostlar e-postamda Hasan Öz isimli şahıs tarafından gönderilmiş ve günün önemine binaen yazılmış bir yazı vardı. Okuduğumda faydalı olacağına kanaat getirdim. Yazıya zaman zaman bazı eklemelerde bulundum. Kendi yaptığım eklemelere (sayın yazarın hakkını korumak ve teslim etmek için) E.A. şeklinde rumuz koydum. Faydalanacağınıza inandığım için dikkatlerinize sunuyorum. Lütfen bu akşam dualarınızda beni de İSMİMİ ZİKREDEREK hayır dualarınıza dahil eder misiniz? Hürmet ve muhabbetlerimi arzederken, gecenizin Beraatle neticelenmesini diliyorum efendim.

KANDİL İFADESİ NEREDEN GELİYOR, KUTLAMALAR NE ZAMAN BAŞLADI?

Osmanlılar döneminde 2.Selim (1566-1574) zamanından başlayarak minarelerden kandiller yakılarak duyurulduğu ve kutlandığı için bu geceler kandil ismiyle anılır olmuştur. Bu gecelerin ismi kandil olmazdan evvel yine kutlanıyorlardı fakat bu kutlamalar Rasulullah’dan üç yüz yıl sonra başladı

“Hrıstiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırı gittikleri gibi, beni övmede aşırı gitmeyin, sadece Allah’ın kulu ve Rasûlüdür deyin” (Buhari, Enbiya 48)

Hristiyanların kiliselerini özel günlerde mumlarla süslemelerine benzeyen kandillerin yanması, İsa’nın göğe yükseliş gecesinde yapılan paskalya çöreklerinden gelen kandil çöreği… dinin bir unsuru değil, dine giren adetlerdir!

TARTIŞMALAR, BİD’AD VE CEVAZ

Bazı kaynaklara göre bu gece ile ilgili namaz ve oruç rivayeti yok denmektedir.

“Kandil olarak anılan gecelerde namaz kılmak gündüzlerinde oruç tutmakla ilgili hiçbir sahih rivayetin olmadığı hadis otoriteleri tarafından ifade edilmiştir. Bu nedenle bir çok İslam bilgin ve hukukçusu hem bu gecelerin kutsallaştırılarak kutlanmasına hem de bu gecelerde toplu biçimde ibadet yapılmasına bid’at olduğu gerekçesiyle karşı çıkarken bir kısmı da yaygın bir gelenek durumuna gelen kandiller hakkındaki tartışmalara bu kutlamaların bid’at olduğunu kabul etmekle birlikte hasenligi, güzel gelenekler olduğunu söyleyerek cevaz vermişlerdir. (Belirtildiği üzere; bu gecede 100 rekat namaz kılmak, her rekatında şu şu sure ve/veya ayetleri okumak şeklinde herhangi bir rivayet bulunmamaktadır. Ne peygamber efendimiz a.s.v. ne de ashabı bunları icra veya teklif etmemiştir. Bununla birlikte bir kul, “bu gece ben 100 rekat kılacağım ve her rekatında da şu ve şu ayetleri/sureleri okuyacağım” derse, ona da “hayır, olmaz, yanlış, günaha girersin” demek ayrı bir yanlış olacaktır. Çünkü fertler kendi iradeleriyle ve bir başkasına bunu “ille de böyle yapacaksın/böyle yapmalısın” diye zorlamadıktan, “sünnettir” demedikten sonra ve dinin emrettiği şekil ve şartlar dairesinde diledikleri şekilde ve diledikleri kadar ibadet etmekte serbesttirler. Bu durum tamamen ferdi bir olaydır ve mutlak manada da ibadet olmasına binaen elbette güzeldir ve sevaptır. E.A.)

Diğer Müslüman ülkelerde de Türkiye’de görüldüğü gibi kandil kutlamaları bulunmaktadır. Ama bu kandil isminde ya da kandillerin yakılması, Peygamber için övgülü şiirler okuması ya da kandil günü çörekleri gibi kutlamalardan ziyade.. kandil gecesi ibadetleri şeklinde görünür.

Bu çerçeveyi aşan kutlama ve seremonilerin sakıncaları da yok değildir. Dinin, yılın belli başlı birkaç gecesine hasredilmesi; modern toplumdaki tüketime ve pagan seremonilere hizmet etmek üzere icat edilen günlere veya Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki bazı gün ve özel kutlamalara nazire olsun diye İslam’da olmayan âdetlerin ihdas edilmesi; dinin bu gecelerde şekilden ibaret ritüellere dönüştürülmesi sağlıklı bir tutum değildir. Bazı zamanlara, gün ve gecelere Kur’an’ın ve Peygamber’in atfetmediği kutsallıklar atfetmek de dinin tasvip ettiği bir usul ve tutum değildir. “

BU GECENİN ADLARI

Yine bazı kaynaklara göre bu gecenin, dört adı vardır. “Mübarek gece”, “Berae gecesi” “Sakk gecesi”, “Rahmet gecesi”. Ve denildi ki bununla Kadir Gecesi arasında kırk gün vardır. Berae ve Sakk gecesi denilmesi hakkında da denilmiştir ki, haraç tamamen alındığı zaman beraetlerini (temize çıkmalarını) dile getiren bir sened yazıldığı gibi, Allah Teâlâ da bu gece mümin kullarına beraet yazar.

GECENİN ÖZELLİĞİ

Bu gecenin beş özelliği vardır:

1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır. (Bu gece her bir kulun, daha önce kader çerçevesinde yazılmış amellerine ait sayfalar, yani “kaza edilecekler”  lehvi mahfuzdan alınır ve görevli meleklere tebliğ edilerek/verilerek, zamanı ve yeri geldiğinde bu sayfalardaki kader çizgisinin uygulanması emredilir. Bu çerçevede her bir kulun ve dolayısıyla topyekün tüm insanların ve insanlığın eceli, rızkı, doğmamış ise doğumu ve deprem, sel, yağmur, bereket, kıtlık gibi tüm işler meleklere tevdi ve beyan edilir. E.A.)

2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.

3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir. (Bu sebeple de herhangi bir şekilde iş yoğunluğu/yorgunluğu bahanesine sarılarak çok çok namaz kılınamıyor, saatlerce Kur’an okunamıyorsa bile, Dr. Ahmet Efe Hoca’mızın bu gibi zamanlara yönelik olarak tavsiye ettiği üzere mutlaka ve hiç değilse yatsı namazı ile bir sonraki günün sabah namazının cemaatle ve camide kulunmasına dikkat edilmelidir. Çünkü hadisi şerifte yatsı namazını cemaatle eda edenin o gecenin ilk yarısını, sabah namazını da yine cemaatle eda edenin kalan ikinci yarısını ibadetle geçirmiş sayılacağı beyan edilmiştir. Dolayısıyla yatsı ve sabah namazının cemaatle kılınması halinde sanki “tüm gece ibadetle geçirilmiş” gibi fazilet ve sevaba erişilecektir. Ayrıca dua çerçevesine de Hz. Peygamber a.s.v.’in Hz. Aişe’ye kadir gecesi ile ilgili olarak yaptığı dua teklifini eklemek mutlaka faydalı olacaktır. Efendimiz Türkçeye terceme edildiğinde “Allah’ım affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet!” duasını ısrarla teklif etmiştir. Amel edelim. E.A.)

4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.

5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban’ın onüçüncü  günü, üçte biri Şaban’ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban’ın onbeşinci günü verilmiştir.

BU GECE YAPILMASI TAVSİYE EDİLEN NEDİR?

Bir kısım kaynaklara göre ise, Hazreti Âişe (ranha) bu gecenin fazileti hakkında şunları anlatıyor:

Bu gece Cibril geldi ve şöyle dedi:

-Bu gece Şa’bân’ın on beşinci gecesidir. Cenabı Hak bu gecede (manâ olarak Dünya semasına iner E.A.) Benî Kelb kabilesi koyunlarının sayısı kadar (değil, “koyunlarının tüylerinin sayısından daha fazla” olacaktı. Kaynak olarak Merhum İbrahim Canan Hoca’nın Kütüb-ü Sitte tercümesinin 13. Cilt 138. sayfasına bakılabilir. E.A.)  kimseyi cehennemden âzâd eder.

Resul–ü Ekrem,

-Bu gece ibadet etmeme müsaade eder misiniz? buyurdu.

-Evet, sana anam babam feda olsun, dedim.

Peygamber namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Endişelendim, elimle yokladım. Elim, ayağının altına dokununca kımıldadı. Ben de sevindim. Secdede şöyle niyaz ettiğini işittim:

‘Allah’ım! azabından afvına, gazabından rızana sığınıyorum. Sen’den yine Sana iltica ediyorum. Şânın yücedir. Sana yaptığım senayı Senin kendine yaptığın senaya denk bulmuyorum. Sana lâyık bir surette hamd etmekten âcizim.’

Sabah olunca bunları Resul–ü Ekrem’e söyledim. O da,

– Yâ Âişe, bunları öğrendin mi? dedi.

-Evet yâ Resülüllah, dedim.

Resuli Ekrem;

-Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Zira bunları bana Cibril öğretti ve secdede bunları okumamı ta’lîm buyurdu.’ dedi.”

 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor:

“Yüce Allah bu gece ümmetine öyle rahmet eder ki Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca.”

“Yüce Allah bu gece bütün müslümanlara mağfiret buyurur ancak kâhin, sihirbaz, yahut çok kin güden veya içkiye düşkün olan, yahut ana-babasını inciten, veya zinaya ısrarla devam eden müstesna.”

‘Şaban ayının 15. gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun (Şaban ayının 15. gününün gündüzü 27 Temmuz 2010 Salı tarihine denk düşmektedir. Çünkü İslâm kültüründe önce gece gelir, peşinden de gündüz… Nitekim dikkat edilirse, ramazan aylarında önce teravihi kılarız, o gecenin gündüzünde de oruç tutarız. Yine Bayram gününün gecesinde teravih kılınmaz/terkedilir. Sabahında/gündüzünde de oruç terkedilir ve bayram yapılır. İlginçtir; Rabbimiz de Kur’an’da gece ve gündüzden birlikte/aynı ayette bahsediyorsa önce gece (leyl) daha sonra ise gündüzü (nehar) zikreder. Eğer bugün yani pazartesi günü Beraat gecesi niyetiyle oruç tutan varsa, bu orucu mutlaka “Pazartesi orucu” olarak kabul edilecektir inşaallah. Ama esasen bu gece için tutulacak oruca yarın niyetlenmek gerekir. Allahu Alem. E.A.)  Çünkü yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve; ‘tevbe eden yok mu! Onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim, hastalığından şifa isteyen yok mu ona şifa vereyim. Yok mu şunu isteyen yok mu bunu isteyen’ der. Bu durum, sabaha kadar devam eder’ ( İBN-İ MACE)

 ‘Ameller, bu ayda âlemlerin Rabb’ı yüce Allah’a arz edilir. Ben de amellerimin oruçlu iken Allah’a arzedilmesini isterim’

(Hadis v.s. olmamakla îlahi adettendir ki bu gece yani beraat gecesinde zemzem kuyusunun suyu artar. E.A.)

Yazı sahibi Hasan ÖZ Beyefendiye teşekkürlerimi sunarım. Emin ATALAY

 

 

Ettahiyyatü Günleri

Sakine Akça

Yaz geldi. Sıcak ve okulsuz günlerde, her kapıdan bir çocuk fırlayıverir, mahallenin ortasında akşama kadar oynarlardı bir vakitler.

Şimdi bir kapıdan onlarca çocuk çıkıyor. Apartmanlarda varsa şayet önlerinde sonradan yapılmaya çalışılmış yeşil alanlarda oynamaya çalışıyorlar. Çöpten çelebi bebekler yapmış, onları ayağında sallamış, elbiseler dikmiş, salıncağını kendi kurmuş bir nesle plastik salıncaklar uyamıyor elbette. Yere kilim serip de oynanan bir evcilik oyununun tadını banklarda oturan çocuklar bilemiyor. Her şey bizim nesle hazır yemek gibi geliyor. Hiç hitap etmiyor zira mide ağrıtıyor.

Bu şeklî değişme belki eski hali bilenleri sıkıyor, sanki böyle olmamalı der gibi girip çıkıyorlar mahalleye. Ve komşularla olan ilişkilerde de mecburi bir tanımamazlık hali gelişiyor. Karşı komşu kavramı bulanıklaşıyor ve evde pişenden ona da verme fikri uzaklaşıyor ne yazık ki. Sayılar kabarıklaştıkça muhabbet seyreliyor sanki. Tahta merdivenlerde komşulara uzatılan muhabbet tabakları gidiyor, ancak kendi dairemizde indiğimiz asansörlerle evimize poşet taşıyoruz. Dairedeyiz gerçekten. Yusyuvarlak bir daireden dışarı çıkacak mecalimiz kalmamış.


Bütün bu, sanki o lezzet geri gelemez inanışımın içinde, akşam serinliği çöktüğü sıralarda alt balkonlardan koro halinde bir ses duyuyorum. Aman Allahım. Aynı ses. Çocukluğumda arkadaşlarımla birlikte tekrarladığım ses.” Ettahiyyatü lillâhi…”

Sanki annemin tertemiz yıkayıp başıma örttüğü bembeyaz tülbentimi hissediyorum üzerimde. Bir kanat gibi onun huzurunu duyuyorum. Ve tokyalarımı ayağıma takıp, elif cüzümü elime alıp, Gül camiine doğru koştuğumu hatırlıyorum.

Upuzun tahta rahlelerin önünde sıralanışımızı. Camii imamının hepimizle ayrı ayrı ilgilenişini. Ne güzeldi. Aslında bizim kardeşlik tohumlarımız o günlerde annelerimiz ve babalarımız tarafından atılmıştı. Biz güzel büyütemedik o tohumları. Birbirimizin cüzünü takip eder, kontrol eder, arkadaşlarımızın daha iyi öğrenmesi için gayret ederdik. Sonra hep bir ağızdan “Ettahiyyatü lillâhi …” derdik.

Evet, o sesi yıllar sonra komşu çocuklarından duymakla ne kadar mutlu oluyorum.

Hele Reğaib kandilindeki sevinç. Konya’nın hiç değişmeyen şahane geleneği “Şivrilik/şivlilik”.

Sabahın erken saatlerinde kapıya gelen çocuklar. Ve şekerler, leblebiler. Üç ayların girişi öyle yalnız başına kutlanacak bir şey değil. Çoşkuyla, beraberce, yalnızlıktan sıyrılmış cemaate koşan fertler olarak kutlanacak bir şey. Esasen bir genel temizlik mevsimi. Şu çocukların sabah sabah bu dipdiri tuttukları şey de İslamın ne kadar mübarek olduğunu gösteriyor. Asgari de olsa paylaşacak bir şeyler var. Şeker dahi olsa bana çok anlamlı geliyor.

Çocuklar bir maya gibi. Ne güzel hissediyor ve hissettiriyorlar.

Yeni yürümeye başlayan çocuğunun elinden tutmuş bir anne kapı kapı gezerek çocuğuna İslamın bize bahşettiği bu üç ayları öğretmeye çalışıyor.

Yaz günleri hem kurslar, hem üç aylar, hem şehitler zamanı oldu. Müslüman hayatında önce donanma sonra feda etme zamanlarının cem olduğu günler oldu.

Ne gözümüzde yaş kurudu, ne dudağımızda tebessüm soldu. Donanmış olanların donanmaları Hakka yürüdü.

Bütün şerefli vakitleri beraber yaşıyoruz, Allah bizi istediği kıvama eriştirsin inşallah. Umuyorum ki bütün olumsuzlukların yanında dipdiri bir İslam âlemine doğru hareket var. Şu sesler beni doğruluyor sanki : “Ettahiyyatü lillâhi…”

(www.cemaat.com adresinden alınmıştır. Teşekkür Ederim.)

FİLİSTİN’İ KİM (YENİDEN) FETHEDEBİLİR?

Şöyle denmiş: “Yolculuk ancak üç mescide yapılır. Benim şu mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa. Böylece müminlerin kalpleri ve nefisleri arınmış olur ve yaratan Allah’a temiz, pak bir şekilde yükselir.”

Gelenler yolcular gibiydiler
 

Mübarek mescidlerin bulunduğu şehirler. Haram beldeler. Mekke, Medine, Kudüs: Gözümüzden sakındığımız. İçindekiler mahfuz ve emin. Orada öldürme yoktur. Oraya can almaya gidilmemiştir. “Ey kılıçtan daha zalim adalet, ey kılıçtan daha zalim merhamet!” Bir rahip böyle diyordu. Rahip cemaatini kaybediyordu. Çünkü silahlı adamlar öldürmeye gelmiyorlardı. Silahlarını kullanmayı düşünmüyorlardı. “Kimsenin canına ve malına dokunulmayacak, kiliseleriniz mesken edilmeyecek, haçınıza dokunulmayacak, kimse dinî inançları için zorlanmayacak” diyorlardı. Gelenler yolcular gibiydiler, “cizyeden başka verginiz olmayacak” dediler.

Hudeybiye’den hemen önceydi. Hendek savaşından yeni çıkılmıştı. Kureyş Hendek’te mağlup olmuştu. Medine’de Mekkelilerin Arabistan’daki itibarının sarsıldığına dair duygular gönülleri sarmıştı.

‘Osman öldü’ şayiası yayıldı

Hacc zamanı geldi. Peygamber (asv) ve arkadaşları hacc farizası için yola düştüler. Hudeybiye’de mola verdiler. Mekkeliler de Hudeybiye’nin dar geçidini kapattılar. İki taraf da bir süre bekledi. Birçok delege, müslümanların ne gaye ile sefere çıktığını sormaya geldi. Sonra birçok tahrikte bulundular. Bunlardan birinde Kureyş 40-50 kişilik bir küçük ordu gönderdi, müslümanlara oklar ve taşlar attılar. Müslümanlar onları esir aldılar, Resul (asv) ise affetti. Müslümanlar şaşkındı. Hacc farizası için yol eylemişlerdi. Tahrik dayanılacak gibi değildi. Yine de Resûl (asv) metanet ve sabırla anlaşma peşinde görünüyordu. Derken Peygamber (asv), Kureyş’in müttefiki Huzaa kabilesinden Hiraş İbn Ümeyye’yi Mekke’ye delege gönderdi. Cevap savaş sebebi gibiydi. İkrime İbn Ebu Cehil, Ümeyye’nin devesinin bacaklarını kesti. Ümeyye ölümden zor kurtuldu. Peygamber müzakere talebini tekrarladı. Müslüman kafilede göğüsleri kabartan bir öfke ve hüzün vardı. Savaşmaktan başka bir yol kalmadığı kanaati büyümüştü. Her şeye karşın Peygamber Osman (ra)’ı elçi seçti, Mekke’ye gönderdi. Fakat Kureyş Osman’ı hapsetti. “Osman öldü” şaiyası yayıldı.

Anlaşmanın şartları ne ağırdı

Büyük bir teessür. Nebi oradaki ağacın altında çöktü. Ölünceye dek harb için biat edildi. Kureyş bu kez vehameti anladı; “anlaşabiliriz” dedi, “Osman sağ ve selamettedir.”

Anlaşma yapıldı. Şartlar ne ağırdı ya Rahman! Hacc ifa edilmeden geri döneceklerdi, Medine’ye iltica edenler geri verilecekti, anlaşma metninde Hz. Muhammed’in peygamber olduğu ibaresine yer verilmeyecekti. Peygamber bunları kabul etti, kendisi de şu maddeyi dikte etti: “Taraflardan biri üçüncü bir tarafla harb ederse, diğer taraf tarafsız olacaktır.”

Sırtı herkese dönük bir Hanzala öfkesinde

Anlaşma mühürlendi. Müslüman kafile, izzetlerinin en yüce olduğu bir zamanda tahrik ve suikaste maruz kaldı. Mültecileri kendi elleriyle düşmana teslim edeceklerdi, hacc etmeden geri dönüyorlardı. Ömer (ra), yolda, infialini artık saklayamadığı bir duygu patlamasında Hz. Peygamber’in (asv) yakasını tuttu. Aziz peygamberi silkeledi: “Biz doğru yolda değil miyiz? Böyle olunca Hakikat, niçin tezlil ve hakarete uğrasın?” Ömer cevval ve cabbar. İçinde taş atan bir çocuk vardı. Sırtı herkese dönük bir Hanzala öfkesiyle konuşuyordu. Sırtı herkese dönük ve önde. Önde ve ölmeye hazır. Ama Peygamber eve dönüyordu.

Ömer öğrendi, Hanzala büyüdü

Galip oldukları halde mağlup muamelesi gördüler. El Muallim onlara öğretmekteydi. Beyan indi: “inna fetahna leke fethen mubin.” İki yıl geçmedi ki, on bin adam Mekke tepelerinde on bin ateş yaktı. Şehir kendi eliyle teslim oldu. Kimsenin burnu dahi kanamadı. Kimsenin malına kasdedilmedi. Hasır üstünde yatan bir nebi Mekke’yi teslim aldı. Ömer öğrendi, Hanzala büyüdü. Merhamet, kılıçtan üstündü.

Miladî 636. İslam orduları adalet dağıtıyor. İslâm orduları Suriye, Irak, Filistin ve Mısır’da. Fethedilen topraklarda halk, fatihleri birer kurtarıcı olarak karşılıyor. Çünkü halk bezmiş, Bizanslı valilerin vergilerinden yılmış. Yokluk ve yoksulluk içinde uğradığı haksızlığın, zulmün sona ermesini bekliyor. Ve nusret gelmiştir. Halk, dilerse gelenlerin dinine giriyor ve onlarla eşit haklara sahip oluyor. Dilerse kendi dininde kalıyor. Fatihler, halka emniyet getiriyor, adalet, insanlık onuru. Şimdi fetihle büyümüş ve çoğalmış bir insan seli Kudüs’ün kapısında bekliyor. Kudüs, ilk kıble. Kudüs, İbrahim’in oğlunu kurban ettiği belde. Kudüs, Efendimiz’in miraç eşiği. Binlerce tevhid bağlısı kapıya gelmiş. “Kudüs’ü istiyoruz Rabbim, adalet ve mermahet ehli biziz. İşgal ehli değiliz; fetih, adalet, merhamet ehliyiz!”

Burayı fethedecek şahsın eşgalinde kimse yok aranızda

Şehrin düşeceğini gören patrik bir şart ileri sürer. Daha önce fethedilen yerlerdeki halka verilen eman üzere teslim olacaklardı. Bu işi müslümanların emiriyle gerçekleştirmek istiyorlardı. Ebu Ubeyde (ra), “Emir benim. Şartları görüşelim.” diyor. Patrik Sophronius hrıstiyan halka eman verildiğini görüyor, ama Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını vermek istemiyor. Sebep olarak da şöyle söylüyor: “Vallahi bizim kitaplarımızda buranın fethedileceği ve burayı fethedecek şahsın tüm eşgali, tüm hareketleri bize bildirildi. Sizin içinizde bu vasıflarda hiç kimse yok. Burası bize Peygamberlerimizin emanetidir, size anahtarları veremeyiz.” Komutanlar çaresiz kalıyorlar. Şehri fethetmişler, lakin Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alamamışlardı. Bu haliyle Kudüs fethedilmiş sayılmazdı.

Bu arada Hz. Ömer (ra) Medine’den yola çıkıyor. İslam devletinin başkanı. Parası yok, malı yok, devesi yok. Hazineden emanet bir deve alıyor, kölesi ile beraber yola düşüyor. Bir fakir ve kölesi, eski zaman hikâyelerindeki gibi yol eyliyor.

Hanzala bir gün yalın ayak yürüyerek Kudüs’e girecek

Ömer. Ömer! Yolda bir müddet deveye biniyor, sonra iniyor kölesi biniyor. Nöbetleşe bir yolculuk devam ediyor. Komutanlar Ömer’in huyunu biliyor ve halifenin bir köle görüntüsünde Kudüs’e gelmemesi için dua ediyor. “Allah’ım Ömer azizler gibi gelsin Kudüs’e” diye niyaz ediliyor. Ürdün ırmağını geçerken deveye binme sırası köleye geliyor. Ömer devenin yularını tutup paçasını sıvayıp ırmağı geçiyor, yalın ayak Kudüs’e geliyor. Binlerce kişilik orduların komutanı, devletin başkanı. Sonra geliyor bir taşın üzerine oturuyor, elbisesinin yırtılan yerlerini yama yapıyor. Bütün bu olayları gören rahipler hemen yanına geliyorlar. “Vallahi”, diyorlar, “kitaplarımızda bize bildirilen zatın bütün özellikleri bu zatta var, ırmağı devenin yularını tutarak geçecek, sonra bir taşın üzerine oturacak, kırk adet yamasını dikecek. Anahtarları vereceğimiz şahıs budur.” Anahtarlar böyle veriliyor.

Hanzala bir gün büyüyecek. Eli taşlı öfkesi dinecek. Tankların önünde, deve yuları elinde, yalınayak yürüyerek… şehre girecek. Kudüs’ü bu garibler fethedecek!

 (Bu yazı www.dünyabizim.com sitesinden alınmıştır. Site yöneticilerine teşekkür ederim.)

X  –  0  –  X

 

KÖR MÜSÜNÜZ veya NE KADAR GÖRÜYORSUNUZ?

TEST EDİN!

 

Evden acele ile çıkmıştım. Koşar adımlarla metro istasyonuna doğru ilerlerken bir yandan öğrencilere vereceğim dersin planını yapıyor, bir yandan da çiseleyen yağmurda ıslanmamak için saçakların altından gitmeye çalışıyordum. Yürüyen merdivenlerle metro istasyonuna indim.

 

İstasyonda benimle aynı yönde ilerleyen birisinin elindeki uzunca değnekten çıkan, “tak… tak… tak…” sesleri, telaşımı ve kafamdaki düşünceleri birden unutturdu. Belli ki onun da acelesi vardı. Sırtındaki büyükçe çanta ve elindeki değneği ile neredeyse benim kadar hızlı adımlarla ilerliyordu. Biraz dikkatlice bakınca bu kişinin bir bayan ve aynı zamanda ‘görme özürlü’ biri olduğunu anladım. Kendi kendime: “Acaba onun telaşı neden?” diye sordum. Belki de dünyayı hiç görmemişti. Özürlü haliyle tek başına ilerlese de tavırları ve yürüyüş şekli onun, kendisine çok güvenen bir insan olduğu izlenimi bırakıyordu insan üzerinde. Acaba acele bir işi mi vardı?

 

Bir an her şeyi unuttum. Sanki her şey ağır çekimdeymiş gibi hareket etmeye başladı. Onun değneğiyle sağını solunu kontrol ederek önüne çıkabilecek engelleri anlaması, kendine yol açması, belki de yaşama azminin bir göstergesi idi. Merdivenlere yaklaştığımızı hissettim.”Merdivenlerden inerken kendisine yardım etsem mi?” diye düşünürken, o merdivenlerden inmeye başladı. Sanki dünya dümdüzdü ve karşısında hiçbir engel yoktu. Değneğinin ucunda onu yönlendiren bir şey mi vardı, ya da bu bayan bir şaka mı yapıyordu? Kafamdaki düşünceleri toparlamaya çalışırken, trenin durağa geldiğini fark ettim.

 

Merakım bu bayanın yanına çekti ve onunla aynı kompartımana bindim. Oturduğu koltuğa iyice yerleştikten sonra, değneğini katlayıp hızlı bir şekilde çantasının ön bölmesine koydu. Çantasının başka bölmesini açtı. Acaba çantasından walkman veya yiyecek-içecek bir şey mi çıkaracak diye düşünürken, kalbimden on acıdığımı hissettim. Dünyayı görmeyi kim bilir ne kadar çok istiyordu; ağaçlar, evler, araçlar, insanlar ve gözler… Görecek o kadar çok şey vardı ki…

 

O an için kendimi çok ayrıcalıklı hissettim. Göz, dünyaya açılan bir pencereydi ve ben onların kıymetini fazla bilmiyordum. Bayanın çantasından çıkardığı, kalınca bir kitabın gözüme ilişmesiyle bu düşüncelerden sıyrıldım. Görme özürlü biri, kitap okuyacaktı derken sayfaları parmak uçlarıyla yoklaya yoklaya karıştırıp, bir yerde durdu. Herhalde aradığı sayfayı bulmuştu. Hemen sağ elinin işaret parmağı ile orta ve yüzük parmaklarını kabartmalar üzerinde gezdirmeye başladı.

 

Kitap okuyordu… Fakat o görmüyordu ki… Birkaç saniye daldım… Kitap okumak yalnızca görenlere has bir şey değil miydi? Anladım… Artık o gözleriyle değil; kalbiyle, duygularıyla, ruhuyla okuyordu… Ve kendimden utandım. Aylardır çantamda taşıdığım ve üç beş sayfası dışında pek okumadığım kitabım geldi aklıma ve yıllarca hiç kitap okumayanlar… Keşke onlar da, insanı düşündüren, hatta uyandıran şu manzaraya şahit olsalardı.

 

Dünyada milyonlarca insan var… Ama okumak… Neden ben… Aniden kesik kesik düşüncelerimden sıyrıldım. Bir sayfayı okuyup bitirmiş ve diğer bir sayfaya geçmişti. Parmaklarını kabartmalar üzerinde ustaca gezdirmesinden, bu işe yatkın olduğu anlaşılıyordu. Demek ki iyi bir okuyucu idi. Ama ne okuyabilirdi ki? Binlerce kitap, dergi ve gazetenin, görme özürlü olanlar için günlük, haftalık olarak hazırlanması mümkün değildi ki…

 

Anonsun uyarısıyla, ineceğim durağa geldiğimi anladım. Daha dört dakika geçmişti ve bu kadarcık bir süre de dahi kitap okumak çok önemliydi. Bana bu dersi veren görme özürlü o kadın da kitabını çantasına koydu, durakta inmeye hazırlanıyordu. Az sonra tren durdu.

 

Önce onun inmesini bekledim. Değneği ile onca insanın arasından “tak… tak… tak…” sesleriyle ilerliyordu. Arkasından birkaç saniye baktım. Sanki değnekten çıkan o tak-tak’lar beynimde, “oku… oku… oku… ve şükret” diye yankılanıyordu.

 

(2 Mayıs 2010 / Pazar günkü Vakit Gazetesinden alınmıştır)

    

ÖMER NASUHİ BİLMEN’DEN İKİ MÜHİM HATIRA

PEYGAMBER VARİSİ OLMANIN AĞIRLIĞI

Sevgili dostlar, günümüzde İslâm’ın garip olduğunu söylemeye/hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Çok uzak değil, yakın geçmişimizde gerçekten “âlim” olan insanlarımızın gerek ilmin gerçek mahiyetine vakıf olmaları, gerekse Allah’ın “Âlim” sıfatına olan saygıları ve ilim sebebiyle bu sıfata namzet olmalarından duydukları haşyete binaen nasıl bir tavır sergiledikleri hepimizin malûmu… Bugün kendilerine alim denilen veya kendini alim görenlerin, alim olarak lanse edenlerin hali de yine hepimizin malûmu… Türk insanının hemen hepsinin evinde mevcut olan ve bugün namaz kılan, oruç tutan insanların kahir ekseriyetinin bu “halleri” kendisinden öğrendiği Merhum (ve inşallah mağfur) Ömer Nasuhi Bilmen hocaefendi de zamanında müftülük ve diyanet reisliği yapmış bir âlim idi…

 

Hakkında aşağıda okuyacağımız iki hatıra onun kelimenin tam anlamıyla “âlim” olduğunu gösterdiği gibi, bizim de ne halde olduğumuzu gösteren ve mutlaka tekrar tekrar “halimizin ilmini” gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlatan önemli bir hassasiyete işaret etmekte… hocaefendi, siyasilere ve yüksek makamlarda (!) oturanlara karşı hep DİK durmuştu. Bu dik duruş güzeldir. Hele ki bir ilim adamında olursa daha da güzeldir. Çünkü ilim adamı, yani âlim Allah’ın isimlerinden bir isimle isimlendiği gibi, peygamberin de hakiki manada varisidir. Hz. Peygamberin varisi olanlara da O’nun sallallahu aleyhi vesellem gibi yaşamak düşer. Onun gibi yaşamayanlar ise boşuna yoruluyorlardır. İşte Ömer Nasuhi Rahmetullahi aleyh bu müsbet halkanın son ve parlak örneklerindendi/r.

 

İnşallah hocamızın yaşadığı bu hayatın bizlere de ders olması ve hepimiz için başımıza tac, kulağımıza küpe olması dua ve niyetiyle…

* * *

Rıhle Dergisi 8. sayısında muhterem Emin Saraç Hocaefendi ile yapılan röportajı yayımladı.

Dergiyi okuyanlar muttalidir ama ben, ulaşamayan ve okuyamayanlar için kaydadeğer bulduğum iki hatırayı nakletmek istiyorum.

Emin Saraç Hocaefendi, kayınpederi Yekta Efendi’nin, Ömer Nasuhi Bilmen merhumun sırdaşı olduğunu ifade ediyor öncelikle.

Bu vesileyle, kendisi de merhumla görüşme imkânına sahip olmuş.

Ankara dönüşü Bilmen Hoca’yı, kayınpederi ile birlikte karşıladıklarını anlatıyor.

Yer vereceğim iki önemli hatırayı Emin Saraç Hocaefendi’nin ağzından aktaralım:

1- O zaman İstanbul’da bir patrik vardı. Amerika’dan buraya reis-i cumhurun uçağıyla gelmişti. İstanbul’da Fatih’in türbesi açıldığı zaman o da buradaydı. Türbenin kapısı açılırken Rumca bir konuşma yaptı. Nureddin Topçu da Türkçe bir konuşma yaptı. Fazla kalabalık bir merasim değildi. 40 ya da 50 kişi ancak vardı. Bu Patrik geldiğinde İstanbul müftülüğünü ziyaret etmiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra o zamanki İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay: “Efendi hazretleri, bir nezaket ziyareti arz etmez misiniz?” diyor. Ömer Nasuhi Efendi, “O bizim kapımıza gelmekle mükelleftir. Ben onun kapısına gidemem. O bizim kapımızın zimmîsidir” diyor. Aradan bir süre geçtikten sonra vali Gökay tekrar arıyor. Bu arada, Fahreddin Kerim Gökay namazını kılardı. Ben bunu biliyorum. Abisi sabah namazı için Fatih Camii’ne cemaate gelirdi. Mütedeyyin bir kimseydi. Bunlar Tatardır. Vali Gökay telefonda diyor ki: “Patrik bizi ziyarete gelecek. Siz de teşrif etseniz de bir mülakat hâsıl olsa.” Ömer Nasuhi Efendi, “İstanbul valisi olarak zat-ı âlînizi ziyarete gelirim. Lakin resmî müftü kıyafetimle gelmemde bir mahzur var mıdır?” diyor. Bakınız o mütevazı hocaefendi neyi düşünüyor… Vali, “Hayhay efendim, tabii ki gelebilirsiniz” diyor. Ömer Nasuhi Efendi, kayınpederime, “Senin cübben güzel, iyi bir cübbe. Sen onu bana ver, sarığımı sararım. O şekilde giderim” diyor. Nihayet görüşme zamanı geldiğinde Fikri Efendi’yi (Aksoy) de yanına alarak valiliğe gidiyor. Valilikteki görevlilere “Patrik geldi mi?” diyor. “Hayır, gelmedi” diyorlar. “Öyleyse beni şu kenardaki odalardan birine alın. Patrik geldikten sonra bana haber edersiniz” diyor. Patrik gelince kendisine haber veriliyor. Patrik içeri girip oturduktan sonra Ömer Nasuhi Efendi kemal-i azamet ve heybetiyle içeri giriyor. Patrik ayağa kalkmak mecburiyetinde kalıyor. Patrikten önce girmesi durumunda bir Müslüman müftü olarak patriğin önünde ayağa kalkma durumuna düşmemek için böyle yapıyor. İşte bizim hocalarımız böyle insanlardı. Bir de şimdiye bakın. Bizim ağalar onların kapısına kadar gidiyorlar ve Ramazan iftarı veriyorlar. Allah aşkına bu nereden çıktı?! Kime ne iftarı veriyorsunuz? İftarla istihza mı ediyoruz? İftar sofrası Allah’ın has kullarının ziyafet-i ilahiye sofrasıdır.

2- O zaman Dünya ismiyle bir akşam gazetesi çıkardı. Bir günkü manşeti hiç aklımdan çıkmaz. Büyük puntolarla yazmışlar: “Cemal Gürsel dedi ki: ‘Milletimiz isterse Kur’ân’ını da Türkçe okur.” Meğer o günlerde askerî yönetim Diyanet reisinden Kur’ân’ın Türkçe okunması üzerine bir yazı istemiş. Ömer Nasuhi Efendi bu hadiseden bahsetti. “Bunlar her şeye el uzatmaya başladılar. Bildiklerini de bilmediklerini de söylüyorlar. Benden böyle bir yazı istediler. Ben de onlara, lazım olan cevabı muhtevi bir yazı yazdım. Söylediklerim hoşlarına gitmedi. Böylece Diyanet riyasetinden ayrılma zamanımızın geldiğini anladım ve ayrıldım” dedi. Ben de, “Aman efendim, lütfetseniz de o yazınızı istinsah etsem” dedim. (Cevaben) ‘500 Hadis’ adlı kitabımda القرآن هو الذكر الحكيم والصراط المستقيمhadis-i şerifiyle ilgili izaha bakarsan orada bulursun. Birkaç satır takdim yazısı dışında oradaki izahı gönderdim” dedi.

Bu yazı www.darulhikme.org.tr adresinden alınmıştır.

O – x – O

“SA’LEBE HADİSİ” HAKKINDA

Sa’lebe Kıssasıyla İlgili Rivayet Üzerine Sened ve Metin Esaslı Tahliller

Asırlar boyunca İslâm âleminde yaygın hale gelen Sa‘lebe hadisi, özellikle halkı zekât vermeye teşvik etmek, cimrilik ederek vermeyenleri Sa‘lebe’nin durumuna düşmekten sakındırmak için nakledilmektedir. Ülkemizde de bu rivayet daha ziyade Ramazan ayında vaiz ve hatiplerin cemaate büyük bir hararet ve heyecanla anlattıkları en çarpıcı misallerden biri olarak güncelliğini korumaktadır. Aynı zamanda gazete ve mecmuaların Ramazan sayfalarında sunulan en popüler malzemelerden birisi sayılmaktadır.  

 

Sa‘lebe hadisi, Kütüb-i Sitte gibi temel kaynaklarda yer almamaktadır. Taberânî ve Beyhakî’nin eserleri gibi zevâid türünden bazı hadis kaynaklarında ve tefsir, tarih, tabakat kitaplarında bulunmaktadır. Kıssanın kahramanı Sa‘lebe b. Hâtıb ise Bedir ashabındandır. Bu makalede Sa‘lebe hadisinin sened ve metin yönünden tahlili yapılarak sıhhat durumu ele alınacaktır.

 

Sa‘lebe Hadisi Taberî, İbn Kâni‘, Taberânî, Beyhakî, İbn Abdulber ve Vâhidî gibi müelliflerin Ebû Umâme’den naklettikleri rivayet şöyledir:

 

Sa‘lebe b. Hâtıb Hz. Peygamber’e (s.a.s.) geldi ve ‘Yâ Resûlallah, bana mal vermesi için Allah’a dua et!’ dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Yazık ey Sa‘lebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrüne güç yetiremediğin çok maldan hayırlıdır.” buyurdu. Sa‘lebe tekrar aynı şeyi istedi. Allah Resûlü (s.a.s.) “Yazık ey Sa‘lebe, benim gibi olmak istemez misin? Zira şu dağların altın ve gümüş olarak benimle beraber yürümesini dileseydim mutlaka gerçekleşirdi.” buyurdu. Sa‘lebe tekrar ısrarla ‘Yâ Resûlallah, bana mal vermesi için Allah’a dua et! Yemin ederim ki, Allah bana mal verirse her hak sahibinin hakkını mutlaka vereceğim.’ dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s.) şöyle dua etti: “Allah’ım Sa‘lebe’ye mal ver!”

 

Derken Sa‘lebe birkaç koyun edindi. Koyunları tırtılların üremesi gibi sürü haline geldi. Medine’ye sığmaz olunca taşraya göç etti. Daha önce vakit namazlarını Rasûlullah’ın arkasında kılarken sadece öğle ve ikindiye iştirak etti. Koyunları biraz daha çoğalınca ancak cuma namazına katıldı. Koyunları daha da artınca uzak bir vadiye intikal etti; cuma ve cemaati terk etti.

 

Bir defasında Rasûlullah (s.a.s.) ashabına “Sa‘lebe’ye ne oldu (hiç görünmüyor)?” diye sordu. Vaziyetinden bahsedilince üzülerek –üç kez- “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” buyurdu. Bu arada Hz.Peygamber’e (a.s.) zekâtı emreden şu âyet nazil oldu: “Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin, arındırasın. Onlar için dua da et; çünkü Senin duan onlar için sükûnettir. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir.” (9.Tevbe 103).

 

Bunun üzerine Peygamber (sallahu aleyhi ve sellem) Cüheyne ve Benû Selime kabilesinden seçtiği iki zâtı zekât memuru olarak görevlendirdi. Hayvanların nisap miktarlarını belirten bir nâme verdi. Sa‘lebe ile Benû Süleym’den falanca şahsın zekâtlarını tahsil etmelerini emretti. Onlar da Sa‘lebe’ye varıp zekâtını tahsil etmek istediler. Ancak Sa‘lebe bunun bir cizye ya da haraç olduğunu öne sürdü. Önce diğer insanlardan tahsil etmelerini, dönüşte kendisine uğramalarını söyledi. Onlar da Benû Süleym’deki şahsa vardılar. O şahıs zekât memurlarının geldiğini haber alınca develerinin en seçkinlerini hazırlayarak güzellikle karşıladı. Zekât memurları ona en iyilerini vermesinin gerekmediğini, zira kendilerinin böyle bir niyetlerinin olmadığını söylediler. O da bilakis bu seçtiklerini alıp götürmelerini, zira bunları gönül hoşnutluğuyla Allah’dan hayır murad ederek verdiğini ifade etti. Zekât memurları develeri alıp yola koyuldular. Tekrar Sa‘lebe’ye uğradılar. Sa‘lebe zekât kayıtlarına baktı ve ‘Bu cizyeden başka bir şey değildir. Gidin, beni rahat bırakın!’ diye başından savdı. Onlar da Medine’ye döndüler. Rasûlullah (a.s.) onları görür görmez –henüz onlar bir şey demeden- “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” buyurdu. Benû Süleym’den zekâtını veren şahıs için de hayır (bereket) duasında bulundu. Bir müddet sonra Sa‘lebe hakkında şu âyetler nazil oldu: “Onlardan kimi de Allah’a şöyle kesin söz vermişlerdi: Eğer Allah bize lütfundan verirse biz de mutlaka sadaka (zekât) vereceğiz ve elbette sâlihlerden olacağız. Fakat Allah lütfundan onlara (servet) verince cimrilik edip onun hakkını vermediler. Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeyi âdet edinmeleri sebebiyle Allah da bu işlerinin neticesini kalplerinde kıyamet gününe kadar sürecek bir münafıklık kıldı.” 9.Tevbe 75-77. Bu âyetleri işiten Sa‘lebe’nin bir yakını gidip ona dedi ki: ‘Yazıklar olsun sana ey Sa‘lebe! Sen helak oldun; Allah senin hakkında bu âyetleri indirdi!’ Sa‘lebe ağlayarak Medine’ye geldi ve ‘Yâ Resûlallah, zekâtımı kabul et!’ diye yalvardı. Ama Hz. Peygamber (a.s.) onun zekâtını kabul etmedi. Daha sonra Halife Hz. Ebû Bekr’e bilahare Hz. Ömer’e geldiği halde onlar da kabul etmediler. Nihayet zekâtı kabul edilmemiş olarak Hz. Osman devrinde öldü.

 

Rivayetin Sened Yönünden Tahlili

 

Bu rivayet, sahabî Ebû Umâme ile birlikte ilk dört tabakada tek ravi kanalıyla nakledilmekte; beşinci tabakadan itibaren ravilerin sayısı artmaktadır.

 

Hadis otoritelerinin raviler hakkında beyan ettikleri ifadelere göre Sa‘lebe hadisi, isnâd yönünden son derece zaîf, illetli ve münker bir rivayettir.

 

Hadis Münekkidlerinin Rivayeti Değerlendirmeleri

 

Sa‘lebe hadisinin sıhhat yönü hakkında âlimlerin ifade ettikleri görüş ve değerlendirmeler şöyledir:

 

İbn Hazm, Sa‘lebe hadisinin Mu‘ân b. Rifâa, Ali b. Yezîd ve Kâsım gibi zaîf raviler kanalıyla nakledilen asılsız ve bâtıl bir rivayet olduğunu; ayrıca nüzul sebebi yönünden de Tevbe 75-77 âyetlerinin münafıklar hakkında genel olduğunu, dolayısıyla bunun Sa‘lebe ile bir ilgisinin bulunmadığını kaydeder.

 

Sa‘lebe b. Hâtıb’ın Biyografisi

 

Beyhakî, Şuabu’l-îmân adlı eserinde Sa‘lebe’nin münafıklardan olduğu ve bu münasebetle zekâtının kabul edilmediği kanaatindedir. Delâilu’n-nubuvve’de ise bu hadisin tefsir ehli arasında (müfessirler mâbeyninde) meşhur olduğunu ancak zayıf isnâdla mevsûl olarak rivayet edildiğini belirtir.

 

İbn Abdulber, ed-Dürer’de Sa‘lebe b. Hâtıb’ın zekât vermekten imtina etmesi sebebiyle hakkında Tevbe 75 âyetinin indiğini ancak bu âyetteki münafık nitelemesinin Bedir’e iştirak eden bir sahabî hakkında vârid olan haberlere zıt düştüğünü, dolayısıyla onun hakkında inmiş olabileceğine ihtimal vermediğini ifade eder.

 

İbnu’l-Esîr, Sa‘lebe kıssasının sahîh olmadığını yahut Bedir’e katılan Sa‘lebe hakkında şâibeli olduğunu belirtir.

 

Kurtubî, Tefsîr’inde ilgili âyetin Sa‘lebe b. Hâtıb hakkında indiğine dair nakledilen rivayetin yaygın olduğunu, ancak bunu Bedir ehlinden bir sahabî için pek tutarlı bulmadığını söyler.

 

Zehebî, Sa‘lebe hadisinin münker olduğuna temas eder.

 

Irâkî ve Heysemî, Taberânî’nin naklettiği Sa‘lebe hadisinin Ali b. Yezîd adında metrûk bir ravi sebebiyle zayıf olduğuna dikkat çekmişlerdir.

 

İbn Hacer bu rivayetin isnâd yönünden cidden zaîf olduğunu ve anlatılan olayın Bedir ehlinden bir sahabî için tutarsız olduğunu kaydeder.

 

Abdulfettah Ebû Gudde, Sa’lebe hadisinin illetli ve münker bir rivayet olmasına rağmen bilhassa müfessirler tarafından illetine ve nekaretine temas edilmeksizin nakledildiğine dikkat çeker.

 

Âlimlerin de ifade ettikleri bu tenkit ve değerlendirmelere göre Sa‘lebe hadisi, son derece zaîf, illetli, münker, hatta asılsız ve bâtıl bir rivayettir. Elbette böyle bir rivayet, muhtevada sunulan hususlarda delil olamaz. Hatta bu kabil rivayetlerin nakledilmesi dahi uygun düşmez.

 

Sa‘lebe hadisiyle ilgili metin/muhteva tenkidine geçmeden önce gerekli bazı biyografik bilgilere yer verilmelidir. Zira Sa‘lebe b. Hâtıb bir sahabîdir. Hakkında nakledilen biyografik bilgilere dayanarak mezkûr rivayette zikredilen kıssanın kahramanı olup olmadığına dair bulgulara ulaşmak ya da en azından tutarlı yorumlar yapmak ancak bu şekilde mümkündür.

 

İbn Sa‘d, rivayetlere dayanarak sunduğu biyografik bilgilerin akabinde, kendi döneminde Medine ve Bağdat’ta Sa‘lebe’nin soyundan gelen torunlarının halen mevcut olduğunu bildirir. Ama enteresandır ki, mezkûr kıssadan ve Sa‘lebe’nin nifâkından hiç söz etmez. Eğer kıssada anlatılan olayın sahîh bir yönü olsaydı, elbette bundan da bahsederdi. Zira İbn Sa‘d, Sa‘lebe hakkında çok az sahabe için müyesser olan biyografik bilgilere yer vermekte; hatta aile efradının kimliklerine varıncaya kadar tespit etmektedir. Bütün bu bilgilere göre İslâm ve istikamet üzere yaşayan bir aile portresi sunmaktadır.

 

Her şeyden önce Sa‘lebe b. Hâtıb, Ensâr’dan ve Bedir ashabındandır. Allah, muhacirlerle Ensârın ilklerini Kur’an’da şöyle övmektedir: “(İslâm’da) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensâr ile onlara güzelce tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razı oldular. Allah onlara içinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar orada devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte bu büyük kurtuluştur.” (9.Tevbe 100). Ayrıca bir çok âyet ve hadiste Bedir’e iştirak eden sahabenin fazileti dile getirilmekte; onların mağfiret ve kurtuluş ehli oldukları müjdelenmektedir.

 

Rivayetin Muhteva Yönünden Tahlili

Koyunların Artması

Rivayette Sa‘lebe’nin ısrarla mal istemesinden sonra birkaç koyun edindiği, bu koyunlardan tırtılların üremesi gibi inanılmaz derecede bir sürünün meydana geldiği, hatta Medine’ye sığmayınca taşraya göç ettiği hikaye edilmektedir. Her şeyden önce bu husus akla, mantığa ve Allah’ın tabiatta koyduğu kanunlara zıt düşmektedir. Zira parmak sayısınca koyundan birkaç sene zarfında böylesine bir sürünün çoğalması imkansızdır.

 

Sa‘lebe’nin sahralar dolusu bir koyun sürüsüne malik olması demek, dönemin en varlıklı insanlarından birisi anlamına gelir. Öyle ki, saâdet asrında gözden kaçması mümkün olmayacak böyle bir mal varlığından söz eden –asılsız kıssa dışında- başka bir rivayet yoktur. Eğer böyle bir şey yaşanmış olsaydı, mesela Hâtim et-Tâî’nin cömertlikle, Kârun’un da son derece zenginlikle meşhur olduğu gibi, onun da böyle bir mal varlığıyla şöhret bulması gerekirdi.

 

Farz edelim ki, Sa‘lebe’nin koyunlarının çoğalması Rasûlullah’ın duasıyla vücuda gelen bir bereket yahut mucizedir. Oysa Rasûlullah’ın duasıyla yahut mübaşeretiyle gerçekleşen mucizelerde, ne böyle bir vak’ayı, ne de bir benzerini te’yit eden herhangi bir kayda rastlanmamaktadır. Şayet bu haberin aslı olsaydı, nakledilen mucizeler arasında zikredilmesi ve bu vasıfla iştihar etmesi gerekirdi. Kaldı ki Ensâr’ın ilklerinden bir sahabî için dalâlete ve nifâka düşmesine sebep olabilecek böyle bir dua/beddua talebinde bulunmasına ihtimal verilemez. Binaenaleyh bu husus, Rasûlullah hakkında mümkün görülmediği gibi, Sa‘lebe hakkında da uygun görülemez.

 

Zekâtla İlgili Hususlar

 

Rivayette Sa‘lebe’nin sürülerini alıp taşraya göç etmesinin ardından zekâtın farziyetini emreden ve hicrî dokuzuncu senede nazil olan Tevbe 103 âyetinin indiği –hatta bu münasebetle Rasûlullah’ın iki şahsı zekât toplamakla görevlendirdiği- ifade edilmektedir. Oysa alimlerin genel olarak görüşü, zekâtın hicrî ikinci senede farz kılındığı şeklindedir. Esasen ilk dönem müfessirleri tarafından Tevbe 103 âyetinin Tebûk Seferine mazeretleri olmadığı halde katılamayan Ebû Lubâbe ile Ced b. Kays ve Harâm b. Evs gibi kimseler hakkında indiği kaydedilmektedir.

 

Bununla ilgili olarak diyebiliriz ki: Tebûk Seferinden geri kalanlar arasında Sa‘lebe b. Hâtıb’ın isminden söz edilmemiştir. Eğer geri kalmış olsaydı, Bedir ashabından olması hasebiyle elbette kendisi hakkında da benzer bir durum yaşanacaktı.

 

Zekâtını Getiren Kişinin Geri Çevrilmesi Doğru mu?

 

Rivayette Sa‘lebe’nin pişman olup zekâtını getirdiği halde, gerek Rasûlullah tarafından, gerekse halifeleri tarafından kabul edilmediği anlatılmaktadır. Zekâtını getiren kimseyi reddetmek, başta Rasûlullah’ın, sonra da Râşid Halîfelerin uygulamalarına zıt düşmektedir. Özellikle Rasûlullah’ın münafıklara karşı izlediği tavır ve stratejiler incelenirse, nifâklarını açıkça yüzlerine vurmadığı, sabırla idare etmesini bildiği görülür. Ayrıca Rasûlullah’ın ve ilk halifelerin uygulamalarına göre imkan sahiplerinden zekât alınması, gerekirse güce başvurulması söz konusudur. Üstelik bu mevzuda ilk halife Hz. Ebû Bekr’in zekât vermeyenlere karşı kararlı tutumu ve harp ilan etmesi bilinen bir vak’a iken, elbette gönül rızasıyla zekâtını getiren kimselerden reddedilmesi diye bir şey olamaz. Bu itibarla Sa‘lebe’nin geri çevrilmesi, ne İslâm ahkamını tatbik eden Rasûlullah’ın ne de onun sünnetini takip eden halifelerin uygulamalarıyla bağdaşmaz. Bütün bu veriler, Sa‘lebe hadisinin metin/muhteva açısından çelişkileri göstermektedir.

 

Ne var ki bazı alimler, bu rivayette anlatılan olayları gerçek ve yaşanmış bir vak’a olarak görmekte, kıssanın kahramanı Sa‘lebe’yi nifâkla itham etmektedirler. Zekâtının kabul edilmeyişini de münafık olduğuna hamletmektedirler. Doğrusu rivayetin isnâdı da bellidir, metni de. Rivayet ve dirayet ilimlerine göre bu hadisin sahîh kabul edilmesini gerektirecek sebep ne olabilir ki? Hem bir şahsı nifak ya da küfürle itham etmenin vebali büyüktür. Üstelik Ensâr’ın ilklerinden ve Bedir’e iştirak eden bir sahabî için kayda değer bulunmayan emarelere ve asılsız olduğu her yönünden belli olan bir habere dayanarak nifâkına yahut küfrüne hükmetmenin ne derece riskli olduğu âşikârdır. O halde ilk etapta rivayetin aslının olup olmadığı araştırılmalı, sonra bahsi geçen hususların kitap ve sünnetteki yeri tedkîk/ tahkîk edilmeli, ayrıca dînin temel meseleleriyle kıyaslanmalı ve bütün bu verilere binaen makul neticelere varılmalıdır. Yoksa metrûk ve merdûd raviler tarafından nakledilen asılsız haberlere dayanarak bazı tefsir ve te’villere gidilmesi, uygun bir metot olmasa gerektir.

 

Sonuç

Özellikle Emevîler devrinde başlayan, Abbasîler devrinde doruğa ulaşan kıssacılık, asırlar boyunca İslâm toplumunda etkinliğini sürdürmüştür. Her geçen gün kıssacılar çoğalmış ve halkı sahîh olmayan bilgilerle meşgul etmişlerdir. Bu kimseler bazı rivayetleri abartılı olarak sunmayı, gerçek olmayan şeyleri rivayetlerin arasına sokuşturmayı, İsrâiliyat nevinden bir kısım haberleri İslâm kültürüyle harmanlamayı, ayrıca düzmece hikayeleri asr-ı saâdetle özdeşleştirmeyi kendilerine meşgale edinmişlerdi. Neticede itibariyle bir kısım asılsız hikayeler yaygın hale gelmişti. Bu hikayeler içinde bir müslümana dahi yakıştırılamayacak söz ve hareketler, çok rahatlıkla sahâbeye izafe edilmiştir.

 

Bunun en bariz örneklerden biri de Sa‘lebe hadisinde sunulan hikayedir. Genel yapısı itibariyle uydurma hikayelerin karakteristik özelliklerini ihtiva eden bu rivayet, kıssacılar tarafından uyarlanan ve mezkûr sahabî üzerine atfedilen bir hikayeye benzemektedir. Onun nifâkına dair mevsûk bir rivayet yoktur.

 

Hadis münekkidleri, cerh ve ta‘dîl kriterlerini uygulamak sûretiyle Sa‘lebe hadisinin isnâd yönünden son derece zaîf, illetli, münker, hatta bâtıl bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Metin yönünden de bazı tenkitlere yer vermişlerdir. Bu rivayetin nakledilmesini caiz görmeyerek sakındırmaya çalışan hadis ilmi uzmanları, Sa‘lebe b. Hâtıb gibi bir sahabî için anlatılan bu hikayenin gerçekçi olmadığını vurgulamışlardır.

 

Hasılı, Sa‘lebe hadisi gibi rivayetlerin hadis, tefsir, tarih, tabakât ve irşâd kitaplarında yaygın olarak yer alması, sahîh sayılması için yeterli bir sebep değildir. Bu tür hadislerin rivayet ve dirayet ilimleri açısından kritiğinin yapılması, en azından sıhhat ve sübûtu hakkında hadis otoritelerinin beyan ettikleri görüşlere müracaat edilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde geri dönüşü olmayan kritik hatalara sebebiyet verilebilir. Halk ifadesiyle; kaş yapayım derken göz çıkarabilir. Nitekim Allah ve Rasûlüne samimiyetle bağlı olan, salih amellerle hayatını süsleyen, sonraki kuşaklara örnek olan sahabeyi nifak ya da küfür ile itham etmek, göz çıkarmaktan farksızdır. Dolayısıyla rivayetlerin sıhhat yönlerinin araştırılmasına, çok yönlü tenkidinin yapılmasına, varsa illetlerinin ortaya konulmasına dün olduğu kadar bugün de ihtiyaç vardır.

 

Dinî argümanları sunmakta olan hoca, vaiz, hatip, mürşit, mübelliğ gibi şahısların daha dikkatli olmaları, meseleleri/delilleri yeterince tahkîk ve tetkik etmeleri, halkı sahîh bilgilerle bilgilendirmeleri gerekmektedir.

 

(Dr. Kadir Paksoy, Yeni Ümit Dergisi, Sayı 70, Yıl 2005)

 

İSLÂM KOLAYLIK DİNİ (Mİ)DİR!?

 

“günah olmadıkça…” Yani Efendimiz (s.a.v), iki seçenek arasında kaldığı zaman, günah olmadıkça daima kolay olanı seçerdi.

İbn Hacer bu rivayet üzerinde dururken şöyle der: “Yani dünya işlerinde. Zira din işlerinde günah söz konusu değildir.”(2) Bu hadisi İmam el-Buhârî, –dipnotta zikrettiğim yer dışında– iki babda daha zikretmiştir. Onlardan birindeki varyant üzerinde dururken de İbn Hacer şunları söyler: “İbnu’t-Tîn şöyle demiştir: “Buradaki muhayyerlikten maksat “dünya işlerinde” muhayyerliktir; yoksa ahiret (din) işi zorlaştıkça sevabı büyür.”(3)

Efendimiz (s.a.v)’in, “Bu Din kolaylıktır” buyurduğu da malumdur.(4) Ancak bu rivayetin de devamı vardır ve evvelinde ne kastedildiğini izah etmektedir. Rivayetin devamında Efendimiz (s.a.v)’in şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Hiç kimse yoktur ki, bu dinde (daha fazla amel etmek için) kendini zorlasın da din ona galebe etmesin. Binaenaleyh mutedil olun, (mükemmeli yapamasanız bile) ona yaklaşmaya bakın, (az amele çok sevap verildiğini bilerek) müjdelenin, kolaylaştırın, sabah, akşam ve gecenin bir kısmında (ibadet ederek Allah Teala’dan) yardım isteyin.”

Dolayısıyla burada da Din’in kolaylığından ne kastedildiği açıktır. Ulemanın Din’in kolaylığı bahsinde yaptığı izahat da göz önünde bulundurulduğunda meseleye şöyle bakılması gerektiği anlaşılıyor: Evet, bu din kolaylaştırılmıştır. Ehl-i Kitab’a ibadete mahsus mekânlar dışında ibadet etmek meşru kılınmamışken bize kılınmıştır. Aynı şey su bulunmadığı veya suyu kullanma imkânı olmadığı zaman teyemmüm yapabilmemiz, yolculuk veya hastalık durumunda oruç tutmayabilmemiz, yolculuk esnasında 4 rekâtlık farz namazları iki rekât kılmamız, hastalık veya yaşlılık durumunda oturarak namaz kılmamız, çok yaşlıların oruç tutmayıp fidye verebilmesi, özellikle soğuk havalarda abdest alırken mestler üzerine mesh yapabilmemiz, zaruret durumlarında yasakların mübah olması, savaş, kıtlık vb. olağanüstü hallerde birtakım hükümlerin askıya alınması ve benzeri kolalaştırılmış ahkâm hakkında da geçerlidir.

Dolayısıyla “İslam’ın kolaylık dini olması”nı, ahkâmın re’sen kolaylaştırılmış olması şeklinde anlamak gerekir. Yoksa herkesin kendisine zor gelen hükmü kolaylaştırması, “Sıkıntı, meşakkat var; Ümmet’in önünü açmak gerekiyor…” gibi gerekçelerle Din’in mevcut/sabit hükümlerinin “esnetilmesi”, buradaki “kolaylık”ın sınırlarını aşar; “tahrif”e girer!

Efendimiz (s.a.v)’in, “Cennet sıkıntı ve meşakkatlerle, cehennem ise (nefse hoş gelen) arzu ve isteklerle kuşatılmıştır”(5) buyurduğunu hatırlarsak, sürekli olarak ruhsatlarla amel etme tavrının çok sağlıklı bir durum olmadığını daha rahat fark ederiz. Sürekli olarak ruhsatların peşine düşmek, işin kolayını aramak kişinin dindarlığında gevşemeye yol açacağı, bir süre sonra da dinî ahkâm karşısında lakaytlığa dönüşeceği için son derece sıkıntılı bir durumdur. Unutmayalım Kur’an’ın ısrarla sakındırdığı “hevaya tabi olma” tavrının içinde bu da vardır.

1 el-Muvatta, “Hüsnü’l-Huluk”, 1; el-Buhârî, “Menâkıb”, 20; Müslim, “Fedâil”, 77…

2 Fethu’l-Bârî, VI, 175.

3 Fethu’l-Bârî, XII, 86.

4 el-Buhârî, “İmân”, 28; en-Nesâî, “İmân”, 28…

5 el-Buhârî, “Rikâk”, 28; Müslim. “Cennet”, 1…

(19.08.2008 Milli Gazete)

 

   

O – O x O – O

 

Yeni Nesil Titancılar veya esas ve orjinal ismiyle Quest.net 

TOPARLANIN GİDİYORUZ” Günlerinin Ayak Sesleri mi? 

internet aracılığıyla gençleri zengin etme vaadinde bulunuluyor. Zaman’ın 21 Şubat’ta gündeme getirdiği şirket, özellikle İstanbul’da Şirinevler, Esenler, Zeytinburnu ve Güngören gibi yerlerde faaliyet gösterirken İzmir, Bursa ve Ankara’nın kenar mahallelerindeki gençleri hedefliyor. Kısa yoldan zenginlik vaat eden sisteme girmek kolay, çıkmak ise çok zor. Farklı fiyat ve paket tarifeleriyle binlerce kişiyi ağına dâhil eden yurtdışı menşeli firmanın Türkiye’de bulunduğu süre zarfında üyelerinden topladığı milyonlarca doları, bankalar üzerinden yurtdışına aktardığı öne sürülüyor. Vergi kaçakçılığı yapıldığı iddiasıyla harekete geçen Malî Şube polisleri de Hong Konglu firmayı yakın takibe aldı. Polis, internet üzerinden yapılan satışları uzun süredir inceliyordu. Söz konusu sitenin vergi kaçakçılığı ya da usulsüz bir uygulamasını tespit etmeleri halinde Malî Şube ekipleri, quest.net şirketinin faaliyetlerine son verecek. Şirketin mağdur ettiği onlarca kişi de Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nı e-mail yağmuruna tutarak Malî Polis’in elini güçlendirdi. Şikâyetler üzerine harekete geçen bakanlık, quest.net’in Türkiye’deki ticarî işlemlerini inceleme ve denetleme kararı aldı.

 

Bakanlık, doğrudan satış yaptığını iddia eden firmanın 3. dünya ülkeleri ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri pazar olarak seçtiğini ve çok kısa sürede zengin olma hayali vaat ettiğini kaydediyor. Sanayi Bakanlığı, özellikle üniversite çağındaki gençleri kandırdığı vurgusu yapılan ihbarda sitenin üst düzey yöneticilerinin birçok ülkede tutuklandığına işaret ederken, Türkiye’de de vatandaşların mağdur olmaması için suç duyurusu başta olmak üzere gerekli işlemleri yapmalarını istedi. Ayrıca açıklamada, quest.net’in bazı yerlerde Gold quest (Gold quest, quest.net’in ana şirketi) olarak geçtiği bilgisine de yer veriliyor. 

Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü tarafından başlatılan denetimler sonucunda site suçlu bulunursa Hong Konglu şirket hakkında yasal işlem başlatılacak. İşlemlerin ardından şirketin usulsüz uygulamalarının tespit edilmesi halinde quest.net’in Türkiye’deki faaliyetleri durdurulacak. Firmanın üst düzey 10 yöneticisinin ise bu uygulama karşısında Maliye Bakanlığı yetkilileriyle İstanbul’da vergilendirme hususunda görüş alışverişinde bulundukları öne sürülüyor. Firmanın, ticarî işlemleri vergiye tabi tutarak işlemlerine sorunsuz devam etmek istedikleri iddia ediliyor. 

FAALİYETLER İÇİN ÖZEL OFİS EVLER AÇILDI 

  

Türkiye’de daha önce denenen saadet zincirinin internet üzerinden yürütülen yeni bir versiyonu olan sistem, Hong Kong merkezli. Burada faaliyet gösteren şirket, güven sağlamak amacıyla bazı büyük organizasyonlara da sponsorluk yapıyor. Firma ayrıca İstanbul’da Halkalı, Şirinevler, Bağcılar, Esenler ve Esenyurt gibi semtlerde çalışmaları için yüzlerce evi ofis olarak kullanıyor. Öte yandan şirket, güvenli olduğunu göstermek için Fedex, DHL, Lahey Uluslararası Adalet Divanı, uluslararası polis teşkilatları ve Verisign gibi firmaları ön planda tutuyor. Sistemin mağdurları da her geçen gün artıyor. 

Hong Kong merkezli quest.net, 1997 yılında Almanya’da kuaförlük yaparken İzmir’e gelen Hakan Kenan Şeranoğlu ile arkadaşı Vahit Gülal’ın birlikte oluşturduğu Titan saadet zincirini hatırlatıyor. 30 bin üyeden yaklaşık 8,6 milyon TL toplayan Şeranoğlu, yaptığı gösterişli doğum günü partisiyle zinciri ele vermişti. Yapılanmanın liderleri olarak lanse edilen Hakan Şeranoğlu, babası Barbaros Şeranoğlu, Serdar Güldal ve A. Hakan Baz, yüzlerce kişiyi dolandırmak suçundan 25 yıl hapis cezasına çarptırılmış, Eskişehir Cezaevi’nde 10 yıl kaldıktan sonra tahliye edilmişti.

 (Zaman)

 

O – X – O

 

(Aşağıdaki yazı Muhammed Ali Sabuni’nin Şamil Yayınları tarafından yayınlanan Ahkâm Tefsiri isimli eserinden özetlenerek istifadenize sunulmuştur.)

 

RESULULLAH (SAV)’A SALATU SELAM GETİRMENİN ADABI VE HÜKMÜ

 

Şüphesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salat (ve tekrim) ederler. Ey İman edenler, siz de ona salat edin, tam bir teslimiyette de selam verin. (Ahzab Suresi 56. Ayet)

 

(Yüsellûne); Salat kökünden gelen bir fiildir. Salat, lügatta dua, istiğfar ve rahmet manalarındadır.

 

Ayetlerin İcmali Manaları

 

Allahu taala Resul (sav)’ünün büyük mevkisini, katındaki yüksek ma­kamını haber vermiş, onun kainatın efendisi ve makam-ı mahmudun sa­hibi olduğu bildirmiştir. Allahu taala bu hususiyetleri Hz. Muhammed’den başka kimseye vermemiştir. Allahu taala nebisine merhamet ederek onun şanını büyütmüş, mevkisini yüceltmiştir.

Allahu taalanın melekleri Peygamber aleyhissalatü vesselama dua eder, istiğfar ederler. Allah (cc)’tan onun en yüksek mertebelere erme­sini, dininin bütün dinlerden açık ve üstün olmasını, en iyi mükafatın ona verilmesini ve onun hürmete şayan bir kul ve peygamber olmasını taleb ederler. Çünkü o, ümmetine en büyük hayrı ve en cesim fazileti getirmiştir.

Ey müminler, siz de ona salat ve selam getirin. Onun emirlerini yü­celtin, şeriatine uyun. Zira onun üzerinizdeki hakkı büyüktür. Ne yapar­sanız onun hakkını ödeyemezsiniz. O sizi sapıklıktan hidayete, cahiliyetin karanlığından İslâm’ın nuruna çıkardı. O öyle bir nurdur ki, sizin karan­lıktan kurtulmanız için Allah (cc) onu kuluna açık âyetler halinde inzal etmiştir. Muhakkak Allah (cc) çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir. Öyley­se size de O’nun mübarek ismi anıldığı zaman salat ve selam getirin. Allah (cc)’tan O’na büyük mükafatlar vermesini dileyin.

Bu âyetlerde Allahu taala peygamberine ikramda bulunduğunu ve onun hallerini yücelttiğini beyan ediyor. Melekler de Allahu teâlanın gös­termiş olduğu yoldan giderek peygamberin Allah (cc) katında faziletinin yücelmesini ve şerefinin artmasını dilemektedirler. Allahu teala ve melek­leri ona salat ve tekrim ederler de müminler nasıl etmezler. Çünkü O, bü­tün tekrim ve temcide layıktır. Allahu taala müminlere hitabında sanki, sizin O’na eziyet vermeniz doğru değildir. Çünkü Allah (cc) ve melekleri O’na çok salat ve tekrimde bulunurlar demek istemektedir.

 

Ayetlerin Tefsirindeki İncelikler

 

Birinci incelik: «Allah ve melekleri o peygambere çok salat (ve tek­rim) ederler.» âyeti Resulullah (sav)’a yapılan salat ve tekrimin sürekliliğine işaret etmektedir..

İkinci incelik: Madem ki Allah (cc) ve melekler) Resulullah (sav)’a salat ve tekrim ediyorlar, bizim salat ve selamımıza ne ihtiyaç var denile­bilir. Resulullah (sav)’a salat ve selam getirilmesi onun ihtiyacından dolayı değildir. Ona kalırsa, Allah (cc) Resulüne salat ve tekrim getirdikten sonra meleklerin salat ve selamına da ihtiyaç kalmamaktadır. Bizim O’na sa­lat ve selam getirmemiz, O’na karşı olan hürmet ve tazimimizi izhar etmek ve buna karşılık Allahu taaladan sevap almak içindir. Yoksa Resulullah (say)’ın ihtiyacından dolayı değildir. Nitekim Resulullah (sav), bu hususu, “Kim bana bir kere salat ve selam ederse Allahu taala ona on kere salat ve selam eder. Onun on günahını siler, derecesini on kat artırır!” şerefli sözleriyle beyan etmiştir.

Üçüncü incelik: İmam Fahreddin Razi: «Salat dua anlamına gelin­ce Allah (cc)’ın peygamberine dua etmesi düşünülemez. Zira Allah (cc), hiç kimseye dua etmez. Bu şekildeki dua, üçüncü şahıstan bir menfaat taleb etmektir, Allahu taala için böyle bir taleb mümkün değildir. Salat kelime­si dua anlamına geldiği gibi istiğfar anlamına da gelmektedir. İmam Şa­fii’nin görüşüne göre Allah (cc)’ın peygamberine salat ve selamı O’na rah­met indirmesi manasını taşır. Meleklerin salat ve selamı da aynı rahmetin tahakkuku İçin Allah (cc)’tan talepte bulunma demektir.» der.

Dördüncü incelik; Allahu teala bize, seçkin peygamberine salat ve selam okumamızı emretmektedir. Bunun için, «Ona salat ve selam ederim» veya «Ona salat ve selam olsun» demek kafidir. Salat okurken, «Ey Allahım, Muhammed’e salat ver.» dememizin sebebi nedir? Allahu taala, O’na salat ve selam getirmemizi emretmiş, ancak üzerimize vacib olan miktarı bildirmemiştir. İşte bu hususu Allahu tealaya havale ederek. «Yarabbi, Muhammed’e Sen salat getir. Çünkü O’na layık olanı en iyi bilen Sen’sin. Biz O’nun hakkını vermekten aciziz. O’na layık olduğu medh ve senayı yap­maktan da aciziz. O’na yapılacak meth ve senayı sana bırakıyoruz. O’na layık olanı Sen yap.» demek istiyoruz.

Beşinci incelik: Bazı alimlere göre «Allahümme salli ala Muhammedin…» dememizin manası, «Yarabbi, O’nu dünyada isminin yüksekliği, da­vetinin izharı ve şeriatinin ibkası ile yücelt. Ahirette de O’nu ümmetine şefaatçi, verilecek ecir ve sevabın kat kat verilmesine vesile kıl. O’na ma­kamı mahmudu ver.» demektir.

 

Peygambere Salat Ve Selam Getirmenin Fazileti

 

1- Ebu Talha (ra)’dan: «Resulullah  (sav) bir gün yüzünde müjde alametleri olduğu  halde yanımıza geldi.  «Ya Resulullah, yüzünüzde bir müjde alâmeti görüyoruz, bu nedir?» dedik. Resulullah (sav) «Bana bir melek geldi ve «Ey Muhammed, Rabbin diyor ki, sana kim bir kere salat getirirse ben ona on salat getiririm. Kim sana bir kere selam verirse ben ona on kere selam veririm. İster misin?» dedi.»

2- Resulullah (sav), «Kıyamet günü halkın yanımda en evlası, dün­yada iken bana en çok salat getirendir.» buyurdu.

3- Resulullah (sav), «Cimri o kimsedir ki, onun yanında benim adım anılır da bana salat getirmez.» buyurdu.

 

Rasulullah’a Salat Ve Selamın Okunuş Tarzı Nasıl Olmalıdır?

 

Peygamber aleyhisselatü vesselama salat okumanın şekli hakkında O’nun sünnetinde birçok şekiller varid olmuştur. Müminler de O’na salat ve selam okumanın çeşitli suretlerini zikretmişlerdir. Salat ve selam şekillerindeki bu ihtilaf, salat ve selamın özel bir şekilde yapılmayaca­ğını göstermektedir. Resulullah (sav)’a tazim ve sena edilsin de nasıl olursa olsun.

Biz, Resulullah (sav)’a salat ve selam hususundaki rivayetlerden sa­hih olanlarını kısaca aktarıyoruz:

1- Buharı ve Müslim Ka’b bin Ucre’den şöyle rivayet etmişlerdir: «Resulullah (sav)’a, «Ya Resulullah, sana selam vermeyi biliyoruz. Fakat nasıl salat edeceğiz?! diye soruldu. Resulullah (sav) şöyle buyurdu: «Şöy­le deyin: Allahümme salli ala Muhammedin ve alâ ali Muhammed. Kema sallayte alâ İbrahime, inneke hamîdün mecîd. Allahümme barik alâ Mu­hammedin ve alâ ali Muhammed. Kema barekte alâ ali İbrahime inneke hamîdün mecîd. (Allah’ım, İbrahim’e ve O’nun aline salat ve selam ettiğin gibi Muhammed’e ve aline de salat ve selam eyle. Muhakkak Sen hamîd ve mecîdsin. Allah’ım, İbrahim’i ve alini mübarek eylediğin gibi Muham’med’i ve alini de mübarek eyle. Sen hamîd ve mecîdsin.)»

2- İmam Malik (ra). İmam Hanbel (ra). Buharı ve Müslim Ebu Hâmid es-Samidî’den şöyle rivayet etmişlerdir: «Ashabı kiram, «Ya Resulul­lah, sana nasıl salat getirelim?» dediler. Resulullah (sav), «Allahümme sallü alâ Muhammedin ve ezvacihi ve zürriyetihi. Kema salleyte alâ İbra­hime inneke hamîdün mecîd deyin.» buyurdu.»

3- Ebu Said el-Hudrî (ra)’den şöyle rivayet edilmiştir: «Resulullah (sav)’a. «Sana selam vermeyi biliyoruz. Fakat nasıl salat getireceğiz?» dedik. Resulullah (sav), «Şöyle deyin: Allahümme sallü alâ Muhammedin abdike ve resulüke. Kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ Muhamme­din ve alâ ali Muhammedin. Kema barekte alâ İbrahime fil alemine İnne­ke hamîdün mecîd.» buyurdu.»

4- Müslim, Tirmîzî ve Nesaî, Ebu Mes’ud el-Bedri (ra)’den şöyle rivayet etmişlerdir; «Biz Sa’d bin Ubâde (ra)’nin meclisinde otururken Re­sulullah (sav) geldiler. Beşir bin Sa’d (ra) Resulullah (sav)’a, «Allah (cc) bize sana salat getirmemizi emretti. Sana nasıl salat getirelim?»  diye sordu. Resulullah (sav), sanki hiçbir şey sorulmamış gibi bir süre sustuk­tan sonra, «Allahümme salli alâ Muhammedin kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ ali Muhammedin, Kema barekte alâ İbrahime inneke hamîdün mecîd  deyin» buyur.»

Diğer bir rivayette de «Allahümmü salli alâ Muhammedin nebiyyi ümrniyyi.» şeklinde tarif edilmiştir.

Bunlardan başka daha birçok rivayet vardır. Fakat bunların sıhhati naklettiklerimiz ölçüsünde değildir. Bazı eksiklik ve fazlalıkları da bunlara muhaliftir.

Selamın şekli ise, «Esselamü aleyke ya Resulullah’tır. Yalnız namaz kılarken tahiyyetin İçinde, «Esselamü aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatihü» şeklinde okunur.

Selamın manası İse, Resulullah (sav)’ın bütün afetlerden, belalardan ve hastalıklardan kurtulması için duadır.

İbni Saib, «Selam (teslim)in manası, peygambere boyun eğmek, muhalefet etmemek, her halükarda onun bütün emirlerini aynen yerine getir­mektir.» der.

 

Allah (Cc)’ın Ve Meleklerin Resulullah (Sav)’a Salat Okumalarının Manası Nedir?

 

Yukarıda da geçtiği gibi salat lügatta dua, meth ve sena manalarına gelmektedir. «Onlar, (o teslimiyet ve istircaı gösterenler yok mu?) Rabb’inden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir.» (Bakara: 157) âyetinde de «salat», temcid ve sena manasına gelmektedir.

Bazı alimlere göre Allahu tealanın peygamberine salat getirmesinin manası, O’nu temcid ve sena etmesidir. Buharı de bu görüştedir. En açık olan görüş de budur.

Diğer bazı alimlere göre ise, Allah (cc)’ın peygamberine salat getir­mesinden maksat, O’na rahmet ve mağfirettir. Hasan-ı Basrî (ra) ve Safa bin Cübeyr (ra) de bu görüştedir.

Peygambere (sav), meleklerin salat getirmesinden maksat ise, O’na dua ve ümmetine mağfiret talep etmektir. Bütün bu görüşlerden anlaşılı­yor ki peygambere Allah (cc)’ın salatı ile meleklerin salatı ayrı ayrı şey­lerdir. «Şüphesiz ki Allah ve melekleri O peygambere çok salat (ve tekrim) ederler.» âyetinde salatı ifade eden «yüsellûne» fiilinin çoğul gelmesi de peygambere Allah (cc)’ın salatı ile meleklerin salatının ayrı şeyler oldu­ğuna delalet etmektedir.

Ebussuud şöyle der:   «Şüphesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salat (ve tekrim) ederler.» âyetindeki  «Allahın salatı»ndan  maksat rahmet, «meleklerin salatından maksat ise istiğfardır. İbni Abbas (ra), «Allahu taala peygamberine rahmet, melekleri de dua ederler.» demiştir.

Yani onlar Resulullah (sav)’a hayır olanı ve işine uygun olanı yaptıkları gibi onun şerefini izhar ve halini tazime de İhtimam etmektedirler. Buna göre Allah (cc)’ın «salat»ı rahmet, meleklerin «salat»ı dua ve istiğfgrdır.»

Ebu Hayyan da şöyle der:  «Allah  (cc)’ın peygamberine salatı, meleklerin salatından başkadır. Madem ki başkadırlar öyleyse nasıl olur da ikisini bir kelime ifade eder. Bunun cevabı şudur: Aralarında müşterek bir nokta vardır ki bu, hayrın ulaşmasıdır. Mesela; Allahu taala tarafından rahmet olan salatın ulaşmasıdır. Melekler ise istiğfar ederek hayrın yine Resulullaha ulaşmasını taleb etmektedirler.»

 

Resulullah’a Salat Ve Selam Getirmek Farz Mıdır, Sünnet Mi?

 

Allahu taala müminlere, şerefli nebisi üzerine salat ve selam okumayı emretmiştir. Emir ise farzı gerektirir. Ulema da ömürde bir defa salat ve selam getirmesinin farz olduğunu söylemişlerdir. Bunda icmaya yakın bir ittifak vardır. Hatta Kurtubî, bu hususta icma olduğunu nakletmiştir. Çünkü âyetteki «Siz de O’na salat edin.» emri farz kılmak içindir. O zaman Resulullah (sav)’a salat getirmek, kelime-i şehadet gibi ömürde bir defa farzdır.

Alimler, her mecliste ve peygamberin mübarek isimlerinin her zik­redilmesinde salat ve selam getirmenin farz olup olmadığı hususunda ih­tilaf etmişlerdir.

1- Alimlerin bazısına göre Resulullah (sav)’ın isminin her geçişin­de salat ve selam getirmek farzdır.

2- Bazılarına göre, bir mecliste Resulullah (sav)’ın ismi kaç kere geçerse geçsin, bir defa salat ve selam getirmek farzdır.

3- Diğer bazı alimlere göre de Resulullah (sav)’o çok selam ve salat getirmek —meclisi ve sayısı ne olursa olsun— vacibtir. Ömürde bir defa salat ve selam getirmek kafi değildir.

Ulemanın cumhuruna göre ise, Resulullah (sav)’a salat ve selam ge­tirmek bir ibadet ve Allah (cc)’a yaklaşma vesilesidir. Zikir ve tesbih gibi. Ancak ömürde bir defası farzdır. Her mecliste veya isminin her anılışında salat ve selam getirmek sünnettir. Resulullah (sav)’a çok çok salat ve selam getirmek uygundur. Zira Resulullah (sav), «Her kim bana bir kere salat getirirse Allahu taala ona on defa salat getirir.» buyurmuştur. Bu ve benzeri hadisler peygambere salatın faziletini bildirmektedir. Bu hususta daha birçok meşhur hadis vardır. Şu var ki bunların hiçbirisi salat ve selam getirmenin farz olduğuna delalet etmez. Ancak sünnet olduğu­nu gösterir.

Ebussuud: «Resulullah (sav)’ın şanının yüceliği, mübarek isimlerinin her anılışında ihtiyaten salat ve selam getirilmesini icab ettirir.» der.

Cumhurun görüşü daha sahih ve daha tercihlidir.

Peygamberden Başkasına Salat Ve Selam Okunması Caiz Midir?

 

Alimlerin ekserisini göre salat, peygamberlere ait bir hususiyettir. Öy­leyse peygamberlerden başkasına salat ve selam getirmek caiz değildir. Peygamberlerin dışındaki insanların ismi anıldığında onlara rahmet oku­nur. Sahabi ve tabiinin ismi geçtiğinde, «Allah onlardan razı olsun.» de­nir. Bunlara salat ve selam getirmek caiz değildir. Salat peygamberlik şiarıdır.

Ebussuud: «Peygamberlerin haricindeki kimselere peygamberle bir­likte salat ve selam okumak caizdir. Fakat müstakillen okumak mekruh­tur. Çünkü salat örfte peygamberlerin şiarıdır. Allah (cc)’a mahsus olan «azze ve celle» kelimeleri peygamber için nasıl kullanılamazsa, salat da başkaları İçin kullanılamaz. Halbuki haddizatında peygamber aziz ve celildir.» demektedir.

 

Ayetlerdeki Teşrii Hikmetler

 

Allahu taala Resulullah (sav)’ı temcid ve sena ederek mevkiini diğer peygamberlerden daha yükseğe çıkarmıştır. Müminlere de O şerefli Re­sul (sav)’üne karşı edebli olmalarını, emirlerine saygılı olmalarını emret­miştir.

Allahu taala D’na mele-i ala’da melekleriyle birlikte salat ve tekrimde bulunmuştur. Bu salat ve selamın Kur’an’la bildirilmesi, o büyük peygam­berin yerinin yüceliğini bildirmek içindir. Ki, müminler O’na karşı hürmette bulunarak emrine itaat etsinler. Çünkü O, müminlerin dünya ve ahirette saadet ve kurtuluş vesilesidir. Zira Allahu taala, «Ki (hepiniz ey İnsanlar) Allaha ve peygamberine İman edesiniz, O’na yardım edesiniz, O’nu büyük tanıyasınız, sabah ve akşam O’nu (Allah’ı) tesbih (ve tenzih) edesiniz.» (Feth: 9) buyurmuştur.

Allahu taala, müminlere şerefli elçisine salat ve selam okumalarını emretmiştir. Kelime-i şehadette de O’nun isminin anılmasını farz kılmıştır ki, O’nsuz iman tamam olmaz. O’na sözle veya fiille eziyet vermeyi veya O’nun yüksek mevkiine saygısızlık olabilecek herşeyi haram kılmıştır. Alla­hu taala, Resulullah (sav)’a yapılan eziyeti kendine yapılmış kabul etmek­tedir. O’nu tekzib etmek, Allah (cc)’ı tekzib etmektir. O’nunla istihza etmek, Allahu taala ile istihza etmektir. Çünkü O, alemlerin Rabbinin elçisidir. Öy­leyse herşeyde O’nun emrine itaat etmek ve O’nun sözüne saygı göstermek lazımdır. Çünkü O Allahu taalanın emirlerini bize tebliğ etmektedir. Allahu taala da, «Kim peygambere İtaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse…» (Nisa: 80) buyurmuştur.

Allahu taala, Resul(sav)’üne eziyet vereni lanetleyeceğini, ona gazab edeceğini bildirmiştir. Çünkü O’na eziyet vermek, nimetleri inkar etmek, Al­lah (cc)’ın O’na verdiği mevkii ve fazileti inkar etmektir. Mümin bir kimse O’nu nasıl layık görür de eziyet eder? Çünkü bizim cehalet ve sapıklıktan kurtuluşumuzun sebebi ve küfrün karanlıklarından bizi İslâmın aydınlığına çıkarandır. Resulullah (sav) İlahi rahmetin kapısı, ilahî ihsan ve faziletin zuhur yeridir. Allahu taala, «Andolsun, size kendinizden öyle bir peygam­ber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır ve güç gelir. Üs­tünüze çok düşkündür. Müminleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır O.» (Tevbe: 128) buyurmuştur.

O – X – O

DURMUŞ BİR SAAT MİSİNİZ, BOZUK BİR SAAT Mİ?!

… şunu da bil/diğini zannet/mekte ve itiraf etmektedir ki; insanın birlikte hareket ettiği ve bu manada da ‘otokontrol’ mekanizması sağlayan etkenler –bunlara cemaat, grup, (siyasi manada olmayan) parti, teşkilat diyebiliriz- bugün için birer mecburiyet, dini anlamıyla vücubiyet kesbeder hale gelmiştir. Çünkü aksi hal insanı eritmekte, çarpık bir hale getirmektedir.

 

İşte bu manada nice ‘mücahit’leri görürüz ki, bahsettiğimiz teşkilatlardan ayrılmışlardır ve bu sebeple de zaman onların bu sıfatlarını törpülemiştir. Kendilerine ‘dava’dan bahsedildiğinde, ‘biz bunları çok duyduk/gördük/okuduk’ diyen veya alaycı bir tabir ve tavırla ‘siz halâ orada mısınız?’ derler. Evet, o alay ettikleri ve halihazırda mücahitliğe devam eden insanlar ‘halâ orada’dırlar! Hiç değilse onların yerleri yurtları, ‘durdukları’ nokta ve konum bellidir. Ama bu mücahitlerle istihza eden ve ‘halâ orada olmayan’ insanlar nerededirler acaba? Onların yerleri maalesef hiç ama hiç belli değildir. Hem Allah katında, hem kul katındaki yerleri belli değildir. Pusulasız, haritasız, amaçsız bir hayattadırlar. Diğerleri belki ‘halâ orada’ olma sebebiyle –durmuş bir saat gibi- hiç değilse günde 2 sefer olsun doğru zamana şahitlik etmektedirler. Peki ya onlarla alay eden ve nerede durdukları, nereye savruldukları belli olmayan eski dostlar! Onlar, ‘bozuk’ bir saat gibi hiçbir zaman doğruyu gösterememektedirler.

 

Bu ve benzeri soru/n/lar bizim meselelerimiz olduğu için, bu konuyu ehil ve dava adamı namusunu kaybetmemiş bir kalemden dinlemek hoş olur diye aşağıdaki yazıyı dikkatlerinize sunuyorum. Bu yazıya göre kendimizi tekrar bir ‘halâ dava adamı mıyım?’ sınavından geçirmeye ne dersiniz?! (Yazıya, önemli bazı kısımları ‘bold yani kalın’ yapmak hariç müdahale edilmemiş ve hatta başlık dahi aynen korunmuştur.) Emin Atalay

 O – x – O

ZAMAN DAVA ADAMINI NASIL ERİTİYOR?!

Mevsimlik olmadığımız, son nefese kadar süren bir imtihanın içinde bulunduğumuz, her çalışanın bildiği bir gerçek olduğu halde; dün bir çalışmaya girerken ortaya konan performans, bir zaman sonra nasıl azalır. Hâlbuki ilerleyen zamanlar, ihtiyacın arttığı, çalışma alanının büyüdüğü ortamlara götürmektedir. İhtiyaç azalmak yerine artmaktadır. Aynı alanda benzer çalışmaları yapanlar çoğalmış olsa bile azalmayı makul gösterecek nedenler yoktur. Aynı çalışmayı yapanların çokluğu olsa olsa, kalitenin ve hızın yükselmesine neden olabilir!

 

Allah için yapılan işler, kulluk programına dâhil olduğuna göre, imkân ve kudret devam ettikçe dinlenme veya emekli olma hakkı mü’min için tabii haklardan değildir. İman üzere ölmek emeli ile dava çalışması üzere ölmek emeli arasında ayırımın izah edilebilir ilmi gerekçelerini bulmak zordur. Dün ‘dava’ adı verilen çalışmalar bugün ‘dava’ dışında bir ad’a tahvil edilirse, kesinlikle ya dünkü adlandırmada veya bugünkü adlandırmada bir sıkıntı aramak gerekmektedir. Bunu biz bir sebat etme sorunu olarak da görebiliriz.

 

Şüphesiz, sıhhati ve imkânları yerinde olduğu halde bir insanın, imanî hizmetlerden geri kalmasının ana nedeni, iman heyecanının azalmasına neden olacak yanlışlar yapmasıdır. Bazı durumlarda, ‘küçük’ olarak görülebilin bir ihmalle başlayan bu azalma nedeni zamanla, ‘büyüğü bile büyük görmeme’ seviyesine çıkabilmektedir.

 

Namazın cemaatle kılınmasına karşı gösterilen gevşekliğin sonuncunda, namaza vakit bulamamakla karşılaşılabilir. Haramlarla iç içe bir hayata karşı görmezden gelmenin temelinde de yine ‘küçük’ bir günah yatabilmektedir.

 

Maddenin insanı kendisine esir aldığı bir zamanda, düşmanı silahlarıyla evlerimizi abluka altına almış haliyle tasavvur etmeye gerek yoktur. Ev ihtiyacını faize bulaşmayı mübahlaştıracak kadar abartan yanlış anlayış da bir tür düşman ablukasının sonucu içimize yerleşmektedir.

 

Haramların iz bırakarak bünyeye dalmasının diğer taraftan bıraktığı tesir, ibadetlerin terk edilmesi veya geleneğe dönüşmüş olmasıdır.

 

Böyle bir ortamda, cihad gibi bir ibadete yer bulunması elbette mümkün olmayacaktır. Cihadın yerine, eski mücahidlerin menkıbelerini ziktretmek, onlarla teselli bulmak daha çekici durur. Bu çekicilik de bir zaman sonra kendisini, cihadı ya aşırı bulmak ya da özel menfaatlerimize uygun bir gidişatı cihad olarak görmenin karşısında kaybolmuş hale getirecektir.

 

Dava aslında Âdem aleyhisselamdan beri aynı davadır. Şartlarda da değişen çok şey yoktur. Değişen ve eriyen bizim heyecanımız ve ihlâsımızdır.

(DİNİMİZE HİZMETİN İÇ SORUNLARI, Nurettin Yıldız, Tahlil Yayınları, Sayfa 183-185)

O – X – O

 

Yeni Nesil TİTANCILAR veya esas ve orjinal ismiyle QUEST.NET (2)

 

Aşağıda dikkatlerinize 2 yazı daha sunuyorum. İşbu yazıların ikincisi Hayrettin Karaman Hoca tarafından Yeni Şafak gazetesinde yayınlandı. Alıntıladığım iki yazının tamamı hocamızın sitesinde hali hazırda yayındadır. Yazılara hiçbir şekilde müdahalede bulunmadım. Sadece önemli bulduğum kısımları bold ve bazen de büyük harflerle belirli hale getirdim. Lütfen sizler de etrafınızdaki insanları konudan haberdar edin ve meseleye karşı duyarlı olun. “Bana ne” demeyin. Aksi halde yarın bu yangın sizin evinize de sıçrayabilir! Ve yavrularımıza şimdiden rızık konusunda şu telkini yapalım: Yavrucuğum, kazandığın az olsun, zor olsun; ama HELÂLİNDEN OLSUN!!!

 

Hocamızın yazısını bizzat yerinden okuyacaklar için site adresini de verdim. Okuyabilir, tekrar tekrar tetkik edebilirler. Umut ve duam odur ki, akıllarını başlarına alalar da hakk’a döneler ve hakikate teslim olalar. Yok dönmeyeceklerse, kötüniyetli iseler, bile bile ümmetin bu kadar evladını ateşe atıyorlar ve bildikleri halde halâ tövbe etmiyor ve ısrarla haramda direniyorlarsa onları da Allah Kelamının Al-i İmran 119. ayetine havale ediyorum. Ümmetin bu kadar evladını ateşe atmaları sebebiyle onları herhalde ancak bu ayet paklar!!!

Network Marketing (1)

Bu işlemin dini hükmü daha önce de bana sorulmuştu ve yazının sonunda okuyacağınız cevabı vermiştim. Bugün aşağıda okuyacağınız açıklamayı bir okuyucum gönderdi, verdiği bilgilere göre işlem meşru ve masum bir işlem gibi gözükmüyor:

Muhterem hocam,

“Daha önceki yıllarda Titan Saadet Zinciri hakkında yazılar yazarak bu tip soygunların yapılmasına karşı durmuştunuz. Şu anda Titan yapılanmasının daha sinsi ve planlı bir benzeri, “network marketing” sistemini kullanarak ülkemizde faaliyet göstermeye başladı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün ilgili birimlerine ihbarda bulunarak bilgi ve belgelerimi paylaştım ancak soruşturmanın ağır yürümesi, her geçen gün yeni insanlarımızın bu ağa düşmesine ve milli sermayemizin Hong Kong merkezli bu dolandırıcılara akıtılmasına sebep oluyor.
“İsterseniz size öncelikle bu şebekenin çalışma sistemini aktarayım.


1-Hong Kong merkezli http://www.quest.net adında bir site üzerinden faaliyetler yürütülüyor. Bu şirketin Türkiye’de resmi ofisi, yetkilisi, Maliye Bakanlığı’na kaydı vs. herhangi bir resmiyeti bulunmuyor.

2-Bekar evi tarzı, tabelası bile bulunmayan birkaç masa ve sandalye konulmuş, ve kirası bile katılımcılar tarafından ödenen evlerde faaliyet gösteriliyor.
3-Şirkete katılmak için, daha önce katılmış bir üyenin alt dalı olarak bir ürün satın almak gerekiyor. 3 bin TL civarında bir bedel ödeyerek tatil paketi satın alınıyor. Ancak bu tatil paketi, sadece Titan çağrışımı yapmaması ve ORTADA BİR ÜRÜN OLDUĞU İZLENİMİ UYANDIRMAK İÇİN var. Tatil yapılacak otel, tatil tarihi vs. ile ilgili hiçbir bilgi verilmiyor.
4-Üyeliğe giriş için paralar internet üzerinden kredi kartıyla şirketin Hong Kong merkezine doğrudan ödeniyor. Elden para ödenmiyor. Ödemeyi yaparken alt dalı olduğunuz kişinin bilgilerini de vererek onun para kazanmasını sağlıyorsunuz.
5- Satın aldığınız tatil paketi dışında 30 dolar daha ödeyerek “TC” unvanı alıyor ve yeni üyeler bularak para kazanmaya başlıyorsunuz.
6- Her yeni üye, bulduğu iki üyeyi sağ ve sol kol olarak kendisine belirliyor. Sağ ve sol kollar da kendilerine yeni üyeler bularak olayı dallandırıyorlar. Bir üye, 3 yeni üye kazandırdığında 150 dolar kazanıyor. Ancak sadece sağ üyesi veya sadece sol üyesinin bulunduğu bloktan üye kazanılmışsa, parayı alamıyor. Para akışının devam etmesi için bir üyenin bütün kollarının üye yapmaya devam etmesi gerekiyor.
7-Ödenen paralar, hiçbir şekilde geri alınamıyor. Sistemden çıkmak isteyen kişi, parasını tamamen kaybediyor.
“Sistemin benim gördüğüm kadarıyla İslami açıdan sakıncaları şunlar:

1-Sistem, insanları, bol üye bul, sonra altındakiler çalışsın, ömrünün sonuna kadar düzenli gelirin olsun diyerek tembelliğe itiyor. Millete memlekete faydalı hiçbir üretim yok.

2-Satın alınan hizmet veya üründen cayma hakkınız yok. İslami ticaretin kuralı alan ürünün satın alınırken elde olması, niteliklerinin belli olması kuralına da uyulmuyor. Zaten ÜRÜN SATMAK ASIL NİYETLERİ DEĞİL.

3-TC adı verilen üyeler, üye buldukça para kazanabiliyor ama aslında en büyük parayı, Hong Kong Serbest Bölgesi’nde kurulmuş naylon şirket kazanıyor. Türkiye’de elde edilen gelirin hiçbir bölümü ülkemizde vergi olarak ödenmiyor. Her işlem internet üzerinden yapılıyor. Milli sermaye ve birikim gayrimeşru yollarla, yabancı ellere aktarılıyor.”

Daha önceki soruya şu cevabı vermiştim:

1. Satılan mal helal mal ise -ki, (eski soruda yapılan) açıklamada doğal ve yararlı ürünler olduğu söyleniyor-;

2. Ticarete faiz ve hile karışmıyorsa;

3. İsrafı ve lüks tüketimi teşvik etmiyorsa

Bu alım satım ve buna aracılık etmek caiz, aracılıktan alınan para (prim) helal olur.

Yeni soruda yapılan açıklamaya göre alınan nesne belirsiz, daha da önemlisi “sistemden çıkmak isteyen hiçbir şey alamıyor”; bu da demektir ki, aldığı bir şey yok, işlem göstermelik. Şu halde -cevabımda sıraladığım- CAİZ OLMA ŞARTLARI GERÇEKLEŞMİYOR VE BÖYLE BİR İŞLEM CAİZ OLMAZ.

(Yazıyı http://www.hayrettinkaraman.net/makale/0513.htm adresinden okuyabilirsiniz)

Network Marketing (2)

Merkezi dışarıda olan ve internet üzerinden alım satım yapan, ürünlerini alanlara değil de -belli sayıda- başkalarına da aldıranlara prim veren bir şirketle çalışan birçok insanımızın olduğu ortaya çıktı.

Bu konu bana ilk sorulduğunda şu cevabı vermiştim:

1. …Satılan mal helal mal ise -ki, soruda yapılan açıklamada doğal ve yararlı ürünler olduğu söyleniyor-

2. Ticarete faiz ve hile karışmıyorsa;

3. İsrafı ve lüks tüketimi teşvik etmiyorsa

Bu alım satım ve buna aracılık etmek caiz, aracılıktan alınan para (prim) helal olur.

Bu, şartlı olarak “caizdir” ifadem üzerine bir vatandaş, “sizin caiz olması için ileri sürdüğünüz şartlar şu şu sebeplerle gerçekleşmiyor” mealinde bir mektup yazdı, onu da olduğu gibi köşemde yayımladım ve “bu açıklamaya göre caiz olmaz” dedim.

Bunun üzerine “Seni mahkemeye vermeleri için şirketin avukatlarına duyuru yaptım” şeklinde sert olanlardan tutun da farklı açıklamalar yapan diğerlerine kadar birçok mektup aldım ve mektuplar devam ediyor. (Zavallı, kıymetli hocam bu insanların ne haramzade ve hilebaz olduklarını yeni yeni anlıyor. Tabii bu arada DEDİKLERİNİ YAPTIRAMAYINCA TEHDİDİ DE İHMAL ETMEDİKLERİNİ görmüş oluyor. Biz tabii bunların daha çirkin ve zavallıca ifadelerine zaten önceden muhatap olduğumuz için hocamızın bu ifadeleri hiç de garip gelmedi…Emin Atalay)

En son aldığım mektup da şudur:

“Merhaba Değerli Hocam,

Öncelikle ilginize teşekkür ederek başlamak istiyorum. Size mail attığımdan bu yana her gün her internetin başına geçtiğimde cevabınızı bekledim, çünkü vereceğiniz cevaba göre bu işe devam edip etmeyeceğime karar vereceğim.

Sorularınızın cevapları ise; bu ürünler lükstür ve ihtiyacımız olduğu halde değil, ihiyacımız olmadığı halde SİSTEME ÜYE OLMAK AMACIYLA ALIYORUZ ve o ürünü satmak amacıyla değil, kullanmak amacıyla alıyoruz, tabii isteyen satabilir, (O FİYATA ALICI BULABİLİRSE) ama kendi sattığı ürün kişiyi firmaya üye yapmaz ancak kişi firmadan yeni bir ürün satın alarak üye olabilir. AMA AMAÇ ÜRÜNÜ SATMAK İÇİN DEĞİLDİR, çünkü kişinin bu işi yapabilmesi ve yeni üyeler bulabilmesi için sisteme önce üye olması gerekir, üye olabilmesi için ise bir ürün almak zorundadır, firmadan ürün almadan üye olamayacağı gibi yeni üyeler de getirememektedir.

Bu konularla alakalı şunları da belirtmek istiyorum Hocam; Sisteme üye olan kişiler genelde orta sınıf insanlardır, yani para kazanmak zengin olmak isteyen kişilerdir, O ÜRÜNLERE İHTİYACI YOKTUR, çünkü bu insanlar, el yapımı fiyatı 1000 TL civarında olan saatler, lüks mücevherlere veya tatil paketlerine ihtiyaç duymamaktadır.”

Ben de sitelerine girdim ve ürünleri gözden geçirdim.

Bu bilgilerin ışığı altında CAİZ OLMA ŞARTLARININ GERÇEKLEŞMEDİĞİ KANAATİNE VARDIM.

Ne demiştik:

1. Satılan mal helal mal ise -ki, soruda yapılan açıklamada doğal ve yararlı ürünler olduğu söyleniyor-

2. Ticarete faiz ve hile karışmıyorsa;

3. İsrafı ve lüks tüketimi teşvik etmiyorsa.

Bu şartlar gerçekleşmiyor; çünkü:

Bu ticaret zinciri

a) insanları, para kazanma vaadi ile alım satıma tahrik ediyor (bir çeşit aldatma var),

b) ürüne ihtiyacı olmayan kimselere, para kazanma ihtimali olmasa asla almayacağı yabancı malları aldırtıyor,

c) zincire katılanların çoğuna göre lüks ve israf olan harcamayı teşvik ediyor,

d) ülkemizin parasının gerekli/zorunlu olmadığı halde yabancılara akmasına sebep oluyor.

Bu gerekçelerle BU TİCARETE KATILMANIN CAİZ OLMADIĞINI TEKRAR İFADE EDİYORUM.

(Yazıyı http://www.hayrettinkaraman.net/makale/0525.htm adresinden okuyabilirsiniz)

X – O – X

EVLİLİKLERDE PROBLEMLERİN ÇÖZÜM YOLLARI

Eşler, küçücük bir problem karşısında ümitsizliğe düşüyor, karamsar bir ruh haline bürünüyorlar. Bu sebeple de “geçimsizlik” sürüp gidiyor. Evliliğinin üzerine kara bulutların çöreklenmesini istemeyenler, şu noktaları dikkate alırlarsa problemlerini asgariye indirebilirler:

Eşinizi hizmetliniz olarak görmeyin. Her şeyden evvel eşinizin emrinize verilmiş hizmetli değil, hayat arkadaşınız olduğunu unutmayın. Bir arkadaş, arkadaşından ne beklerse ondan fazlasını beklemeyin. Çünkü aşırı beklenti eşleri yılgınlığa sokar.

Kalp bilgisayarınızı formatlayın. “Eşim bugün şunu yaptı. Dün de şöyle demişti.” diyerek eşinizin hatalarını sürekli dosyalayıp yedeklemeyin. Sık sık o kin ve nefret dosyalarını formatlayın. İnanın, o kadar acı senaryolara sizin bile kalbiniz dayanmaz.

Kalem değil silgi olun. Elbette her evlilikte problem olur. Eşlerin birbirine ters gelen hareketleri bulunabilir. Bu sebeple eşinizin kötülüklerini yazan kalem değil, o kötülükleri silen silgi olun. Çünkü, yazılan her kötülük zamanla gönül defterinizin sayfalarını kirletir. Kirletilmiş sayfalara ise “sevgi” sözcüğü yazılmaz.

“Bana ne?” demekten kaçının. Bütün aile yükünü eşinizin omuzuna yıkıp “Bana ne?” diyerek sorumluluktan kaçmayın. Çünkü onca fedakârlık yükünün altında ezilen, eşinizin ruh dünyası olabilir.

Eşinizin özgürlüğüne fazla müdahale etmeyin. Her şeyi ince eleyip sık dokumayın. Her kelimenin üzerinde saatlerce düşünmeyin. Her nokta ve virgüle bir vücut rengi verip evliliğinizi kâbusa çevirmeyin. Eşinize sırtında yumurta küfesiyle yaşamanın tedirginliğini yaşatmayın.

Her gittiği yerin haritasını, yaptığı işin raporunu istemeyin. Kişilik haklarına saygılı olun. Hiçbir kadın eşinin saat başı telefon edip kendisini kontrol etmesini, hiçbir erkek de bir toplantıda beş kez aranmasını istemez. Hele de bir polis hafiyesiyle yaşamak hiç istemez. Mutluluk emek ister. Evlilikte saadet bahçesinin gülleri çapa ister. Sulanmak, çevresindeki yabani otlardan arınmak ister. Bu zahmeti esirgeyenler ne gülleri görür ne kokusuyla sarhoş olur. Bir çiftçi bile tarlasına ne emekler verir. Özenle tarlasını sürer, tohumunu ve gübresini atar. Döktüğü alın terinin ve emeğinin karşılığını ise sapsarı başaklarla alır.

Evlilik okulunuzun sıralarına oturun. Bir diploma uğruna yıllarca okul sıralarına oturulur. Geceler boyu uykusuz kalınır. Onlarca kitap okunur. Öyleyse şimdi de evlilik okulunuzun sıralarına oturun. Çaba sarf edin, alın teri döküp, uykusuz kalın ve mutluluğu yakalayın.

Evlilik okulundaki sıra arkadaşınızı sevin. Unutmayın “sevilen eş uysallaşır, sevilmeyen eşse hırçınlaşır”. Bu cümleden olarak kalbinizdeki sevgi pınarının musluğunu sonuna kadar açın. Açın ki, eşinizin gönül bahçesindeki ağaçlar, mutluluk meyvesi versin. Şayet o musluğu sonuna kadar kapatırsanız eşinizin gönül bahçesindeki ağaçların boynu bükülür, yaprakları sararır, çiçekleri açmadan solar.

GÜLAY ATASOY

(Yazı, Zaman Gazetesi 06.12.2009 tarihli nüshada yayınlanmıştır.)

BEKLEMEK

Tıpkı senin gibi, hayata nasıl dört elle sarılmış, nasıl etrafına bir şeyler saatkazandırmaya, bir şeyler yapmaya adamıştı. Öyle köy romanı diye yutturulan “Irazcanın Dirliği” veya “Yılanların Öcü” veya “İnce Memet” gibi fakirliğin iğrenç bir bataklık olarak anlatıldığı köylerden biri değildi Hamit. İçinde entrika, ihanet ve isyan barındırmadığı için bir hikayesi de olmayacaktı elbette. İnsanlar mütevekkil bir olgunluk içinde sadece üretiyorlardı. Orman köyü olmanın mahrumiyetlerine de keza aynı olgunlukla tahammül etmekte idiler. Madende çalışanları, Almanya’ya işçi olarak gidenleri, Orman’da çalışanları tekdüze bir eşitlikte bulunduklarının bile farkında olamayacak derecede yoğun işlerin içindeydiler.

insan 19Şere Hala “yavrularım” deyip sarılıp duruyordu. Şeherden kendini görmeye gelmiş yıllar boyu hiç görmediği akrabalarını, yeğenini, yeğeninin çocuklarını. Mevsim bahardı. Hava soğuktu. Şere hala arada bir kayboluyor, sonra mutlaka elinde verecek bir şeylerle geliyordu. Sonunda bir demet kır çiçeği ile geldi elinde.

-“Bizim bu dağların çiçekleri pek güzel kokar” diyerek.

Büyük odanın köşesinde ama odaya tamamen hakim ocağın içinde kalın bir kütük çıtırdayarak yanmaktaydı. İsli duvarlarında kış için tavanın kirişlerine asılmış armut hevenkleri, üzüm salkımları, mısır demetlerinin gölgeleri oynaşıyordu. Küçük yaramaz torunların gürültülü giriş çıkışları da olmasa ortalıkta hüküm süren sessizlik dayanılmaz bir hâle gelecekti.

Şere Hala, -“yavrım, bırak henkini, ne istedin şimdi bundan Müslüman” diye çıkışıyordu bebelere. Sözüm ona bir çıkışma. Sesinde öylesine müşfik ve yumuşak bir tını vardı ki, çocuklar olduğu gibi doğru anlıyor, “hadi çocuklar, daha gürültü çıkarın” demiş gibi her söylenmede daha çok azıtıyorlardı.

O ocağın başına yarım bağdaş kurmuş, kırmızı Sındırgı Halısı kaplı ot yastığa yaslanmış, gözleri sonsuz derinlikte bir kuyunun içine bakar gibi ateşe dikilmiş öylece duruyordu. Beyaz sakallarının içinde kaybolmuş yüzü, başındaki yeşil hacı takkesi, hafif kamburu çıkmış, kalın bir paltonun içine sakladığı vücudu ile taştan bir heykel gibiydi. Dolmabahçe Sarayının önünde duran nöbetçi askerler ancak bu kadar uzun süre hareketsiz durabilirdi.

-“Biraz seferberlikten anlatsana, hacı dayı” dedim. Şere Hala’nın kocası Hacı Şevket Dayı’ya. Çok uzak bir boyuttan bu âleme istemeden gelmiş gibi hafifçe döndü. Zor duyulur kısık bir sesle;

-“Ne anlatcem, olumuz, geçmiş günler. Allah bir daha göstermesin” dedi.

Şere Hala kocasının sesini duyar duymaz yerinden kıpırdadı. Gözlerinde on sekiz yaşında bir genç kızın nişanlısına dokunma heyecanı ve utangaçlığı içinde ocağa yanaştı, ateşi öylesine bir karıştırdı.

-“Çay yapıverem mi hacım, içer misin?” diye sordu.

Benim isteğim şımarık bir çocuğun yüzsüz mızmızlanması gibi ortada kalakaldı.

Hacı Şevket Dayı konuşmazdı, çok az hareket eder, etrafında olup bitene hemen hiç tepki vermezdi. Ben onun  hikayesini bilmeme rağmen onun ağzından dinleme isteğimi geri çektim. Hacı Şevket Dayı sükûnetin tecessüm ettiği mitolojik bir varlık gibiydi. Hiçbir şeye tepki vermeden, heyecan duymadan, öfkelenmeden, bir şeyleri düzeltme ihtiyacı duymadan yaşamayı öğrenmişti. Çok sevdiği kedisinin yavrusunu boynundan tutup yanan ateşin içine atan aşırı yaramaz torununa bile hafifçe kafasını çevirip;

-“E be Müslüman! Ne istedin şimdik bu hayvancağızdan” dediğini sonra yine aynı sessizliğine geri döndüğünü anlattıklarında çok şaşırmıştım. Ama karşımda duran yaşlı adamı görünce o anlatılanların bile Hacı şevket Dayıyı tam tasvir etmediğini anladım.

Ben onun hikayesini biliyordum. Cumhuriyetin ellinci yılı kutlamaları yapan Radyocular “Cumhuriyete Kan Verenler” adında bir program için İzmir’den Hamit’e gelmişler, Hacı Şevket Dayı ile Şere Hala’nın hikayesini kendi ağızlarından –uzun ısrarlar, yalvarmalar sonucunda- anlattırmışlar ve kaydetmişlerdi.

Bebek, BayrakOnların hikayesinin başlangıcı yüzyılın başlarıydı. Şevket, köyün değirmencisinin oğlu, Şere köyün genç kızlarından biri. Bir çok hikaye gibi sıradan kayda değer bir tarafı olmaksızın başladı her şey. Yavukluları baş göz etme zamanı geldiğinde sadece memleket değil bütün dünya da karışmıştı. Devlet-i Âli Osmanî’nin ücra bir köyünde olup bitenin tarihin gidişatını değiştirmesi beklenemezdi. Bu köyün ahalisinin de olup bitenden haberdar olması söz konusu değildi. Devlet yedi düvele savaş açmış, yedi cephede savaşa tutuşmuştu. Halkın bildiği tek şey vardı: “Seferberlik ilan edilmiş”.

Seferberlik devletin “hadi toparlanın bakalım, savaşa gidiyoruz” demesiydi. Kim nereye gider, ne yer ne içer, geri döner mi, dönerse nasıl döner hiçbirinin bilinmediği, ama çağrıyı alınca kalkıp gitmekten başka çarenin olmadığı bir şeydi seferberlik. Yemen’den Muş’a, Muş yokuşundan Sarıkamış’a, Çanakkale’den, Galiçya’ya, Necid Çöllerinden Trablusgarb’a  gidilen bir seferdi bu. Gidilen ama geri dönülmeyen, “giden gelmiyor, acep ne iştir?” diye şaşkınlıkla ve de kısık ve de yavaş bir sesle sorulan seferberlik.

Seferberlik ilan edilmiş dedikleri bir zamanda evlendiler Şevket ile Şere. Şevket evin tek oğluydu. Yaşlı babasından başka kimi kimsesi yoktu. Şere, elini attığı yere hayat veren canlılığıyla evin önüne geçti, bir köylünün yapması gereken bütün işlere yetişiyor, sonra değirmene koşuyordu. Seferberlik var ama tek oğul olan evleri sonraki tertiplere bırakırlar ümitleri altı ay sürdü. Evlendikten altı ay sonra Şevket’i  askere çağırdılar.

Yemen cephesine gittiği haberi geldi. Yemen’den giden geri dönmüyordu. Umutsuz bekleyişleri sürerken Sarıkamış cephesine sevkedildiğini duydular. Kısa bir zaman sonra da Şevket ölmüş dediler. Aradan bir yıl geçmeden şehit kağıdını getirip bıraktı jandarma kapıya.

Altı aylık gelinken dul kalan Şere, kendi babası bildiği iyice yaşlanmış Şevket’in babasına bakıyor değirmeni çalıştırıyor, kimseye göstermediği göz yaşlarıyla umudunu kaybetmemeye çalışıyordu.

-“Şevket ölmüş başın sağolsun” diyenlere:

-“Yannış o haber! Ölmedi, sağ, döncek!” cevabını veriyordu. Önceleri acıyarak seslerini çıkarmadılar, umut işte garip ne yapsın, biraz daha beklesin, nasıl olsa umudunu keser, kendine yeni bir hayat kurar dediler.

Şere dedikleri gibi olmadı. Çalışıyor, değirmeni bir erkek gibi işletiyor, kayınpederinin bir dediğini iki etmiyordu. Şevketin askere alınmasının üzerinden dört koca yıl geçmişti. Şevket’in babası bir gün yemeğini önüne koyan Şere’ye;

-“Hele bir otur bizim gelin” dedi. “Otur hele, diyeceklerim var sana. Bak Şere gelin! Allah’ın takdiri böyle imiş, senin erin, benim evladım. Şehitlik yüce mertebedir. Şevket öldü. Sen altı aylık gelin, gün göremeden dul kaldın. Bilirim bana merhametinden bu kadar hizmetimi görürsün. Ama olmaz. Gençsin. Daha önünde zamanın var. Göreceğin gün var. Şevket ölmedi, sağ deyip gezersin amma sen de bilirsin ben de bilirim ki onun şehit kağıdı geldi. Demem o ki, seni benden isterler. Benim ne he demem ne yok demem yakışık alır. Ben sana izin verdim. Var git yoluna. Benden senden razıyım. Allah da razı olsun. Yolun açık bahtın açık olsun.”

Şere gelin başını eğdi önüne. Sustu. Sonra;

-“Buba anca kovarsan giderim.” dedi.

Yaşlı adam şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi. “Seni kovmak bana düşmez” diye mırıldandı. Çaresiz öyle kaldılar. Şere Gelin;

-“Ben Şevketi her gece rüyamda görürüm, Moskof’a esir düştüm, Şere, sakın kocaya varma, beni bekle, der bana. O ölmedi, sağ, nasıl olsa bir gün gelecek. Ne kadar bekleyeceksem o kadar beklerim. Onu beklerken, bubamsın senin hizmetini de görürüm, mala davara da bakarım, değirmeni de işletirim. Ne olur beni kovma. Burada bekleyeyim Şevket’i” dedi.

Bu konuşmadan sonra iki koca yıl daha geçti. Birkaç kişi Şere’ye askıntı oldu. Onları kararlı bir şekilde savuşturdu. Bir tanesi fazlaca ısrarlı davranınca değirmene silahlı gidip gelmeye başladı. Sonunda bu gelin kafayı oynatmış, zavallı, altı aylık gelin dul kalınca kaldıramadı demeye başladılar. Bu Şere Geli’nin işine de yaradı. Peşindekilerden kurtuldu böylece.

Yedi yıl geçti. Köyde herkes kendi hayatını yaşamaya başladı. Savaştan sakat dönen gaziler, şehit kağıdı gelenler, evlenenler, yeni doğanlar, yaz, kış, bahar geldi geçti. Cumhuriyet ilan edildi dediler. Düşmanı İzmir’den denize döktük haberlerine bayram ettiler. Bu arada Şevket unutuldu. Şere Gelin unutuldu. Şere Gelin’in “Şevket Ölmedi, Moskof’a esir, düştü, sağ o, gelecek” demesine de gerek kalmadı.

Ama Şere Gelin haklıydı. Şevket tam da dediği gibi Moskof’ta yedi yıl esir kampında kalmıştı. Çölün sıcağına, Sibirya’nın karına soğuğuna rağmen ölmemişti. Bir gün savaş bitti, iki devlet anlaşma imzaladı, serbestsin, hadi var git memleketine dediler. Ama Şevket yedi uzun yıl sonra memleketine gitmesinin bir anlamı kalmadığına hükmetmiş, dönmemeye karar vermişti.

Açlığın, çıplaklığın, hastalığın yokluğun içinde altı aylık dul bıraktığı Şere’yi düşünmüştü. Köylük yerde hiçbir kadın tek başına hayatta kalamaz, mutlaka bir başkasına varmıştır, demişti kendi kendine. Memlekete dönünce her şey allak bullak olacaktı. O Şere’yi bir başkasına varmış görecek dayanamayacaktı. Bu yüzden buralarda bir yerde kalırım, bir iş tutar eğleşirim demişti. Birkaç zaman sonra gâvurun memleketinde ne yapayım, dilini bilmem. Huyu huyuma suyu suyuma benzemez. Madem serbestim bari Erzurum’a kadar gideyim, oraya yerleşirim dedi. Kalktı Erzurum’a geldi. Erzurum’da bir zaman çalıştı. Ama içinden gelen sesi zaptedemedi. Kendi kendine buralarda soğuk, açlık, işsizlik çok fazla biraz daha ileriye gideyim. Afyon Uşak taraflarında bir iş tutarım, çobanlık amelelik neyse bir iş uydururum kendime diyerek tekrar yola düştü. Afyon Uşak derken İzmir’e kadar geldi. İzmir’de bağrında yanan memleket hasretini dindiremeyeceğini anlayınca Manisa, Akhisar, Gördes üzerinden köyün başındaki tepeye kadar geldi.

Tepeden köyünü seyretmeye başladı. Evlerin bacalarını, köyün dışındaki değirmeni saatlerce seyretti. Tamam diyordu buraya kadar. Bak, doyuncaya kadar. Ama köye inme sakın. Kimse seni görmeden sessizce kalkar İzmir’e dönersin. Herkes seni öldü bilmeye devam eder. Bir türlü kalkıp dönüş yoluna düşemedi. Hava kararmaya yüz tutmuştu.

-“Hayrola hemşerim, nerdensin, nerden gelir, nereye gidersin” diyen ses onu içinde yaşadığı sessizlik ve yalnızlıktan çekip çıkardı. Köyün malını otlatan çobanla sohbete başladılar. Çobana, İzmir’e gittiğini, savaş gazisi olduğunu, bir soluklanmak için oturup kaldığını söyledi. Sonra köyün adını sordu. Buralardan bir asker arkadaşı olduğunu, birbirlerini kaybettiklerini anlattı.

-“Kim?” diye sordu çoban. “Adı neydi, kimlerdendi”

-“Şevket”

-“Ha bildim, Şevket dönemedi, şehit kağıdı geldi, rahmetlinin”

-“Kimi kimsesi yok muydu?” Çoban biraz işkillenmeye başlamıştı ama yine de cevaplandırdı.

-“Bir yaşlı bubası vardı, güzün o da rahmetli oldu.”

-“Bir de karısı vardı, Şere’ydi adı galiba o n’oldu?”

Çoban akşamın alaca karanlığında bu soruyu herhangi birisinin soramayacağından emin olarak eğildi yüzüne dikkatlice bakmaya başladı. Tanıdı. Heyecan ve şaşkınlık içinde bağırdı;

-“Ülen, Şevketsin sen, Şevket!”

Sonra tepeden aşağıya köye doğru bütün hızıyla koşmaya ve bağırmaya başladı.

-“Şevket, geldi, Şevket, Ölmemiş, Vallaha ölmemiş, Şere gelin nerdesin, Şere gelini bulun bana, Şere Gelin mücdemi isterim, Şevket geldi, Şevket, aha şurda, tepenin başındaydı”

Şere Gelin, ahıra sokmaya çalıştığı tosunun yularını çekiştirirken duydu çabanın bağırtısını.insan 1

-“Meh, senin olsun” deyip yuları çobanın üstüne atacak kadar mecal gösterebildi.

İstedim ama anlatmadı Hacı Şevket Dayı bu hikayeyi bana. Ben radyodan dinledim. Bir de senden dinledim. Senin halan Şere Hala’nın hikayesini.

Defalarca sormuştum. Sen de defalarca anlatmıştın. Yorulmadan. Bıkmadan. Usanmadan.

Sen de Şere Halanın kan bağından gelen aynı soyluluk vardı da ondan.

Coşkun Yüksel (Hikâye http://www.ahenkdergisi.com adresinden alınmıştır)

O – X – O

BOZULAN FITRAT VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ

Evlenemeyen Kadınların Başvurduğu “SIRADIŞI ÇÖZÜMLER”

Delikanlılar kızlara baktıklarında akıllarına hemen evlilik gelmez. Halbuki, kızların ilk düşündükleri, genellikle evliliktir. Erkekler “eğlenilecek” birini ararken, kızların gözü “evlenilecek” birini bulmaktadır.             Dişilik kadına, erkekteki cinselliğin çok daha ötesinde dürtüler ve duygular hissettirir. Onlar bu duygularla “erkek”ten evliliği, “evlilik”ten hamileliği, doğurmayı, anne olmayı anlar.

Bu içgüdüsel olarak gelişen bir durumdur. Onlardaki cinsiyet fonksiyonları hayatın anlamını birinci derecede etkiler.

Çoğu erkek, hiç evlenmeden, bazı ilişkiler yaşayarak hayatına devam edebilirken, cinselliği meslek edinmiş kadınlar bile, kendisinden çocuk edineceği bir erkeğin arayışı içinde olurlar.

Hamilelik, doğurma, emzirme ve çocuk büyütme gibi ihtiyaçların karşılanmasına vesile olacak birini evlilik tarzında bulamayacağını anlayınca, bir kısmı oturup kanser olmayı ya da aklını kaçırmayı beklemez.

Erkeksi mantıkla bakıldığında anlaşılması pek de kolay olmayacak çarelere yönelebilirler. Bu davranışlarından dolayı da, toplum ve çevre tarafından aceleyle kınanır ve dışlanırlar.

Toplumun meşru göreceği şekilde evlenme imkanı bulamayanlardan bir kısmı dışlanmayı ve kınanmayı da göze alarak sıra dışı yollara tevessül edebilir.

İşte o yollarlardan bazıları;

I. Çocuk doğurmak için bir seferlik ilişkiye girenler

Günübirlik ilişkiye, geçici hevesler için kalkışan erkeklerin çoğunun en çok korktuğu şey, ilişkiye

girdikleri kadının bu ilişkiden hamile kalmasıdır.

Kimi bunu gizleme yoluna giderken, kimileri de erkeğin evliliğe zorlanmasında koz olarak kullanabilir.

Bazıları ise erkeğin haberi olmadan yapacağını yapar. Aynen sanatçı Müjde Ar’ın söylediği gibi;

Haber şöyle;

“Birçok kadın, kariyer sahibi, güçlü ve yakışıklı erkeklerin peşinde koşuyor. İlişki sırasında çaldıkları spermlerle izinsiz çocuk yapıyorlar. Çevremde böyle kadınlar çok… Bugünün kadınları babasız çocuk yapmaktan çekinmiyor’ diyor Müjde Ar. (   ) Akşam Gazetesi, 3.10.2008”

Öyle, kariyer aramak ya da güçlü, yakışıklı birini seçmek gibi bir lüksten mahrum olanların da istediği şey hamileliği yakalamaktır; erkeğin nasıl biri olduğu çok da önemli değil.

II. Erkeğe evlilik dışı ortak olan kadınlar

Birinden hamile kalıp da çocuk doğuracak ve ona tek başına bakacak kadar cesur olmayan kadınlardan bir kısmı için önemli olan gebe kalabileceği ve mümkünse çocuğu sahiplenecek bir erkek bulmaktır.

Evlilik tarzı çokeşliliğe karşı çıkanların üzerinde durmadığı ya da düşünmekten kaçındığı önemli bu husus da budur. Çok istemeseler de bazı kadınları “ikinci” olmaya iten önemli bir sebep de budur.

Seslerini yükseltenlerin hemen hemen tamamı olaya birinci kadının penceresinden bakmakta olduğundan bunu görmeleri zor!.

Herkes kendine göre bir yorum yaparken, gerçek hayatta da insanlar kendilerine göre bir yol buluyor.

60’ın üzerinde biri 18’inde kızı alıyor, o da buna töre baskısı ile boyun eğiyor. Sonra da bu gibi uç örnekler medyada yer alıyor. İnsanların böylece yönlendirmeleri de zihinleri şartlı hale getiriyor. Halbuki “ikinci” olan kadınların büyük çoğunluğu bunu kendileri ister. Evli bir erkeğin kendisine yaklaşmasına izin verir. Hatta kendisi evli erkeğe bile bile yaklaşır.

Böylesi kadınların hepsini “seks düşkünü”, “ahlaksız”, “kötü kadın” olarak düşünmek ve de suçlamak ise herhalde doğru olamaz.

III. Sperm Bankaları’na müracaat ederek hamile kalanlar

“Annelik” ve “babalık” duyguları birbirine denk gibi görünse de, kadın için bu iş psikolojik tatminin ötesinde “kendini gerçekleştirme” olayıdır. Yani kadın olarak var olma ve kadın olarak yaşamanın anlamı.

“Baba” olmanın beden sağlığı ile bağlantısı kadındaki gibi değil. En azından kanser riski derecesinde değil!

“Analık” imkanına erişmenin ise beden sağlığı açısından inkar edilemez ve yeri başka bir şeyle doldurulamaz önemi var. Olay, bazılarının zannettiği ve öne sürdüğü gibi salt “cinsellik” olarak görülemez. Ruh sağlığı için olduğu kadar, hatta ondan çok daha fazla olmak üzere, beden sağlığı için de önemli bir gerekliliktir bu.

Bunun, zamanımızda karşılanmaya başlandığı diğer bir çözüm de “sperm bankaları.”

Çokevliliğin önü kesiliyor, evli bir erkekle birliktelik, ayıp, hatta suç olarak görülüyor ama sperm bankaları da sonuç itibariyle “çokeşlilik” işte!

“İngiltere’de yılda ortalama 4 bin kadının hamile kalmak için bağışlanmış spermler için başvuruda bulunduğu, ancak 2006 yılında sadece 307 erkeğin bağış için kayıt yaptırdığı kaydediliyor. Üreme kliniklerinin, ellerinde uzun süredir bekleyen listeler ve yüksek ücretlerle bağışçı bulmak için mücadele ettikleri belirtiliyor. (STAR gazetesi 12.11.2008)

Amerika’daki 26 sperm bankası artık donörler hakkında daha fazla bilgi veriyor. Çünkü bu yolla dünyaya gelen çocukların gerçek babalarını arama istekleri ailevi ve hukuki sorunlara sebep olmaya başladı.

Sperm bağışı yoluyla yılda 30 ile 50 bin arasında çocuk dünyaya geldiği belirtiliyor. Aynı yaşlarda 30 civarı çocuğun bir babadan dünyaya gelmesi kimi uzmanları korkutuyor.

Bazı uzmanlar bu çocukların birbirleriyle evlenmeleri durumunda genetik hastalıkların çığ gibi artacağını düşünüyor.

“Dünyanın en büyük sperm bankalarından California Cryobank’ın Müdürü Dr. Cappy Rothman, Cryobank tarafından sağlanan spermlerle şimdiye kadar yaklaşık 75 bin çocuğun dünyaya geldiğini belirtiyor.” (   )  Zaman Gazetesi 21.02.2007

“Kadınların babalık davaları açması,

Çocukların babalarını ve kardeşlerini aramaları,

Annelerini sorgulamaları,

Kimlik problemleri,

Kardeşlerin (bilemeyecekleri için) birbiri ile evlenme ve genetik hastalık riskleri,

Bekar kızların ve lezbiyenlerin doğurma ihtiyacı ile sperm bankalarını tercih etmek mecburiyetinde kalmaları.” (  ) Tuğba Gül Küçükkal, Zaman, 21.2.2007

Bir erkeğin, birden fazla kadını döllemesine imkan veren sperm bankaları bu haliyle değil çokeşliliği, harem uygulamasını bile geride bırakacak nitelikte.

Bir kadın herhangi bir erkekten döllenmeyi kabul etmişse neden onun sırf kağıt üstündeki bilgilerine bakarak çocuğuna hamile kalsın ki? Mesele, onunla yatmasına mani olmak mı?

Doğal ve meşru olan yollar kesilince ne abuk sabuk icatlar ortaya çıkıyor.

Şunu hatırlatmak gerekir ki;

“Doğal olana karşı çıkan toplumlar, doğal felaketler hazır olmalıdır!”

O – X – O

HERŞEY (!) OLDUĞU HALDE ANNE VE EVİNİN KADINI OLAMAYANLAR…

KEŞKE YALNIZCA ANNE OLSAYDI

D. Mehmet Doğan

Modernizm ve kadın… Hâlâ yeterince dikkat uyandırmayan bir konu. İnsan soyunun bir yarısı, 20. yüzyılda kesin olarak modernizmle karşı karşıya kaldı. Elbette modernliğin çıkış yeri olan batıda 19. yüzyılda kadın çoktan arenaya sürülmüştü. Modernliğe sonradan katılan ülkeler, erkekler eliyle modernleştirilirken, işin içine kadınların da katılması bir ilerilik vurgusu oldu. Türkiye, bu vurgunun en yüksek seviyede yapıldığı ülkelerden biri idi. “Modern kadın” söylemi, ister istemez geleneğin kadın anlayışını şiddetle eleştirerek yükseldi. Eşlik, annelik, bacılık çöp sepetine atıldı.
müslüman  anne 1Gelenekte kadın eşdi, anneydi, yeri evdi. Evin gerçek sahibi idi, ailenin nâzımı idi. Müşkil duruma düşüldüğünde ilk ona sığınılırdı. İffet, şefkat, merhamet onun değişmez vasfı idi. Kapalı bir dünyada yaşar, dünyayı oradan müşahede ederdi. Oysa modern hayat, sadece erkeklere mahsus değildi. Kadınları modern hayata katmak, onu evinden çıkarmak, daha fazla öğretim görmesinin yolunu açmak, ev işlerini, çocuk yetiştirmeyi bilmese bile iyi tahsilli, teknisyen veya sanatçı olmasını sağlamak. Çalışma hayatının her alanına kadını sokmak. Kariyer basamaklarına tırmandırmak… Varoluşunu bunlarla tanımlamak ve anlamlandırmak.
“Çalışan kadın” miti, “ekonomik özgürlük” kavramı ile birleştirildi. Kapitalizmin esiri olan kadınlar, kazançlarının neredeyse tamamını kadınlara yönelik kapitalist üretime kaptırdıklarını fark edemediler. Fark edemedikleri bir başka şey de kadınlık, eşlik, annelik fonksiyonlarının kaybolduğu idi.
Türkiye, modern öncesi kadını çok sarakaya aldı, tehzil ve tezyif etti, çok eleştirdi. İffetli, müşfik, fedakâr, diğerkâm, merhamet timsali annelerimize, ninelerimize çok haksızlık edildi. Böyle kadınların yetiştirdiği erkek çocuklar, bu eleştirileri yükseltirken, kız çocukları da büyük bir tehalükle modern hayatın kucağına atıldılar. Modern öncesi kadın süratle hayatımızdan çekilirken, alan şimdilerde neredeyse tamamen modern kadınlara kaldı.
Artık hedef seçilecek, tahfif edilecek modern öncesi kadın yok. Modern kadının kadınlık hasletleri ise sadece cinsellik çerçevesinde görülüyor. İnsan soyunun kadın cinsi, eş olma, anne olma gibi tabiî hasletlerinden tamamen tecrit edilerek, kapitalist hayat tarzının bir nesnesi haline getiriliyor.
Elbette kadınlar yine ve çoğunlukla evleniyor. Ayakkabı giydirenFakat bu sefer daha çabuk ve fazla boşanıyor.
Yalnız yaşayan kadın sayısı artıyor. Çocuklar bu yalnızlık içinde heder olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Evlenen kadınların modernlik sıralamasına göre çocukları oluyor. Çok modern kadın kesinlikle çok çocuk sahibi değildir. Olsa olsa tek çocuk!Çocuklu Anne
Bazı meslekler var ki; kadınların bu meslekte tabiî kadın olma hakkı, imkânı yok.
Mesela balerinlik, dansçılık…
Balerin veya dansçı kadın, tercihan evlenmemeli. Böyle bir mesleğe, aykırı yola girmişse, zinhar çocuk sahibi olmamalı. Eğer tek çocuğu varsa, ikincisini yapacağına hayatına kendi eliyle son vermeli…
23 yaşında yüksek öğretim gören bir kız çocuğu, aşırı dozda eroin alarak modern hayatın kurbanı oldu. Bu da modernliğin “töre cinayeti” sayılmalı!
Acılı annesi, “artık keşkelerin bir anlamı kalmadı” diyor… Onun keşkeleri, tek çocuğu olan kızının hayatına daha fazla müdahale etmemekle ilgili.
Bu kadıncağız, çocuğunun hayatına daha fazla müdahaleyi deneyebilirdi. Sonuç belki de biraz farklı olurdu. Anne olarak sorumluluğunu daha fazla yerine getirdiğini düşünerek teselli bulurdu…
Acılı annenin, daha derin düşüncelere dalıp, “Keşke bu mesleği seçmese idim. Zamanında evlenip çoluk çocuğa karışsam, kocamın eşi, evimin annesi olsa idim. Tabiî kadınlığın gerektirdiği bir hayatı sürdürse idim. Tek çocuk sendromuna fırsat vermeden en az üç çocuk annesi olarak 50, 60, 70 veya biraz daha fazla olan ömür mühletimi, sentetik bir hayatın kurbanı olarak geçirmeseydim…” demesini bekleyebilir miyiz?ağlayan
Türkiye’de bu soruları soracak modernlik mağduru kadınlar çıkacak mı?
Muhtemelen çıkacak. Onlardan önce modernlik mağduru çocukların annelerinden tabiî eş ve gerçek anne olmayı istemelerinden daha normal bir şey yok. Yıllar önce Ümit Meriç Hanım’dan dinlemiştim. Kızını büyütürken akademik hayatını da aksatmamaya çalışıyordu. Bu yüzden çocuğu ile yeterince ilgilenemiyordu. Bir gün kızının kendisine “Keşke sadece annem olsaydın” dediğini anlatmıştı…
Kadınlar keşke sadece kadın olsaydı, anne olsaydı. Tabiî fıtrata uygun bir hayat yaşasaydı. Çocuklarını aile ortamında, sağlıklı olarak yetiştirseydi…
Bu taleplerin kadınlardan yükselmesini çok beklemeyeceğimizi sanıyorum.

(bu yazı www.habervaktim.com adresinden alınmıştır)

O – x – O

MARİFETULLAH YOLLARINDAN: ELİF OKUMAK

kahramanlardan birinin diliyle insanın fizik yapısının mükemmelliğini hayran hayran anlatır.

Pekiyi, bize bahşedilen bu mükemmel yapının ruh buutuyla yeterince ilgili miyiz?

“Yüksel ki yerin bu yer değildir. / Dünyaya geliş hüner değildir.”

27Hergün ruhumuzun teneffüsü için yeni yeni pencereler açıyor, iç dünyamızı yeni ufuklarda seyahate çıkarabiliyor muyuz? İç dünyamızda seyahat insanın en önemli ihtiyaçlarından. Bazen bilerek bazen de farkında olmadan bu yolculuklara çıkar, yol arkadaşlarımızın ve uğradığımız menzillerin güzelliğine göre yeni yeni ufuklarla yeni yeni his ve tefekkür demetleriyle geri döneriz. Sohbet meclisleri bu iç yolculuklarımızın en eski olanlarından Allah Rasulü’nün sohbetleriyle yetişen sahabenin insanlık tarihindeki misyonunu düşündüğümüzde sohbet meclislerinin ehemmiyetini anlamış oluruz. Yakın tarihimize kadar önemini koruyan ve fonksiyonunu eda eden sohbet meclisleri, irfan meclisleri, bugün için nostaljik bir öge durumunda. Oysa kitaplarla yapılan yolculuklar hiçbir zaman eskimemekte, kitaplar sadık yol arkadaşları olma fonsiyonerliğini her daim eda etmektedir. Sabır ister, ilgi bekler bizden kitaplar. Hepsinden önemlisi de bazen ebru desenleriyle mazi kokan bazen de geleceği remzeden resimlerle donanmış kapaklarını, büyülü sarı ve beyaz sayfalarını; hâsılı kitaplar, kendilerini sevmemizi bekler…

“İnsan düşüncedir” der bir mütefekkir. Kitap okumak, düşünmeyi geliştirme metotlarından biriyse, kitap okudukça, insan olmanın sarp yolunu adım adım tırmanıyoruz demektir. Öyle bir nefeste, ben on adımda varacak gibi değildir bu yolun zirvesi; belki zirveye tam erme de yoktur bu yolculukta. Bazen okuduğumuzu hazmetmek için durup kısa süre dinlenmemiz de gerekir bu zorlu yolda. Bilgi heybesine özenle yerleştirmezsek, acele eder, toplar, toplar üst üste yığarsak tefekkür demetlerini, ezilebilir çiçeklerimiz. Gül derelim derken ellerimiz, ruhumuz kanamamalı bu yolculukta. Gecelerin karanlığı için nurlar olmalı, ışık olmalı elimizde. Mevlana gibi bir elimiz hakikatler hakikatine ulaşmadan, ruhumuz ve kalbimiz isyanın hakikatine açılmadan; gül deriyoruz derken elimiz zehirli bir dikene değmemeli. En güzel kokan gülü bulmalı bu yolda, onu ayrı bir heybeye koymalı, daha doğrusu göğsümüzün üstüne tutturmalıyız ve sık sık onu koklamalıyız. Ruhumuza şifadır gül kokusu, teri gül kokanın kokusunun sindiği kitaplar rehberimiz olmalı bu çetin yolculukta…

Kitap okuma, bir iç yolculuğu olarak belki kıyamete kadar izini kaybettirmeyecek bir rehber olarak önümüzde duracaktır. Sıkça duyduğumuz bazı vecizelerde vurgulandığı gibi kitaplar, vefalı dostlarımızsa, dostlarımızı, yol arkadaşlarımızı iyi seçmeliyiz. 96_aSadece bilgi edinmek, diğer insanlara göre eşyanın görünen yüzüne daha çok vakıf olmak olmamalı yolculuğumuzun gayesi:

“İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendin bilmezsin / Ya nice okumaktır.”

“Kendini bilen Rabbini bilir” hadisi bilginin, okumanın ilmin de hedefini belirliyor. Bir ömrü kitap okuyarak geçirip, muhteşem sayfalara ve çok beliğ bir üsluba sahip kâinat kitabının müellifini tanımadan, var edilişimizin gayesine ulaşamadan yapılan okumalara ne demeliyiz?

“Okumadan mana ne / Kişi Hakkı bilmektir / Çün okudun bilmezsin / Ha bir kuru emektir.”

Kitaplarla yolculuğa çıkan insan, hayat yolculuğunun gayesini ve kendisini bu yolculuğa çıkaranı tanımazsa, gerçekten bu say ve gayrete “kuru bir emek” denmez mi? Necip Fazıl’ın “İnsanoğlu kendi varından yoksun.” mısraı, okuması kuru bir emekte neticelenen talihsizler için de söylenmiştir diyebiliriz.

O halde kitap okumak bir amaç değil araç olmalı. “Allah’a yaklaşmak için okuyunuz” diyor hüzünlü gurbetteki gözyaşı insan. Yani bilgi ve bu bilginin marifete dönüşmesi okuma yolculuğunun hedefi. Esasen İslâm tarihine ve özellikle İslâmi dönem edebiyatımıza baktığımızda da bilginin marifet boyutunun ön plana çıkarıldığını, Atabetül Hakayık’tan, Kutadgu Bilig’e, Divan-ı Hikmet’ten Nabi’nin Hayriye’sine birçok eserimizde hedefin iyi, faydalı insan, bunun da ötesinde insanı kâmil olduğunu, bilginin başlı başına bir gaye olmadığını görürüz.

Bugün, bizler varlığımızın gayesi olan marifetullah yolunda kitaplardan ne kadar faydalanıyoruz? Arının bal için çıktığı binbir zahmetli yolculuğu gibi okuma yolculuklarına çıkıp kendimizi zorlayarak ilgi alanımız olmayan konularda bile az hikmet için çok himmette bulunabiliyor muyuz? Canlıların yaratılışlarındaki hikmetler üzerine bir eseri bulunan İslâm dünyasının güneşlerinden İmam Gazali: “Astronomi bilmeyen marifetullahta eksik kalır.” demiş. Elbette uzayla ilgili birkaç kitap okumakla astronomide derinleşmiş olmayız; fakat faydalı şeyleri tamamen elde edemesek de onları tamamen terk de edemeyiz. Kitaplarla, tefekkür ufkumuzda açılan farklı bir pencere bizi büyük hakikatlere götürebilir. Astronomi uzmanı olmasak da sadece dünyamıza en yakın yıldızların bize ne kadar uzaklıkta olduğunu öğrenmemiz dahi zihnimizi ve gönlümüzü yeni menzillere ulaştırabilir:

“Yok mudur kuzum sende meçhule karşı bir saygı?

Dipsiz gözlerden ürperiş ötelerden bir kaygı”

Sultanu’ş Şuara böyle derken “Bir Elif tahsil eden münezzehtir ilimden” demiş bir başka mütefekkirimiz… “Elif” okumak için ilimden de ziyade irfan lazım. İrfan Âleminin Sultanı da elif 2ümmiydi de; fakat “Elif”ten okumuştu. Elif, irfanından tatmak için çok okumamız gerekiyor. Hep okumak okumak dedik de haydi hadisenin diğer yüzüne de bakalım: Okumaktan uzak düşsek ya da okumazsak ne olur?

Okumadığımız günlerde, aylarda, yıllarda yolculuğumuz nereye? Ruh hangi yamaçlara seferde?

Müspetle iştigal etmeyen menfilik sahiline yanaşıyor demektir. “İki günü müsavi olan zarardadır” demiyor mu Allah Resûlü!

Kitap okumayanlar ilimden, gerçek irfandan uzak fertler ve toplumlar hergün aynı rüyayı görmeye mahkûmdurlar. Bu rüyanın zamanla kâbusa dönüşmesiyse kuvvetle muhtemeldir. Okumayıp, düşünmeyip kendi aklının zenginliğini beğenenler: “Hücrelerinin genişliğiyle övünen mahkûmlara benzerler.”

Şair: “Yüksel, hünerinle kani olma / İhsan-ı Hüda’ya mani olma” derken bir boyutuyla da yeni okumaları, yeni idrekleri ruhun yeni yükselişlerini kastetmiştir diyebiliriz.

elifEvet, ruhumuzun kanatlarını yukarılara doğru açmak içini bize tanınan çok az bir süremiz var. Vakit geçirmeden “Bir ticaret yapamadım nakd-i ömür oldu heba” demeden kitapların dünyasında yolculuklara çıkmamız hem de sıkça çıkmamız gerekmekte. Bu yolculuğa çıkmayanlara, dünyayı her gün aynı gözlükle seyredenlere ve dünyayı her gün aynı dar adesesinden görenlere şairimiz gibi: “Yüksel (oku) ki yerin bu yer değildir / Dünyaya geliş hüner değildir” beytini hatırlatıyoruz.

(Kaynak: Işığa Gönül Verenler, Taner Ufuk, Rehber Yayınları)

 

 

O  –  x  –  O

 

NEYİ NASIL OKUYALIM!?

Prof. Dr. Faruk BEŞER

1…okuma alışkanlığını edinmelisiniz. Ondan sonrası kolaydır ve kendiliğinden gelir.

İyi okuyan bir insan, ayda en az, ortalama üç yüz sayfalık, üç kitap bitiren insandır.Bir kitap dahi okumayan insanlar, toplumdan geri kalan insanlardır. Çünkü toplum da bir şekilde bilgilenmekte ve bir yere doğru gitmektedir. Böyle iki kitap okuyan da okuyan sayılır ancak istediği alanda sıyrılamaz ve öne geçemez. Bir kitap okuyan, ancak toplumdaki değişimi yakalar ve toplumun parçalarından birisi olur.

1. Buna göre istediği sahada önde, hatta önder olmak isteyen herkes okuma alışkanlığını kazanmak zorundadır. Kimse oturduğu yerde önde ya da önder olmamaktadır. Ve Allah Rasulü Efendimiz (sav): “Bilgi ancak, taallümle olur”, buyurur. “Taallüm”, biteviye bir öğrenme çabasının adıdır. Yani zorlanarak, parça parça, gıdım gıdım öğrenme demektir. Bilgi sabah aç karnına alınan tabletler haline getirilmedikçe de Efendimizin bu beyanı geçerli kalacaktır. Kimse durup dururken, ya da bir keramet eseri, her şeyi bilebileceğini zannetmemelidir. Böyle keramet eseri bilgilendiği sanılan insanlar, ya gerçekte öyle değildirler ve sevenleri onları öyle zannederler, ya da, varsa bu bilgilerini öyle sanıldığı gibi, birden ve kerametle elde etmiş değillerdir. Bilgilenmede bereket olabilir. Bildiğini yaşama bu bereketin en öncelikli sebebidir. Ancak “taallüm” olmadan alim olunmaz. Öncelikle bunu böyle bilmemiz gerekir.

2. Herkesin, her bilgi ve yaş seviyesinin okuması gereken kitaplar farklıdır. İnsanlar kendilerini tanıyan alimlerle konuşup tartışıp, ne okuması gerektiğini belirlemesi lazımdır. Seviyemize göre bizi yoran ve şu anda okumamızın fazla faydası olmayan kitapları okumamalıyız. Bunu da işi bilen insanlarla belirlememiz lazımdır.

3. Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, cafcaflı ve ilmi başlıklarla piyasaya çıkan kitapların yaklaşık onda dokuzu, bu konuyu iyi bilmeyen insanlar tarafından yazılmaktadır. Kuranı Kerim mealleri için dahi aynı şeyi söyleyebiliriz. Bunu böyle söylememiz birilerine hakaret için değildir, tecrübemize dayanarak bir tespitimizi ortaya koymak ve insanlara boşuna keçi boynuzu çiğnetmemek içindir. Bunun böyle olduğunu bilmezsek, okuduğumuz kitaptan bir şey anlayamayınca muhtemelen kendimizi suçlar ve anlamadığımızı sanırız. Oysa durum öyle değildir. En zor zannedeceğiniz konular bile, eğer bilen birisi tarafından anlatılıyorsa çok kolay anlatıldığını ve çok kolay anlaşıldığını göreceksiniz. Bu sebeple kitap seçimi çok ama çok önemlidir.

4. Bizim, okuduğumuz kitaplardan azami ölçüde yararlanabilmemiz için daldan dala atlayarak değil, konu bakımından birbirini izleyen ve tamamlayan bir sıra içerisinde kitap okumamız en akıllıca olandır. Mesela, bilgi felsefesini anlamak istiyorsak, bu konuda ilk başlamamız gereken kitabı ve ondan sonrakileri belirleyip, basit olandan başlayarak daha ağır olana doğru peşpeşe sekiz on kitap okumalıyız. Böylece bir konuda aldığımız bilgilerimiz taze iken diğerlerini de onlara eklemek suretiyle konu hakkında derli toplu bir bilgi sahibi olabiliriz.22

5. Henüz öğrenci isek ve ilmi çalışmalara başlamamışsak, okuduğumuz kitapları fişleme yoluna gitmemeliyiz. Çünkü fişlemeyle uğraşmamız bize zaman kaybettirir ve bizi okumadan bıktırabilir. Ancak kitabı çizmekten de çekinmemeliyiz. Önemli yerlerini çizmeli, kenarlarına bir iki kelimelik kısa notlar almalıyız. Ta ki, o kitapta olduğunu bildiğimiz, ama yerini hatırlayamadığımız önemli bilgilere sonradan çabucak ulaşabilelim. Mümkünse kitabı okuyup bitirdikten sonra, sonuna ya da başına kitap hakkındaki kanaatlerimizi anlatan birkaç cümlelik notlar yazmalıyız. “Bu kitap bir kez daha okunmalı, filan konuda az ve öz bilgiler veriyor, bu kitabı lise seviyesindeki gençler mutlaka okumalı, sosyolojide mastır yapmak isteyen gençler bunu mutlaka okumalı, bir daha okumaya değmez…” gibi.

6.Okuduğumuz ve yazıp çizdiğimiz kitabı özenle korumalıyız, ödünç verirken mutlaka dönmesini sağlayacak şekilde vermeliyiz. Çünkü bizim böyle bir kitaba müracaat etmemizle, hiç okumadığımız bir kitaba müracaat etmemiz aynı değildir.

7. Hiç kimse her şeyi yeniden keşfedip gerekli bütün bilgileri yeniden ve sıfırdan oluşturamaz. Öyleyse okumada seçmeci olmalıyız ve bin yıllardır doğru olduğu kabul edilen, ya da en azından yanlışlanamayan şeyleri doğru kabul ederek okumaya başlamalıyız. Bazılarının dediği gibi, her şeyi oku da doğru olanı alır, yanlış olanı bırakırsın düşüncesi çok yanlış ve bir o kadar da saçmadır. Çünkü doğru ve yanlış yargısını insan, kafasındaki bilgilere göre verir. Öyleyse elde ettiği bilgilerin öncelikle doğru bilgiler olmasına dikkat etmelidir. Bir Müslüman için bin dört yüz küsur yıldır yanlışlanamayan Kuran-ı Kerim’den daha güvenilir bilgiler olamaz. Öyleyse bir Müslüman öncelikle bu kesin bilgilerle kafasını donatması ve adeta ilk formatlamayı onlarla yapması, ondan sonra diğer bilgileri alması gerekir. Ta ki doğruyu yanlışı onlara göre anlayabilsin. Salt akılla düşündüğümüz zaman dahi en kestirme ve en isabetli yol budur. Çünkü bunun alternatifi, doğruluğu tam tespit edilmemiş her türlü bilgiyi alma ve ondan sonra vereceği kararları onlarla vermedir. Böyle bir yolun diğerine göre çok daha riskli olduğu açıktır. Şu haldeKur'an 5 Müslüman bir genç öncelikle Kuranı Kerim ve içindekiler hakkında yeterli bilgiye sahip olmalıdır. Onun canlı hale gelmiş şekli olan sünneti ve Hz. Peygamberi iyi tanımalıdır. Hangi sahada çalışıyor olursa olsun bir Müslüman, Kuranı ve Hz. Peygamber’in hayatını sürekli okumalıdır. Bu konuda yeni yazılan ve orijinalitesi olan her kitabı alıp okumalıdır. Tabir uygunsa, adeta pergelinin bir ayağı burada durmalı, diğer ayağı ise alemi dolaşmalıdır. Yani okumalarının temelini bunlar oluşturmalıdır. Ta ki, her okuduğu kitabı bunlara vurarak değerlendirme şansı yakalayabilsin.

8. Okurken hem bilgilerini düzenli ve sistemli bir şekilde artırmayı, hem de dilini geliştirmeyi hedeflemelidir. Çünkü dil sihirli bir araçtır ve hiç kimse kendi ana dilini çok iyi bilmeden, soyut bir şeyi çok iyi anlayamaz ve çok iyi anlatamaz. Ana dilimizi çok iyi bilmemiz bize aynı zamanda Kuran-ı Kerim’in bir emridir. Bu sebeple Türkçe’yi çok iyi kullanan yazarların eserlerini mutlaka okumalıdır. Ayrıca bilgi dediğimiz şey; insanı, doğayı, bilgiyi, güzeli ve çirkini, fiziği ve meta fiziği olduğu gibi tanımaktan ibarettir. Dikkat edecek olursak, felsefenin konuları da tamamen bunlardır. Öyleyse yine en basitinden, en ağırına doğru bu konuları anlatan düşünce ağırlıklı kitapları okumalı ve bu konular hakkında sahip olmamız gereken temel bilgileri, temel dünya görüşümüzü ve temel kanaatlerimizi edinmeliyiz. Aksi takdirde hiçbir alanda isabetli ve doğru şeyler söyleyemeyiz. Bunlardan felsefe diye korkanlar olursa, İslam’ın bize yüklediği tefekkür, tedebbür, nazar teemmül, istidlal, tezekkür, akletme… görevlerimizi yaparak bu konuları yine de öğrenmeliyiz.fdf042f225fd6873e5aa8a15084896f2

9.Bir yerden başlamalı ve okuyacağı kitapları iyi seçerek okumaya devam etmeli. Okuduklarını birisiyle tartışmalı ve ardından gelecek seçimi ona göre yapmalıdır. (27.11.2004) www.farukbeser.com ‘dan alınmıştır. (Hocamıza Teşekkür ederim, Allah ilim ve ömrünü bereketlendirsin. Emin Atalay)


Oo Oo Oo — oO oO oO

LÜTFUN DA HOŞ KAHRIN DA!


“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.
insan 2
Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.

“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.

“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”
FİNCAN 1
Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

“Henüz değil!”

“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”

“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.

“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”

“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”

Ona “Evet” dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”

“Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”
FİNCAN
Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

Bana zarar vereceğini düşündüm.

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

Teşekkür ederim.”

* * * * * *

Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…

 

“gelenkutum.com”dan Alınmıştır.

000 — x — ooo

“baş”ı açık, e tabii başı ile birlikte,  herhalde bir uyum arzetsin için diğer mahrem yerleri de açık olmakla birlikte, namaz vakti geldiğinde edebiyle örtünen ve namazı hakkıyla kılan hanımlar… Bunları görünce de “bunlar niye böyle imalat hatası gibi..” veya “Allah Allah acaba hangi taraftanlar…” diye yine MECBUREN sorduranlar…Kısaca “Ya olduğu gibi görünmeyen, ya da göründüğü gibi olmayanlar”insan 27

Mutlaka bu tip ucubelerle karşılaşmışsınızdır. İşte tam bunları ifade eden Hüseyin Eren Bey kardeşimin mükemmel yazısını görünce “bu yazıyı bu gariban siteye eklemeliyim” dedim, tabii yine MECBUREN… Yazı karakalem.net isimli müstesna siteden alındı. Vurgular her zaman olduğu gibi tarafımıza ait. En kısa zamanda bu konu ile ilgili nefis bir yazıyı daha dikkatlerinize sunacağım inşaallah. Güzel okumalar dileyerek…

 

Kıyafet kimliği

Hüseyin Eren

KIYAFETLER KİMLİĞİMİZİ ele veren dış yansımalar, davranışlar samimiyeti yansıtan içsel görüntüler… Hüküm şekle göre mi verilir, yoksa özden dökülen edebe göre mi?

Sıcak solunan sokaklar aynı zamanda edebin, tesettürün, inanmışlığın, kimliğin turnasolu; ne kadar samimisin inandığına, çelişkilerden kurtulup aidiyetlerinle sağlam bir kimlik ve o kimliğe yaraşan bir kıyafet ve davranış sergileyebiliyor musun? Sergilenen sulu, samimiyetsiz görüntüler koyu bir taklitçilik içerinde olunduğunu gösteriyor, öyle ki bazı manzaralar yakışıksızlıktan öte çirkin, utanç verici…

Başına örtü takmakla tesettür olunmuyor, bez parçasıyla saçını örtmekle haya kuşanılmış olmuyor; bütün azaları ve davranışlarıyla tesettüre bürünmek, duygularını düşüncelerini imanla terbiye etmek ve dizginlemek, karşı cinsin hislerini uyandırmamak, fitneye sebep olmamak; samimiyet ve sağlam kimliğin elbisesini giyinmek bu olsa gerek…

insan 28

Dünyayı tercih edenler her yaz biraz daha hayâsızlığa yaklaşıyor –tarife gerek yok, sokaklar bunu şahidi– başörtüsü ile ehli iman görüntüsü veren bir kısım tesettürsüzler bunu kötü bir kopya ile taklit etmeleri doğrusu çok üzücü, çok endişe verici, çok rendice edici… Ne oralı ne buralı olamamışlık, imanla imansızlık arasında salınım, dünya ve ahiret arasında sağlam sırat köprüsü kuramamak… Öyle manzaralar gösteriliyor ki utanmaktan öte ızdırap verici, ayıp bile bundan utanıyordur herhalde…insan 29

Evet, muvaffak oldular, başörtüsü diye diye bize de alıştırdılar, tesettürü sadece başını örtmek olarak algılattılar ve öyle uygulattırıyorlar; tesettür ruhu ve bedeni örten ne kadar kuşatıcı bir kavram, başörtüsü kuşa çevrilmiş, içi boşaltılmış değersiz bir kavram… İçi dolmamış şekilcilik, çelişkilerle hayâsızca savruluyor sokaklarda, bazen de içi edeple dolu başı açıkları görüyor şaşırıyoruz; hangisi hangi yolda, hangisinin imana daha yakın?

insan 27

İnanç köklerinin zayıflığı rüzgârın önünde oradan oraya savuruyor; kalpten, kâinatın kalbine uzanan Kur’ani kökler sağlam olsaydı böylesi bir savrulmuşluk olmaz, kimlik kırılmaları yaşanmaz, kavi bir dik duruşla edeple yürünürdü sokaklarda, tam bir tesettürle sıcak zemherilerden kurtulunur, kurtarılırdı gençlik…

Kalpteki zaaf-ı diyanet devam ediyor, imana çalışmak daha bitmedi, köke ve insana yatırım en büyük yatırım olduğu halen geçerliliğini koruyor… insan 26Küfür ile iman, hayâ ile hayâsızlık, sıradanlık ile samimiyet, örtüsüzlükle ile tesettür arasında yakınlık görülüyorsa da aralarındaki derin çukur hiç değişmedi, değişmeyecek, değişen gündemler düşünceler algılayışlar da değiştiremeyecek bu değişmez hakikati; kainatta en büyük hakikat imandır, haya imandandır, dünya ise bir meydan-ı imtihandır, ebedi saadet burada kazanılacaktır.

000 – XXX – ooo

OKUYORUM, O HALDE VARIM!

… kimi zaman da farklı farklı ve ama kesinlikle kabul edilemez sebeplere sarılarak okumayı terkediyoruz. İşte bu meselelere parmak basması ve bu konuyu hakkıyla beyan etmesi açısından zaman zaman yazılarından faydalandığımız SAİT ÇAMLICA hocamızın yukarıdaki başlıklı aynı yazısını sizler için alıntıladık. Vurgular bize ait… Buyrun okumaya ve bu okumayla birlikte inşaallah “durmaksızın okuma” eylemine geçmeye… Çünkü unutmayın; biz “kitap ehli bir ümmetiz” ve bize inen ilk emir “oku” idi… Zaten, kitap kaynaklı bir dinin mensup ve saliklerine de “kitapsızlık” elbette yakışmayacaktır.

28Descartes’in, “Düşünüyorum, o halde varım” sözü üzerine hiç düşündünüz mü? Var olmanın şartının “düşünmek”  olduğunu iddia ediyor. Şayet bu söz doğruysa “düşünmenin şartı ne?” sorusu aklıma takılıyor. Biliyorsa düşünür insan. Bilmiyorsa neyi düşünecek? Bilginin kaynağı kitap olduğuna göre, düşünüyorum o halde varım sözünü, biliyorum o halde varım veya okuyorum o halde varım diye ifade ettiğimiz zaman yanlış bir yorum yapmış olmayız herhalde. Bilgisizlik cehaleti, cehalet düşüncesizliği, düşüncesizlik esareti doğurmaz mı? Cehalet ile esaret arasında dolaylı bir ilişki olduğu kesin. Bireyler içinde toplumlar içinde “cehaletin sonu esarettir.

“Esaret” denilince birçoğunun aklına ayaklarında prangalar vurulmuş köleler geliyor. Beş yüz yıl öncesinde olduğu gibi… O dönemin köleliği ile bu zamanın köleliği arasında şekil itibarıyla çok şey değişti. Artık zincirler ayaklara değil beyinlere vuruluyor. Hiçbir şeye tepki vermeyen hiçbir şeyi sorgulamayan bireyler “modern dünyanın” özgürlük şarkısını söyleyen köleleri oluyor.

Ünlü bir piyanist, çok ünlü ve seçkin insanların bulunduğu bir salonda piyano konseri için sahneye çıkmış. Tam konsere başlamak üzere iken aklına gelen oyunu oynamış. Sadece çalıyor gibi yapıyormuş.  Jest ve mimikleri, el kol hareketleri, kafasını sallamalar… Hepsi hoş ama piyanodan tek bir ses çıkmıyormuş. Sadece parmaklarını piyanonun üzerinde gezdiriyormuş. Yarım saat, bir saat, iki… Piyanist artık yorulmuş ve bırakmış rol yapmayı. Ayağa kalkmış. Kalabalığın karşısına geçmiş ve kalabalığı selamlamış. Salondaki herkesten müthiş bir alkış kopmuş. Tebrikler yağmış.  Sahne arkasına geçince arkadaşı:“Üstat, neden böyle bir şey yaptınız?” diye sormuş. Piyano ustası sakin bir şekilde cevaplamış:“İnsanların ne kadar tepkisiz olabileceğini merak ediyordum. Bunu ölçmek istedim.” Arkadaşı tekrar merakla sormuş:“Peki ölçtünüz mü üstat?” Piyanist yine soğukkanlı bir şekilde:“Evet ölçtüm. Bu kadarını bende beklemiyorum. İnsanların tepkisizliği sınırsızmış.” 3

Bireyler tepkisiz olunca toplum da tepkisiz oluyor. Nokta dergisinin yapmış olduğu bir araştırmayı ilk okuduğumda hem çok hoşuma gitmişti hem de toplumsal tepkisizliğimizin boyutunu görmüştüm. Tiyatro sanatçısı Ezel Akay ve ekibine koyu renk elbiseler ve siyah pardösüler giydirilir. Akay’ın elinde bir megafon çıkarlar İstanbul sokaklarına. Güvercinleriyle ünlü Yeni Cami’nin arkasındaki parka gelirler. İnsanlar parkta oturmuş dinleniyorlar. Akay megafondan sert bir emir verir. “Herkes ayağa kalksın!” Akay’ı ve etrafındaki ekibi görenler hemen ayağa kalkarlar. Burada görev tamamlanmıştır. Eminönü iskelesine gelirler. Yine sert bir emir: “Herkes yere çöksün!” Gemiden inenler, bilet kuyruğunda bekleyenler, simitçiler, işportacılar, emri duyan herkes yere çöker. Sonra Mecidiyeköy’deki stadyumun önüne gelirler. Megafondan yüksek ve sert bir emir: “Ellerinizi kaldırıp duvara yaslanın!” İçeri girmek için sıra bekleyen futbol fanatikleri, simitçiler, bayrak satanlar derhal emre uyarlar. Derken bir fabrikanın önüne gelirler. Mesai saati başlamak üzeredir. Kapı girişine bir masa koyarlar. Masanın üzerine düzmece evraklar, mühürler. Kapıdan girenlere emirler verirler: “Herkes içeri girerken bu kağıda parmak basacak!” Herkes parmak basarak içeri girer. Kimse sormaz bu parmağı niçin bastığını. Beyoğlu’na gelirler. İstiklal caddesinde gezen, vitrin seyreden kalabalığa sert bir emir verirler:             “Herkes sıraya girsin. Arama var!” Emri duyan herkes sıraya girer. Sadece iki kişi itiraz eder. Niçin sıraya sokulduklarını, niçin arama yapıldığını sorgularlar. Sorgulayanlar ise orada bulunan bir çift turist!

Kendinizi saatlerce TV izlemekten kurtarıp, “Okuyorum, o halde varım!” deyin. Ailenizi akşamları TV karşısında saatlerce vakit öldürmekten kurtarıp, “Okuyoruz, o halde varız!” deyin. Çocuklarınıza okuma alışkanlığı kazandırıp, “Okuyorlar, o halde var olacaklar” dedirtin.4,1

Var mısınız?

Okuyor musunuz?

Var mısınız okumaya?

— O — o —O —

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER

ÜÇ GÜNDEN SONRA DUYALAR

Ona çarşıda, sokakta arada bir rastlardım. Yaşlı hali, zayıf vücudu, kambur sırtı; yan yan yürüyüşü; dökülmüş elbiseleri, şişik cepleri dikkatimi çekerdi. Kimdir? Nerden gelmişti? Bu şehrin, bu bölgenin insanına benzemiyordu.
ağır yükSürekli yürürdü. Onu dururken, otururken hiç görmedim. Yaşı seksenin üzerinde gösteriyordu. Ne zaman gördümse, ceketinin kollarıyla burnunu siliyordu. Kışta, soğukta nerede barınıyordu? Ne yiyip içiyordu? Hastalanmıyor muydu? Kimdi bu adam?
Bir gün arkadaşımın dükkanında otururken bir gölge gibi kapıdan içeri süzülüverdi. Titrek ve boğuk bir sesle selam verdi. Sesini o zaman duydum. Bir şeyler söyledi; önce pekiyi anlayamadım; yorgun bir hali vardı. Konuşurken nefes darlığı çekiyordu. Nefesi adeta içine doğru kayıyordu.
Bir şeyler sormak, onunla konuşmak istedim ve yanına yaklaştım. Sorularıma cevap vermedi. Hızla döndü ve dükkândan dışarı çıktı. Arkadaşlar az konuştuğundan söz ettiler. Arada bir dükkâna gelirmiş. Para istemez, verilirse yalnızca bir ekmek parası alır, gerisini kabul etmezmiş.
Son zamanlarda neredeyse her gün çarşıda, pazarda onunla karşılaşır oldum. Her görüşümde yanına yaklaşır ve selam verirdim. Selamımı alırken durur, başını kaldırır, sonra yine başını yere eğer ve öylece yürürdü. Nereye gider? Kime gider? Adresi olmayan için zamanın önemi var mıdır? Gidecek yeriniz yoksa her yol sizi kendinize götürür. Yoksa adını dahi bilmediğim bu adam, hep kendine mi gidiyor?
Ramazan yorgunluğu üzerimde. Halsiz, bitkin bir durumda evimin bulunduğu apartmanın önüne gelmiştim. Tam giriş kapısına yaklaştım ki, o adamı karşımda gördüm. Kamburuyla birlikte başını kaldırarak, yan yan bana bakıyordu. Çok içten bir selam verdim. “Ve aleykümselam ve Rahmetullah….” diye mukabele etti.
–”Amca Hayrola! Bu saatte nereye böyle?”
–”Aşığın yönü sorulmaz!” demez mi?
–”Peki ama” dedim, “iftara on dakika var, iftarı nerede yapacaksın” Oruç tutup tutamadığını soramıyordum.
Yırtık ayakkabısının burnuyla toprağı eşer gibi yaparak;
“Rızkı veren Allah’tır! Verir, verir; rızkımı verir. Ondan şüphem yok” dedi.
Sanki biri vücuduma uyuşturucu bir şey şırınga etmiş gibi, uyuşuyordum. Gözlerim ateşleniyor ve yaşarıyordu. Haline acıyordum. Mütevekkil hali beni çok duygulandırıyordu. İki elim yiyecek poşetleriyle doluydu. Hala neleri eksik aldım düşüncesindeydim. Hayatta ilk defa ellerimdekilerden, hatta ellerimden utanıyordum. O ise, belki de ellerine yiyecek alıp, evine hiç gitmemişti.
–”Haydi” dedim. “Eve çıkıyoruz; iftarı bu akşam birlikte yapacağız.”
–”Gördün mü?” dedi. “Daha bir dakika bile geçmeden, Rabbim imdadıma yetişti!”
Evin ziline bastım, çocuklar kapıyı açtılar. Çocuklarla pamuk dedeyi (bu adı ben taktım) tanıştırdım. Onlarda sevindi.
İftar sofrasına oturduk. Ezan okunmaya başladı.
–”Buyur” dedim.
Sudan bir yudum alarak orucunu açtı. Sonra yavan ekmekten bir parça alarak ağzına götürdü. Önündeki çorbaya kaşık sallayacağını beklerken, bunu yapmadı. Yavan ekmek yemeye devam etti. Müdahale ettim.
–”Hayır! Bana karışma!” dedi. Israr edince de;
–”Evlat! Ben kırk yıldır kuru ekmekten başka bir şey yemedim. Benim hayat orucumu sen mi bozduracaksın?” demez mi? Öylece ona bakakaldım. Sonra gözlerim yemek masasına kaydı. Neler yok ki masada? İlk defa masada çok çeşit yemek olduğu için yerin dibine geçmek istedim. Titrek bir sesle yalvarırcasına sordum:
–”Amca! Ne olur söyler misin, kimsin, nerelisin?”
Dökülmüş dişleriyle yavan ekmeği ağzından geveleye geveleye;
–”Ne yapacaksın kimliğimi? Bir insan işte…” dedi.
Yemek yemeyi bıraktı. Sağ elimi, sol dizine koyup yalvardım:
–”Amca! Ne olur bir şeyler söyle. Sana baktıkça, gönül dünyamın kabardığını hissediyorum. Ne olur himmet et.” Kirpiklerini yumar gibi yaptı. Yüzüne sanki yılların hüznü inmiş gibi, ama mütebbessim bir çehreyle;
–”Peki” dedi. “Sor anlatayım.”
Bir anda nereden başlayacağımı kestiremiyordum. Sadece;
–”Nerelisin?” diyebildim. Sandalyeye kamburunu yasladı:
–”Evlat tam kırk yıldır lâmekân (mekânsız) dolaşıyorum. Aslında ben bir ermeni anne babanın çocuğuyum. Otuzumda Muhammedi aşk içime düştü. Bunu on üç sene saklı tuttum. Fakat sonunda dayanamadım, inancımı açıkladım. Hanımım ve çocuklarım bu durumumu kabullenemediler.” Evde yemek servisimizi yapan on iki yaşındaki kızımı göstererek;
–”Aha, bunun gibiydi kızım, ondan ayrıldığımda… Ondan sonra daha ne haber alabildim onlardan, ne bir izlerine rastladım. Acı aşk çile ister, ızdırap ister; kimseye kırgın değilim….” Susuyordu, yarasını fazla deşmek istemedim ve konuyu değiştirdim.
–”Amca! Bana insanı anlatır mısın? İnsan nedir?”
–”Hııııı” diye bir ses çıkardı ve gülümseyerek “Zor sual” dedi. “Ama söyleyeyim: İnsan ormana benzer. Ormandaki düz ağaçlardan ev yaparsın; eğri ağaçlardan da kayık olur değil mi?”
–”Amca, sen hiç kimseyi dışarıda bırakmadın.”
–”Yaradan onu insan diye yaratmış. Sana sorarım, tuvaletsiz ev olur mu? Tuvalet diye geçme. Varsın bazı insanlar, eğri olsunlar. Onlardan tuvalet yapalım. Bazıları da tuvalet hükmünde bulunsunlar, onlarla da hacetimizi giderelim.”
–”Peki, kadına bakışınız nasıldır?”
–”Kadın mı? Hazreti Adem Hazreti Havva’dan ayrı düşünülebilir mi?”
–”Ama sizin Havva’nız yok.” dedim. Gülümseyerek:
–”Sen ona karışma!”
Sertçe sözlerine devam etti.
–”Hani Hazreti Mevlana diyor ya: “Kadın, akıllı kişilere ve gönül ehline fazlasıyla galip olur. Cahil kişilerde kadına galip gelirler; çünkü onlar pek sert pek kaba kişilerdir. Kaba erkeklerde hayvanlık vasfı üstündür. Sevgi, incelik, acımak insanlık huyudur, insanlık vasfıdır. Öfke ve şehvet ise hayvanlık huyu, hayvanlık sıfatıdır.”
–”Mevlana’yı biliyorsunuz demek ki?”
–”Yer göğü bilmez mi?”
–”Bilir” dedim. Ama bu soruyu sorduğuma utandım. Devam etti;
–”Toprak yağmuru tanımaz mı?”
–”Tanır.”
–”Aşktan suya dönenler, ummanı özlemez mi?”
–”Özler.”
–”O Aziz ne diyor bak: (Mevlana’yı kastediyordu.) Ekmek ile etin aslı, mayası topraktır, çamurdur. Bunları az ye de çamur gibi yeryüzüne yapışıp kalma. Acıkınca köpek oluyorsun; kızgın, geçimsiz, kötü huylu, sert; yanına yaklaşılmaz soysuz bir köpek kesiliyorsun. Fakat doyunca da pis bir leş halini alıyorsun; duygusuz, her şeyden habersiz, sanki elsiz, ayaksız, bir duvar oluyorsun. Bu durumda sen Arslanın yanında nasıl koşabilirsin?” Yine konuyu değiştirdim ve başka bir şey sordum.8551_2
–”Peygamberimizi çok mu seviyorsun?”
Bir insanın yüzünün şekli hiç değişmeden gözlerinden yağmur gibi yaş aktığını ilk defa gördüm.
–”Evlat! Yaramı deşme. .. O aklıma gelince, aklım yerinden gidiyor. Hangi akıl O’nun sevgisi karşısında ayakta durabilir?” Başı dizlerine doğru düştü ve dakikalarca gözyaşı döktü. Bir ara:
–”Allah uzun ömür versin” dedim.
–”Hıh, doldurduk ömrümüzü. Kırk yıl lamekan (mekansız) ve parasız yaşadım. Rabbime şükür olsun, bana dünyanın ağır yükünü yüklemedi. Bir kuş kadar hafifim. Aha bitti seneler. Ömür dediğin kuş gibi uçtu gitti. Hiçbir dünya malının hesabını yapmıyorum. Umulur ki, kısa zamanda sevgilime kavuşayım.”
O akşam onu evde tutamadım. Bütün ısrarlarıma rağmen evden ayrıldı ve karanlığa doğru yürüdü. Aslında “Karanlık” dediğim, benim gördüğümdü. O ise kim bilir hangi “Nur”a doğru adım atıyordu. Ertesi gün ikindi namazında şehrin kenar mahallesindeki caminin musalla taşında bir cenaze vardı. Cemaati azdı. İmama sordum:
–”Kim bu ölü?” diye.
–”Bilmiyorum, bir garip adam” dedi.
Yüzünü açtım. Yüzü o kadar güzel ve mütebbessimdi ki, dün akşamdan çok daha fazla mutlu olduğu yüzünden adeta okunuyordu. musalla taşı 4Yunus ne güzel demiş:
“Bir garip ölmüş diyeler,
Üç gün sonra duyalar,
Soğuk su ile yuğalar,
Söyle garip bencileyin.”

000 — OOO — ooo

fatih-sultan-mehmet

Fatih önce kitapları fethetti sonra İstanbul’u

Bizim nesil içerisinde Fetih Marşını bilmeyen yoktur. Fetih Marşını dinleyerek büyüdük. İstanbul’u nasıl fethettiğimizi, Fatih’in gemileri karadan nasıl yürüttüğünü, Ulubatlı Hasan’ın sancağı burçlara nasıl diktiğini anlattılar bizlere büyüklerimiz. Tüm bunları büyük bir keyifle bize anlatan büyüklerimiz, nasıl bir ecdada ve nasıl bir tarihe sahip olduğumuzu bize öğrettiler. Kökünü bilmeyen köksüzlerden olmamızı istemedikleri için anlattılar bizlere bunları. Allah hepsinden razı olsun.  Bugün bizlerde sözlü veya yazılı olarak gençlere, tarihlerini ve medeniyetlerini unutmamaları gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Fatih Sultan Mehmed’in veya Yavuz Sultan Selim’in ne kadar büyük başarılara imza attıklarını gençlere anlatmamızın gerekliliğine inanıyorum. Ancak bir eksiğimiz var gibi geliyor bana.  Tarihin gelmiş geçmiş en büyük medeniyetini kurmuş bir milletin evlatları olmaktan elbette bende gurur duyuyorum. Büyük medeniyetleri kurmuş toplumların tarihlerini incelediğinizde o toplumun en temel ve en önemli damarlarından birisinin de kitabın oluşturduğu damar olduğunu görürsünüz. Gençlere kitap okuma alışkanlığı kazandırmadan tarih şuuru kazandıramayacağımız gerçeğini aklımızdan çıkartmamamız gerekiyor.

Fatih’in İstanbul’u fethettiği başa sahip olmak! Fatih Sultan Mehmed’in hayatını gençlere anlatırken, sadece çağ açıp çağ kapatan, İstanbul’u fetheden bir Padişah olarak değil, en çok kitap okuyan devlet adamlarından biri olarak tarihe geçtiğinde hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız. Çok zengin bir kütüphaneye sahip olan Sultan Fatih, İstanbul’u fethettiğinde, ilk yaptığı işlerden birisi de büyük kütüphaneler kurmak olmuştur. Şahsi kitaplığından kütüphaneler 2000-3000 kitap bağışlamıştır. “Ne diye hala oyunda oynaştasın. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın  mısralarını doğru anlamak ve anlatmak zorundayız. Gelecek nesilleri kurtarmak istiyorsak, Fatihin yaşından çok başını doğru anlamak ve anlatmak zorundayız. Çünkü boş bir kafa ile Konstantin, İstanbul yapılamaz. Çünkü boş bir kafa ile gemiler dağdan yürütülemez.  Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın! diye devam eder Fetih Marşı. Fatihler doğuracak yaştaki kızlara değil, Fatihler yetiştirecek başa sahip analara ihtiyacımız var. Çünkü boş bir kafayla Fatih doğmaz. Çünkü boş bir kafayla Fatih yetişmez.

* * * * * *  Yavuz Sultan Selim o kadar çok kitap okurmuş ki bazı geceler sabahlara kadar kitap okumaktan gözleri kan çanağına dönermiş. Gündüzleri de zamanının önemli bir kısmını okumaya ayıran Yavuz Sultan Selim, bazen sekiz saate kitap okuduğu olurmuş. Yaz tatilinde tatil yapmaya giden insanlarımız çantalarına neler dolduruyorlar bilmiyorum. Ama Yavuz Sultan Selim Mısır seferine giderken (1516) peşinde üç katır yükü kitap götürdüğünü okumuştum. * * * * * *

“Karanlıkları devirmek ve aydınlık çağın kapılarını açmak için en mükemmel silah kalemdir. Sözle yazıyla kazanılamayacak zafer yoktur. Kalem sahiplerine düşen ilk vazife telaş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcı olmamaktır. Milleti okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Bir kılıcın kazandığı zaferi başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler tarihe mal olur, tarihe, yani ebediyete… diyor Cemil Meriç “Bu Ülke” kitabında.

* * * * *   Tarihi ve ecdadımızı gençlere doğru anlatmak zorundayız. Fatih Sultan Mehmed’e hayran olarak yetiştirdiğiniz çocuğunuza, kitap okuma alışkanlığı kazandıramamışsanız Fatih’i anlamamış ve anlatamamışsınız demektir.  Medeniyetlerin kitaplarla kurulduğunu anlamayan ve anlatamayanlar “Biz Osmanlı torunuyuz diye övünen batı hayranı gençlerin sayısını artırmaktan başka bir şey yapamazlar.* * * * *

 Akşamları Televizyon izlemekten gözleri kızaran anne ve babaların çocuklarının, internet cafelerde gözleri sulanıncaya kadar oyun oynamasına şaşırıyor musunuz?   Ben hiç şaşırmıyorum!

Sait ÇAMLICA Eğitimci – Yazar

IMG_0060

Bir damla edeb

 
   
 

YAZ GELİYOR ya, edebsuz su içimlerle dolaşılıyor yollarda, caddelerde, sokaklarda otobüslerde; elde su şişesi lakayt, laubali, hevai dikilip lıkır lıkır içiliyor… Ne biçimsiz, içimsiz, ne görümsüz bir davranış; edebin buharlaşması, diğer gamlığın uçuşu, ciddiyetsizliğin revacı…

Sıcak mı, susuzluk mu, güzellik için mi, birileri yapıyor ben niye yapmayayım mı yapılan; ben malikim, istediğimi elde ederim acizliği mi sergilenen? Mün’imi hatırlamadan nimete sahiplenmek böylesi edeb fakiri ediyor, acz içinde yuvarlanan cahillik zenginlerini…

Elde var su, su hayatsa ben ona sahibim, hayatın sahibi de benim, onu istediğim gibi kullanırımlı tavırdır edebsuz su içimleri… Edeb, bir içim su değil, hayatı kuşatan settar bir elbise, çirkinlikleri örten helali bir hale, nimeti vereni gösteren şeffaf bir şişedir…

Bir bardak suda edepsizliğe boğulmaktır, yolda yürüyerek sol elle içilen su… Aziz suyun ayaklar altına alınışı, faziletin yerden sürünüşü, asaletin asılışıdır… Ne lezzet var, ne de tat yenilende içilende… Bismillah her hayrın başı, her hayır O’nunla başlamıyorsa edepsizlik sokaklarda sel olur gider böyle…

Kuraklık, kriz, kalbin iman ab-ı hayatından yoksunluğundan, birey, dünya ve dünyalar olarak… Su kaynakları azalıyormuş, tedbir alınması, yatırım yapılması, israf edilmemesi gerekiyormuş; bir damla edepsizlikte boğulmuşlara bunlar çok kuru sözler, çözüm olmayan çaresiz laflar…

Su içmesini bilmeyeni su, susuzlukta boğar – Firavun gibi, Nuh kavmi gibi – ; Mün’im bilinmeden sahiplenen nimet sahibini zelil eder… Ölümü hatırlatmayan ölümsüz sokaklar suyu edepsizlikte boğuyor, sanki Nuh tufanı; dalgalar devasa binaları önüne katmış, vitrinleri markaları, evlerin içine girmiş gözetleme kutuları TV’leri süpürüp götürüyor… İlla edeb, illa edeb; Bismillah deyip Nuh’un gemisine binenlerde…

Sokakta salınarak sallanarak müstehzi içlen su, Titanik misali boğulmak; en elde edilmişliğe sahipken her şeyden yoksun kalmak, okyanusta veya bir bardakta suda helak olmak…

Damarlardaki, dünyadaki ve bir bardaktaki su, kâinatın Rabbi adıyla bakılmaz ve görülmezse, sokaklarda edeb buharlaşması, ahlak yozlaşması yaşanır, yaşadığımız ve her yıl biraz daha belirgin olan tufan gibi, tusunamiler gibi… Titaniğe binmişler bilmiyorlar ki bir müddet sonra boğulacaklar, hatırlatmak lazım; hal diliyle, lisanla… Kim yapacak? Nuh’un gemisine binmişler, suyun Rabbine sığınmışlar, iman ab-ı hayatını içmişler, suyu Aziz kılmış Rabbi adına yapacaklar bunu, yorulduklarında su içerek yine yollarına devam edecekler…

Bir damla da, bir bardak da, bir derya da olsa illa edepli illa edepli su; oturarak, besmele ile önce başkasına ikram ederek; afiyet olsun, şifa olsun.

Bu yazı KARAKALEM.NET’ten alınmıştır. TEŞEKKÜR EDERİM. 18/05/2009
 
Reklamlar

Tavsiye Yazılar” üzerinde 35 yorum

  1. Geri bildirim: BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER / ÜÇ GÜNDEN SONRA DUYALAR « Beklediğiniz Dost!

  2. Sait Çamlıca Hocamızın tespitlerine katılmamak, cahilâne yaşamaya onay vermektir, bir nevi.

    Filhakika, “Modern Dünya Anlayışı”nın en önemli vurgusu olan bireycilik, cehalete ve nihayetinde cesaretsizliğe davetiye çıkarmakta. Zira, “Cemaatte rahmet vardır” anlayışın yerine, neredeyse atasözü mahiyeti alacak “nerde çokluk orda b….luk” gibi bir anlayışın yayılması, modernite anlayışının bir sonucudur.

    Cemaatten ırak olan, bilgiden ırak kalmakta; bilgiden ırak olan da haliyle cesaret sahibi bir şahıs olmaktan, ırak olmakta. Çünkü, kişi ancak bildiği kadarıyla cesurdur.

  3. allah senin içindeki şu şevkin yarısını cümle aleme öncede bana nasip etsin
    turan yazıcı

  4. hocam yazıyı paylaştığınız için Allah razı olsun. İnsan okuma ve okumamanın arasındaki en iyi farkı kendisi üzerinden anlayabilir. bunun saçma bir fikir olduğunu söyleyenler 20 kitap okusunlar ve onlarda görecekler arada ki farkı.

  5. Teşekkür etmeyi unutmuşum. 🙂

    “İnsanlara teşekkür etmesini bilmeyen, Allah’a şükretmesini bilmez (Ebu Davud)” hadisi şerifi mucibince paylaşım için ve şu anda mideme yönelen HOŞMERİM için teşekkürler… 🙂

  6. Geri bildirim: Beklediğiniz Dost!

  7. Geri bildirim: NEYİ NASIL OKUYALIM!? « Beklediğiniz Dost!

  8. Geri bildirim: ELİF OKUMAK « Beklediğiniz Dost!

  9. Geri bildirim: HERŞEY (!) OLDUĞU HALDE ANNE VE EVİNİN KADINI OLAMAYANLAR… « Beklediğiniz Dost!

  10. Geri bildirim: BOZULAN FITRAT VE KADIN ERKEK İLİŞKİLERİ « Beklediğiniz Dost!

  11. Geri bildirim: BOZULAN FITRAT VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ « Beklediğiniz Dost!

    • Hocam mesele o kadar açık işlenmiş ki; bilinen şeyler dahi olsa ehil kişi kaleme alınca olayın boyutu daha iyi anlaşılıyor.

  12. Hocam mesele o kadar açık anlatılmış ki; bilinen şeyler dahi olsa ehil kişinin kaleminden yazılınca daha iyi anlayabiliyoruz.

  13. Geri bildirim: BEKLEMEK « Beklediğiniz Dost!

  14. Gören Gözler Görüyor !

    Aslinda degerli kardeslerim,dünya´da hersey ayin on dördü gibi apacik ortadadir ve gören gözler ve okuyabilen beyinler ve hissedebilen kalpler icin hersey okunabilmektedir.

    Yeterki siz yüce Allah´a iman edin ve tertemiz bir kalp ile ona hicbir cikar gözetmeden baglanin ve ona siginin ve onun sizlerden istedigi sizin kendi hayriniz icin olan Dine baglanin ve ona kulluk edin. Bakin o zaman dünya´da size hicbirsey gizli kaliyormu?

    Yeterki Namazi kilin ve bir müslümanin yerine getirmesi gereken Farz ibadetleri yapin,bakin o zaman dünya´ya nasil
    degisik bir gözle bakmaya basliyorsunuz ve ayni zamanda dopdolu yasiyorsunuz.

    Yüce Allah Kuran´i Kerim´de Fetih Suresi 48:4 -İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, herşeyi hikmetle yapandır. (diye buyuruyor)

    Bu Ayet kisa ve net olarak herseyi anlatmaktadir,Dünya´da yüce Allah´a inanan ve ona baglanan bir insan mutlulugun
    temel anahtarini eline almis oluyor cünkü inanin ne kadar zengin olursaniz olun ne kadar mal mülk,evlat sahibi olursaniz olun yüce Allah´a iman etmemis iseniz o zaman sizin kalbinize güven ve sukunet duygusu inmez cünkü siz size hayati vereni
    tanimiyorsunuz ve ondan gelen nimetlerin farkinda degilsiniz.

    Yüce Allah Bakara Suresi 255. Allah o Allah’tır ki, kendinden başka hiçbir ilah yoktur. O, ezeli ve ebedi hayat ile
    bizatihi diridir. Zat ve kemal sıfatlarıyla yarattıklarının bütün işlerinde hâkim ve kaimdir. Her

    şey onunla kaimdir. O’nu ne bir dalgınlık, ne de bir uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa

    hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında kim şefaat edebilir? O, bütün varlıkların

    önlerindeki ve arkalarındaki gizli ve aşikâr her şeyini bilir. Onlar ise, Allah’ın dilediği

    kadarından başka, O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri

    çevrelemiş, kuşatmıştır. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, O’na zorluk ve ağırlık vermez.

    O, çok yüce, çok büyüktür. (diye buyuruyor)

    Ne diyor Ayetel Kürsi´de “Onlar ise,Allah´in diledigi kadarindan baska ,O´nun ilminden hic bir sey kavrayamazlar.” bu kisaca su demektir

    gercekleri ve dünya´da olup biten olaylari insanlara ögreten ve kavratan yüce Allah´tir. O´nun diledigi kadar ilimden kavrayabilirsiniz cünkü ilimde onundur,siz ancak onun ilminden onun diledigi kadar istifade edebilirsiniz.

    Bugün inanin müslüman dünyasi Kurani Kerim´i yeterince okusalar inanin bana dünya´da en degerli ve mucizevi

    Kitabin kendi ellerinde oldugunu bir anlasalar bakin o zaman müslümanlar dünya´da fakirlik yoksulluk gibi

    kavramlardan nasil uzaklasiyorlar.

    Kurani Kerim insanliga inen bir Rahmettir ve Berekettir yüce Allah tarafindan her insana yazilmis olan bir yüce

    Kitaptir ve inanin bana ilmin anahtaridir,her müslümanin Kurani Kerim okumasi ve diger müminlere okutmasini

    yüce Rabbimiz insallah nasip eder.

    Aslinda gören gözler icin su dünya´da hersey acik bir bicimde cereyan ediyor ve hicbirsey gizli kalmiyor,fakat dedim ya gören gözler icin,okuyabilenler icin hersey apacik bir kitap misali apacik ortada.

    Yeterki siz siz olun ve yüce Allah´a temiz bir kalp ile iman edin ve ona baglanin,bakin o zaman nasil herseyin gizemi ve perdeleri ortadan kalkiyor ve hersey bütün gercekleri ile apacik ortada duruyor.

    Selam ve Dua ile

    Önder Demir

    odemir@gmx.de

  15. SULTANIM BENİM

    Seni anlatmaya hiç sözler yetermi?
    Nur yüzünü görmeye gözler yetermi?
    Sensiz bu diyarda hiç güller bitermi?
    Sen güllerin gülüsün Sultanım Benim.

    Güzel Ahlakın dünyamızı aydınlatır
    Kainat susmaz bak hep seni anlatır
    Beş vakit namaz yüreğimizi parlatır
    Gönüllerin hak sultanı Sultanım Benim.

    Sen Muhammedün Eminsin ve güzelsin
    Sen Hakkın seçtiği son Peygambersin
    Seni bilemeyenler Hakkı nerden bilsin?
    Sen gönüllerin sultanısın Sultanım Benim.

    Mekke´den doğdun bütün dünyamıza
    Hakkın nurunu yaydın gönül deryamıza
    Ne olur lütuf buyur gel birgün rüyamıza
    Gönüllerin hak sultanı Sultanım Benim.

    Doyulurmu hiç senin o güzel Cemaline
    Doyulurmu o saf ve tertemiz haline
    Doyulurmu hiç Muhammedün Emine
    Gönlümün hak sultanı Sultanım Benim.

    Önder Demir

  16. Geri bildirim: EVLİLİKLERİN KURTULMASI İÇİN… « Beklediğiniz Dost!

  17. Geri bildirim: Yeni NESİL TİTANCILAR veya esas ve orjinal ismiyle QUEST NEST (2) « Beklediğiniz Dost!

  18. hocam titan dediniz evet haklısınız dolandırıcı idi.siz avukatsınız değilmi güvenilir avukatsınız sadece doğruları savunursanız aldığınız para helal olur doğruları savunmazsan mazlumu yada haklıyı haksız doğruyu yalnış diye savunan avukatın aldığı para haram olur vede kul hakkı olur değilmi ama ikisininde işi ve mesleği aynı nedir avukatlık.birbirine benzeyen bir sürü meslek var ama biri helal ister helal olur biride aynı işi yapar ama haram yapar. siz budaki işin kolay olduğunumu zannediyorsunuz evet rahat para işin içindeki birine bir sorun rahatmı diye . (Hiç gocunma titancı Suphi Kaymaz kardeş! Senin işin hiç de zor değil. Eğer işin zorluğu/tehlikesi ve hakkında verilen emek ile helalliği doğru orantılı ise burada anmaktan haya duyduğum bazı adi meslekler (!) var ki onlar da çok tehlikeli, zor ve emek istiyor ama yine de haram. Çünkü Allah’ın hukukuna tecavüz sayılıyor. Yine HIRSIZLIK ve onun kardeşi ve daha kibarcası olan DOLANDIRICILIK… o da çok zor, tehlikeli ve gerçekten de hakkını vermek gerekiyorsa emek isteyen bir iş (!) değil mi? Ama haram. Neden? Çünkü sizin yaptığınız gibi insanların haklarına tecavüz ediyor, mallarını çalıyor veya farkettirmeden aşırıyor. Hiç gocunma titancı kardeşim, hiç gocunma… Vakit varken tövbe et ve kurtul. Başkasına çamur atmakla kendi pisliğini saklayamaz, kokunu gideremezsin. Emin Atalay

  19. Geri bildirim: Yeni Nesil Titancılar veya esas ve orjinal İsmiyle QUEST.NET (3) « Beklediğiniz Dost!

  20. Geri bildirim: İSLÂM KOLAYLIK DİNİ (Mİ)DİR?! « Beklediğiniz Dost!

  21. Geri bildirim: “SA’LEBE HADİSİ” HAKKINDA… « Beklediğiniz Dost!

  22. Geri bildirim: ÖMER NASUHİ BİLMEN’DEN İKİ MÜHİM HATIRA « Beklediğiniz Dost!

  23. Sevgili Emin Bey kardeşim

    “ÖMER NASUHİ BİLMEN’DEN İKİ MÜHİM HATIRA
    PEYGAMBER VARİSİ OLMANIN AĞIRLIĞI” yazınız üzerine 2 kelam:

    1. Bir Gayri müslimin kalbini ve hidayetin niyetleyerek, iftara davet etmek, müslmana harammı, mekruh mu? yada ayıplanacak bir şeymi ki ağır bir eleştiri yapıyorsunuz.?

    2. Hz. Peygambeer Necran papazlarını mescidinde ağırlamadımı ?
    Hz Peygamber değilde, eleştiridğiniz insanlar aynı şeyi yapsalardı, Eyüp sultanda papazları ağırlasalar, yedirip içirip konuk etseşer, eyüp camiinde ibadetlerini yapmalarına müsade etseler ne diyecektiniz merak eiyorum.
    Kafirmi, münafıkmı, BOP müslümanımı. H.z Peygamer gayri müslimleremi tebliğ yaptı yoksa müslümanlaramı ?

    3. Yöntemlerini beğenmediğiniz bu insanlar sayısız insanın hidayetine vesile olurken,Siz kaç kefereninin hidayetine vesile oldunuz.
    Evet hocam siz kimsenin adını bile bilmedğiniz kaç yerinde insanın hidayetine vesile oldunuz.

    4. Siz ve sizin gibi gibi düşünenler, O iftar ve benzeri yöntemlerle anne ve babası hırıstiyan olan ve 19 yaşında müslüman olup 3 senede bir camide cuma hutbesi yapacak kaç kişi yetiştirdiniz.

    5) Bu insanlar bu yöntemleri kullanırken, islamın hangi prensibini, hangi farzını, hangi sünnetini çiğnediler,, reddettiler. Hz. İsayı son peygambermi kabul ettiler. Kuranı atıp İncili baş ucunamı koydular.
    HOCAM “İKRA-İKRA-İKRA” edip böyle derseniz cemaatiniz ne der hocam.

  24. Geri bildirim: BEN, FETHULLAH HOCA VEYA EKİBİNE NE DEDİM Kİ? « Beklediğiniz Dost!

  25. Geri bildirim: KÖR MÜSÜNÜZ veya NE KADAR GÖRÜYORSUNUZ? « Beklediğiniz Dost!

  26. KÖR MÜSÜNÜZ veya NE KADAR GÖRÜYORSUNUZ? Kendimize sormamız gereken çok önemli konulardan bir tanesi evet neden okumuyoruz. Biz insanlara bir cimentoyu yada herhangi bir yükü yüklemiş olsak bunu hiç tereddüt etmeden taşır ve taşıyorlarda. Fakat uzak ve yakınan tanıdığımız eş ve dostlarımıza arkadaşlarımıza vesayra ulaşabildiğimiz insanlara kitap okumaya davet ettiğimizde hadi ordan başka işinmi yada işimizmi yok diye tepkiler bile aldığımızı görüyoruz. bunun bence ilk sebebi temelden, tabandan alt yapımız olmadığını düşünüyorum.İnsanın günlük nasıl sabah, öğlen, akşam, düzenli yada düzensiz bir şekilde olsun nasıl yemeden içmeden vazgeçemiyorsa kitap okumamızda öyle olmasını isterdim. bir hadis şerifte ALLAH katında en makbul olan ibadet azda olsa devamlı olanı güzeldir.bizlerde az okumuş olsakta her gün bir kaç sayfa okusak çok faydası olacağına inanıyorum. konuda gecen şahış bir (ama) körün kısası gercekten beni çok duygulandırdı. ve kendi adıma bundan sonra daha çok okumaya gayret etmeye çalışacağım. inşallah rabbim bizleri iyi okumayı okuduğumuzu anlamayı anladığımız hayatımıza tatbik etmeyi onunla amel etmeyi nasip etsin.birde iyi okuduktan sonra idrak şuruyla tebliğ etmeyide nasip etsin Allahu teala amin. Bu sitede bizlere ışık tutan herkezden ALLAH razı olsun.

  27. Geri bildirim: Ettehiyyatu Günleri « Beklediğiniz Dost!

  28. Geri bildirim: Yine ve Yeniden Merhaba « Beklediğiniz Dost!

  29. Geri bildirim: Ayet veya Mucize Görmek İsteyenler İçin: ZEMZEM SUYU « Beklediğiniz Dost!

  30. Geri bildirim: FACEBOOK ÖLDÜRÜR MÜ SÜRÜNDÜRÜR MÜ? « Beklediğiniz Dost!

  31. Geri bildirim: FLÖRT EDİLEN KIZ İLE EVLENİLİR Mİ? « Beklediğiniz Dost!

  32. Geri bildirim: BAŞBAKAN’I PEYGAMBERİMİZE ŞİKÂYET ETMEK! « Beklediğiniz Dost!

  33. Geri bildirim: Beklediğiniz Dost!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s