Okunası Şeyler

KAYBETTİĞİMİZ BASİRET VE FİRASET

Aşağıdaki yazı, Osman Nuri Topbaş’ın Hakka Adanmış Gençlik (Erkam Yayınları) isimli kitaptan alıntılandı. O da Kuşeyri Risale’sinin 1990 Beyrut Baskısı, 238. sayfasından iktibas etmiş.

Olayda Hz. Osman r.a.’ın basiretini görüyoruz. Elbette olay sadece Hz. Osman ile ilgili değil. Yine aynı basireti bizler Hz. Osman gibi nice büyüklerde görüyoruz. Ancak bunun yani bu basiretin, firasetin bulunmasının tek veya en büyük sebebi GÜNAHLARDAN KAÇINMAK, günahlara yaklaşmamak…

Dolayısıyla buradan çıkartacağımız temel ders; “eğer günahlardan kaçınırsak biz de aynı basirete erebiliriz” hükmüdür. Allah-u Alem.

Kaybettiğimiz basirete ve gönül duruluğuna kavuşma temennilerimle dikkatlerinize sunuyorum. 

Enes (ra) kendi rivâyetine göre; bir gün Hz. Osman’a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hz. Osman’ın yanına girer. Onu gören Hz. Osman:

“-Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri var.” der. Buna çok şaşıran Enes (ra):

“-Allâh’ın Rasûlü’nden sonra vahiy mi geliyor?” diye sorar. Hz. Osman (ra) ise:

“-Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir.” buyurur.

 

 

 

 

 

EN İYİ BUĞDAY YARIŞMASI

 

Her yıl yapılan ‘en iyi buğday’ yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:

 

– Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.

 

– Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,

 

– Neden olmasın, dedi çiftçi, Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

 

2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.

 

 

EDEB

 

Dâvud-i Tâî şöyle anlatmıştır:

 

“Yirmi yıl Ebû Hanîfe Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında dikkat ettim, ne yalnızken, ne de yanında birileri varken başı açık olarak oturduğunu ve istirahat maksadıyla ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine:

 

«– Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var?» dedim.

 

Bana:

 

«– Cenâb-ı Hak karşısında edebli olmak daha efdaldir.» dedi.”

 

SÖZÜN ÖZÜ:

 

Sultanın veya yüksek mevkiden bir kimsenin huzûrunda olanlar dışarıda davrandıkları gibi davranamaz ve bulundukları yer ve makama uygun tavırlar sergileyebilmek için gayret gösterirler. Yâni birinin huzûrunda olmak, binbir edebe bürünmek demektir. Ehlullâh da her an Allâh’ın huzûrunda oldukları idrâkiyle yaşadıklarından edebi aslâ terketmezler. Bundan dolayı bu edeb hâli onların bütün hayatlarına şâmildir. Zîrâ onlar her zaman ve mekânda yârin huzurunda olduklarını perdesiz olarak gören ve delilsiz olarak hisseden ârif gönüllerdir. Yâni onlar:

 وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

“Her nerede olursanız olun, o (Allâh) sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)

sırrının âşinâları olarak her anlarını Allâh ile beraberliğin şuurunda yaşarlar.

 

Demek istiyoruz ki; bazıları, kendilerini sadece namazlarda Allâh’ın huzûrunda hisseder ve bu hissediş onları hiç olmazsa namazın erkânı ölçüsünde bir edebe sevk eder. Ehlullâh ise her an bu hissediş içinde olduklarından onların namaz dışındaki hâlleri ve edebleri de aynen namazdaki gibidir. Nitekim böylelerini tebcîl sadedinde:

الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ

(O namaz kılanlar) ki namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23)

Yâni namazlarını ihmâl etmemenin yanında devamlı namaz hâli içinde olurlar, buyurulmuştur. Bu da namazları ihmâl etmemenin yanında, namaz dışında bile devamlı o huzur halini muhafaza etmeyi ifâde eder.

(İmandan İhsana TASAVVUF, Osman Nuri Topbaş, Erkam Yayınları) 

 

 

ALLAH’A GÜVENMEK AMA NASIL?!

BİRGÜN JACK adında bir adam dik bir yamacın kenarından yürüyordu. Farketmeden kenara çok yaklaştığı bir sırada ayağı kaydı ve aşağı yuvarlanmaya başladı. Düşerken kayaların arasından sarkmış bir dalı yakalayıverdi. Korkmuş bir şekilde aşağı baktı, uçurum nerden baksan 1000 mt. derinliğinde vardı. O dalda sonsuza dek asılı duramazdı, yukarı çıkma şansı ise hiç yoktu.

Ve Jack yoldan geçen biri duyar ümidiyle bağırmaya başladı.

‘İmdaat! İmdaaat! Yukarıda kimse var mıı? İmdaaat, yardım edin…’ Saatlerce bağırmasına rağmen kimse onu duymamıştı.

Tam vazgeçmek üzereydi ki bir ses duydu.

‘Jack! Beni duyuyor musun Jack?’

‘Evet, evet, duyuyorum. Burada, aşağıdayım.’

‘Seni görebiliyorum Jack. İyisin ama biraz korktun değil mi?’ ‘Evet, ama.. Sen kimsin, neredesin?’

‘Ben senin Rabbinim Jack. Ben heryerdeyim.’

‘Rabbim!? Yani Allah mı?’

‘Evet Jack’

‘Allah’ım lütfen yardım et. Sana söz veriyorum beni burdan kurtarırsan artık günah işlemeyeceğim. Çok iyi bir insan olacağım ve hayatımın sonuna kadar sana hizmet edeceğim.’

‘Biraz yavaş ol Jack. Önce seni bir çıkaralım sonra bunları konuşuruz. Şimdi iyi dinle, sana yapmanı istediğim şeyi söyleyeceğim.’

‘Allah’ım ne istersen yaparım sadece ne yapmam gerektiğini söyle.’

‘Pekala Jack, dalı bırak gitsin.’

‘Nasıl?’

‘Bırak dalı gitsin dedim Jack. Güven bana. Bırak gitsin.

Uzun bir sessizlik oldu ve Jack tekrar seslendi.

‘İmdaat! İmdaat! Yukarıda başka kimse yok muu?’

 

Kendinizi hiç Jack gibi hissettiniz mi? Her zaman Allah’ın bizden ne beklediğini bilmek isteriz, öğrendiğimizde ise üstesinden gelemeyiz. Genelde bu yol göze çok korkutucu, çok ağır gözükür. Ve biz başka yolları tercih ederiz. O bize ‘Aramıza giren şeyleri bırak gitsin ve hayatın pahasına bile olsa bana güven’ dediğinde oldukça ürkütücü gelir. Ama O’na güvenip teslim olduğumuzda özgürlüğü ve gerçek emniyeti buluruz.

(karakalem.net’den alınmıştır. Teşekkür ederim.)

 

– 0 – 0 – 0 –

 

FARKLI BİR HİDAYET ÖYKÜSÜ

İmanı ibadetle tamamlamak gençlik yıllarıma nasip oldu. Bu eşiği geçişim, gurbetteki eğitimim sırasında kendimle yüzleşmeyle başladı gibime geliyor. Avrupa’da Pazar günleri hıristiyanların ibadet günleridir. Kilise çanlarıyla başlayan bu günde hıristiyanlar, en temiz elbiselerini giyerek ailece kiliselere koşarlar. O gün spor müsabakaları, hatta bazı yerlerde barlar, restoranlar bile kapalıdır. İşte böyle bir ortamda yedi yıl yaşadım ben.

Pazarları dinlenme günümdü. Ama yapacak bir meşgale bulamaz; kendimi, bu haftalık teneffüs süresince yalnızlaş(tırıl)mış hissederdim. Hatta biraz da galiba, hıristiyanlara imrenirdim. Onların o günü ulvî bir atmosfer içinde geçirmelerini kıskanırdım. O zaman sormaya başladım kendime: “Sen nesin?”

Kabahat de ibadet de gizlidir!?

Dinin kişinin kimliğinde temel taşı olmasını kavramıştım çok şükür. Ama ya ben? Evet, ailem daha küçükken bazı sure ve ayetleri ezberletmişti. Hatta “yatmadan önce Allah’a dua etmem” de tembihlenmişti. İyi niyetli ebeveynlerim, şehirli uygarlık içinde büyüttükleri evlatlarını, adeta “Protestanlaştırılmış bir din telâkkisi” içinde “modern” müslüman olarak görmeyi arzuladıklarından olsa gerek, “kabahat de ibadet de gizlidir” zihniyetiyle, Allah’a, gecenin o ıssızlığında el açmamızın uygun düştüğünü belletmişlerdi bana. Din şahsî, belki de mahrem bir olguydu onlara göre…

Üniversite ise sorgulama insiyaki açar insanda. Benim okulum da dünyanın en saygın üniversitesiydi. Kuruluşu XII. yüzyıla inen bir müessese. Akademik hayatın gerçekleştiği bir âlem vardı, bir de günlük yaşantının geçtiği müstakil kolejler… Her biri bir hıristiyan azizin ismini taşıyan bu kolejlerden birinde kalıyordum. Kolejlerin her birinin bünyesinde “chapel” dedikleri kilisecikler bulunuyordu. Bu kiliseler tarihî özellikleriyle hem bir turist uğrağı, hem de öğrencilerin ibadetlerine tahsis edilmiş tapınaklardı.

Tefrişi için ne gerekiyorsa yaparız

Üniversite açıldıktan sonra, kolej yetkilileriyle öğrencilerin tanışma çaylarından birinde, kolejin papazı yanıma geldi: “Siz kimsiniz?” dedi. “Sizinle chapel’de hiç karşılaşmadık.”

Doğrusu endişelenmiştim. Olur ya, papaz efendi; “Bu üniversitede kiliseye devam etmeyenleri dışlarız” derse ne yapardım? Yani onca zorlukla girdiğim üniversiteyi bırakıp, Türkiye’ye mi dönecektim? Papaza biraz da mahcup bir tavırla; “Affedersiniz, ben Türk ve müslümanım…” diyebildim, o kadar… Ürkek halimi gören papaz, derhal özür dilercesine sözü değiştirdi. Ve sudan konulara doğru bir gedik açtı.

Birkaç hafta geçti aradan. Bu kez bir arkadaşım, kolej bahçesinde beni görünce, “Hey, papaz seni çağırıyor” demez mi! ‘Korktuğum başıma geldi’, diye iç geçirdim. Oysaki papaz beni güler yüzle karşıladı. “Otur!” dedi: “Bu ülkede siz müslümansınız. Sizin de ibadet etmeye hakkınız var. O nedenle ben üniversite yetkilileriyle görüştüm. Müslüman öğrencilerin de ibadetlerini aksatmamaları için, bir oda tahsis etmeye karar verdik. Gelin o odayı gezelim. Uygun olup olmadığını söyleyin bize. Uygunsa o zaman tefrişi için ne gerekiyorsa temin ederiz. Tabii, üniversite bütçesinden.”

Şaşırmıştım. O günden itibaren Aziz Rasmus’un odası bir mescide çevrildi. Hem de aynı mahalde bir Türk cemiyetinin temelleri atılarak. Papazın bu jestine karşılık; “Biz müslümanlar namazımızı her yerde, odamızda da kılarız” diyemedim. Hem toplu halde kılınan namazlar için böyle bir mekân bulunmaz bir nimetti.

Taklid-i imandan tahkik-i imana geçmiştim herhalde

Herhangi bir müslüman derneğinin bulunmadığı bu küçük üniversitede, namaz bile kılmak alışkanlığı olmayan benim üzerime kalmıştı, imamlık… Türkiye’den uzaktım. Kime yazıp, ‘bana malzeme gerek’ diyecektim. İmdadıma üniversite kütüphanesi yetişti. Türk-İslam literatürünün, hem de orijinal dillerinde bolluğu, bu üniversitenin şarkiyat fakültesinde ne kadar vukufla öğretildiğini anlamamı sağladı.

İlmihale dalıp, neredeyse bütün derslerimi bıraktım. Üstelik İbrani, İsevi başlangıcıyla… Hepsini taradıktan sonra; “İyi ki müslümanım” dediğimi hatırlıyorum. Taklid-i imandan tahkik-i imana o safhada geçmiştim herhalde. Toparladığım bilgiler ile hem kendi namazlarımı kılıyor, hem de öğleleri üniversitenin müslüman asıllı öğrencilerini, duvarlara yapıştırdığım ilânlarla mescide çağırabiliyordum.

İbadetten utanılmaması gerektiğini o gün öğrendim

O günlerde kolejde ayni süiti paylaştığım arkadaşım temiz bir İngiliz idi. Bir gün ibadet için yatak odama çekilip kapıyı da kilitlemiştim. Bizimki kapıyı vuruyor, bir daha… Dışarı çıkıp sarmaşıklara tutunarak balkona tırmanıyor. Oradan girmek isterken, kolej yetkililerine yakalanıyor. Vaziyeti anlatıyor. Onlar da şüphelenerek, bir yedek anahtarla cümbür cemaat kapıyı açıyorlar ve görüyorlar ki, adam namaz kılıyor.

Binlerce defa özür dilediler. Ama arkadaşım o gün hayli sitem etti bana. “Niye kapıyı kilitledin? Ben seni rahatsız mı edecektim? Kınayacak mıydım? O kadar kalpsiz ve imansız biri miyim ben? Sana bir şey oldu zannedip telaşlandım” dedi.

O gün ibadetten utanılmaması gerektiğini öğrenmiştim.

Noel tatilinde Türkiye’deydim. Aileme kavuşmak çok güzeldi. İlk gün, namazımı aksatmamak için odama çekildim. Hani o eski alışkanlığım var ya, kapıyı da kapamıştım. Bu kez kilitlemedim. Namazım sırasında annem bir şey söylemek için odama girdi. Durakladı, çıktı. Sonra babamla fısır fısır konuştuklarını duydum. Ses etmediler. Sorgulamadılar. Birkaç namaz daha geçti. Annem devamlı kılıp kılmayacağımı sordu. Başımı salladım. Üstünde durmayacaklar sandım.

Nafile namazlarını müjdeledi bana hep

Ertesi gün sanki benimle ciddi bir şey konuşmak ister gibi karşıma dikildiler. Bu kez babam sordu: “Evladım, sakın ola ki, İngiltere’de bu aşırı İslâmcı gruplara falan takılmış olmayasın? Bu değişiklik niye?” Güldüm. Anlatmaya çalıştım onlara. Dinlediler. Ne onay, ne itiraz… Nötr bir ifade ile…

Bir gün sabah namazına kalkmıştım. Gürültülerden anladım ki, onlar da ayaklanmış, odama girmiş, arkamda duruyorlar. Seyrediyorlar beni… Selamlarımı verdim. Seccadeyi katlıyordum ki, babam “dur” dedi. Meraklı gözlerimi onlara çevirince, annemin başındaki başörtüsünü fark ettim. “Biz sana bir şey söylemek istiyoruz.”

Bir anlık sessizlik; “Bize de kılmayı öğretsene..” Annem de, “hem de hemen” dercesine başını sallıyordu.

İşte o günden sonra namazlarını hep kıldılar. Üstelik bunu benden imrendiklerini iftiharla söyleyerek…  Hatta babam zaman zaman yanıma gelip, nafile namazlarının o gün kırklı, ellili, yüzlü rakamlara vardığını müjdeledi bana.

Çocuklarıma, yaşları gelince hiçbir şeyi empoze etmedim. Bu, onların inisiyatifi ile gelişmeliydi. Ancak bizi görüyorlardı.

Bir ikram sunulmuş olmalı oğlum sana

Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamıyorum. Lise yıllarında Ramazan’da teravihe ve bayram namazına gidişimiz dışında belleğim bir şeyi kaydetmemiş. Ergenlik çağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir, dinî meselelerden söz eder, daha doğrusu sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım ona. Sonra, o da babası gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı. Ramazan’a yakın seccade istedi bizden. Kargo ile hemen gönderdik. Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu. Orucunu ise, ortaokuldan itibaren aksatmadan tutmuştu.

Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu. Telaşlı, hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı. Titrediğini hissettim. Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hal. Benimle konuşmak istiyordu: “Baba, ne oldu biliyor musun?”

Eyvah, diye iç geçirdim. (O saatte kötü bir haber alma endişesiyle).

“Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı. Bir anda bir rüzgâr doldu içeri. Odada dolaştıktan sonra adeta bir hortum gibi beni odakladı. İçime girdi sanki. Ve o anda sanki arkamda biriyle birlikte namaz kılmış gibi olduk. Sonra aynı rüzgâr, perdeleri yalayarak, pencereden çıktı, gitti. Bir ağlama tuttu beni. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Vücudumu titreme aldı. Hâlâ o halin içindeyim. Bana ne oldu baba?”

Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek ehil de değiliz ki!.. “Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş olmalı sana…” Bu sözlerimin ne manaya geldiğini anladı mı, kavrayabildi mi, bilmiyorum. Zaten ben de anlayamamıştım ki zuhûrâtı. Ne var ki, ben; evet ben!

Gıpta ettim herhalde oğluma. Bana öyle bir hal nasip olmamıştı. Yani açıkçası onu hem kıskandım, hem de telâffuzu imkânsız bir hoşnutluk içine girdim.

Kızım, sanki Yüce Efendisi’nin huzurundaymışçasına…

Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince… Yaradılışın efsanesi, çeşitliliğin bir nişanesi olarak, sıradışı bir çocuktu o… Ve daha yürüyemeden namazını kıldı yavrum.

Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik eşimle birlikte. Allah dostunun hâne-i saadeti kalabalıktı. Hepsi de “gözyaşı uygarlığı”nın fertleri. Sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı o atmosferde talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin önüne bıraktık. Eller açıldı Yaradan’a… Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözleri şahit olduğu gibi, sanki Yüce Efendisi’nin huzurundaymışçasına, kendi sâfiyeti içinde ilk namazına başladı.

Hayır, bu “halisünasyon” olamazdı. Göz yanılması hiç değildi. Yürekler kabarıp taşacak gibi olmuştu. O anda bebeğime doğru hamle yapıp, yanık bağrıma basmak istedim onu… Ama kıpırdayamıyordum. Bir el kolumu tuttu. Hıçkıran annesiydi bu. O anı el ele paylaşmak istemişti benimle. Gözyaşlarım adeta hicap perdesi oluşturmuş, hakikati gizler bir misyon yüklenmişlerdi. Bu “türbülans” ne kadar sürdü, nasıl ölçeyim. Bir süre sonra Allah dostuna çevrildi gözlerim. Avuçları yüzünü sıvazlarken, ter boncuklarını da silmiş oluyordu. Gözlerini açtığında cemâlden celâle geçişinin bâriz hatları yüzünde şekillenmişti.

“Haydi, geçmiş olsun, artık gidin!” dedi. “Gelmeseniz de olurdu. Gıyabınızda okurduk. Bizde merasim yoktur. Bu iş kalp işidir.” Biz de sessizce kapının yolunu tuttuk. Teşekkür etme nezaketi gösterebildik mi, hatırlamıyorum. Ama bir daha o kapıdan ayrılmadım.

Beş yaşında namaza durmuştu

Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, büyüdü. Okula başladı. İşlerim açıldı. Yeni bir sitede ev almak istedik. Seçenekler kondu önümüze. Birini beğendik. Biraz ufak ama kaliteliydi. Ödeme planımız ev sahibinin beklentisinin gerisinde kalıyordu. Yeni evin içinde dolaşıyor, hanımla hesap yapıyorduk. Hülyanın maddi bedeli yok ya, geziniyorduk işte… Bir ara kızımızın yokluğunu fark ettik. Acaba kapıyı açıp dışarı mı çıkmıştı? Aman kaybolmasın diye kapıya doğru hamle yaptım. Salona girdiğimde rükûdaydı. Namaz kılıyordu.

Gözlerim beni aldatıyor olmalıydı. Takla mı atacak, oyun mu oynuyor dememe kalmadı. Namazına devam etti. O günlerde beş yaşındaydı. Ve namaza durmuştu. Kıblesi de doğruydu, hareketlerinin insicamı da… Durdum, onu seyrettim. Arkadan emlak danışmanı ve hanım da aynı sahneyi hayretle izlediler. Şaşkınlık sükûnetini ben bozdum.

“Burayı alıyorum!..” demiştim.

O daireyi aldık. Sıkışmadan da ödedik.

Anneme ve babama nasıl öğretmişsem…

Şimdi ben, her gün beş vakit, kızımın o namaz kıldığı yerde ibadetimi yapıyorum. Yine günlerden bir gün, namazımı yeni bitirmiştim ki, anaokuluna giden kızım yanıma geldi. Şöyle bir baktı bana ve dudaklarından, “MİRÂCIN SENİN!” sözleri döküldü.

Önce tam duyamadığımı sandım. Tekrarlattım: “MİRÂCIN SENİN!”

Sonra çocuksu bir ifadeyle uzaklaştı yanımdan. Bir şarkı mırıldanıp, bebekleriyle oyuna daldı.

Belki namaz en ulvî manasıyla, en güzel böyle anlatılabilirdi.

“Bu sözü oğluma, o gece telefon edişinde niye söyleyemedim” diye hayıflandım kendi kendime…

O anda; ilk namazı anne ve babama nasıl ben öğretmişsem, benim çocuklarım da bana bir şeyler öğretiyorlar gibime geldi.

Geriye doğru bakınca sadece ilk namaz hadisesi… “Şahdamarından yakın’ın” esrarını, bir hardal tanesi kadar bile olsa anlamaya başladığımı hissettim.

www.dunyabizim.com isimli siteden alınmıştır. Site yöneticilerine teşekkür ederim.

 

KAYSERİLİ CENAZE İLANI VERİRSE…

 

 

Kayserili’nin eşi ölmüş. Yakınları, bir gazeteye ölüm ilanı vererek, dostlarını haberdar etmesini, aksi halde ayıp olabileceğini söylemişler.

 

Kayseri’li istemeye istemeye gazeteye gitmiş. En ucuzundan standart bir ilan vermek iştemiş.

 

Gazete ilanı şu şekilde:

 

“EŞİMİ KAYBETTİM ÜZGÜNÜM”

 

İlanı alan reklam-ilan sorumlusu, metnin çok kısa olduğunu en kısa metnin 6 kelime olabileceğini ve dolayısıyla 3 kelime daha yazma hakkının olduğunu söylemiş.

 

Kayseri’li “peki fiyat değişiyor mu?” diye sormuş. Gazeteci, en az ilanın 6 kelime olduğunu hatırlatarak, fiyatın değişmeyeceğini ve halâ 3 kelimelik hakkının olduğunu tekrarlamış.

 

Bunun üzerine Kayseri’li “madem böyle bir hakkım var, parası da değişmiyor, bu hakkımı kullanayım” demiş ve aynı ilana 3 kelimelik bir ilan daha yazdırmış:

 

SATILIK TOYOTA VAR!

 

Aşırı Hız

 

Adam trafikte ‘alçaktan uçarak’ giderken polise yakalanır… Kenara çeker arabadan iner:

– Buyrun Memur Bey!

– Beyefendi aşırı hız yaptığınız için sizi durdurmak zorundayım, ehliyetiniz lütfen?

– Ehliyetim yok, son yaptığım kazada ehliyetime el koydular. Memur Bey.

– Peki aracınızın ruhsatını görebilir miyim?

– Araba benim değil Memur Bey çaldım ben bu arabayı.

– Anlamadım nasıl yani, siz bu arabayı çaldınız, öyle mi???

– Evet Memur Bey, aa durun bi dakka torpido gözünde ruhsat olucaktı, silahımı oraya koyarken ruhsat gibi bişi gördüm galiba….

Polis iyice şaşırır:

– Torpido gözünde silah mı var?!?!?!!?!?!?

– Evet Memur Bey, bu arabanın sahibi kadını vurduktan sonra cesedi bagaja koydum silahı da torpido gözüne koydum…

– Bİ DE BAGAJDA CESET Mİ VAR?!?!?!!?!?!?!?!?!?!

– Evet Memur Bey…

Trafik polisi bunu duyar duymaz amirini arar, arabanın etrafı bir anda polislerle dolar ve adamı sorguya alırlar….

 

Ekipler amiri adamın ehliyetini ister, adam ehliyetini çıkarır ki ehliyet geçerli temiz hiçbir anormallik yok..

 

Bunun üzerine adamın ruhsatını ister, adam çıkartır ruhsatı da verir, ekipler amiri yine bakar ki araba adama ait..

 

Derken adamdan torpido gözünü açmasını ister, adam açınca ortaya çıkar ki orada da silah falan yok…

 

Ekipler amiri bir de bagaja bakmak ister adam bagajı açar orada da ne ceset ne bişi yok..

 

Bunun üzerine ekipler amiri ‘Çok garip’ der…. ‘Sizi durduran memurun anlattığına göre bu arabanın bi kadına ait olduğunu söylemişsiniz, kadını öldürüp cesedi bagaja, silahı da torpido gözüne koymuşsunuz…’

Adam güler:

 

‘İnanamıyorum… O şimdi benim için ‘aşırı hızlı gidiyordu’ da demiştir….’

 

 

O – X – O

 

“KURŞUN KALEM”DEN DERSLER!!!

 kurşun kaleme baktı.
Özel bir kalem gibi görünmüyordu.
– “Fakat daha önce gördüğüm diğer kurşun kalemler ile aynı!”

– “Bu, senin nasıl baktığın ile alakalı. Kurşun Kalemin 5 önemli özelliği vardır, ki sen onlara sıkıca tutunduğunda ömrün huzur içinde geçecektir.”

Birinci özellik:

Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu unutma. Bizim için bu el inandığımız Allah’tır ve her zaman kendi kudretiyle bizi O yönlendirir.

İkinci Özellik:

Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemin ucunu açmam gerekir. bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin. Bu acılar seni daha iyi insan yapar.

Üçüncü özellik:

Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman imkân tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü birşey olmadığını anlamalısın! Aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir.

Dördüncü özellik:
Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil,  içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın.

 

Beşinci özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır.
Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz b
ırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın.

Paulo Coelho

(Yazı www.simge.com.tr den alınmıştır. Teşekkür Ederim.)

 

O – X- O

 

GENELEV VE DUA

 

–          Devlet izin vermiyor mu kardeşim. Kanunen serbest nasılsa… Size ne? Madem öyle siz de çoluk çocuğunuza sahip çıkın!

Diye bir de hava atmış ve ne imama ne de cemaate söyleyecek bir söz bırakmamış.

İmam ve cemaat dönmüşler camilerine başları önlerinde… Düşünmüşler, taşınmışlar, ne yapalım, ne edelim de bu fitnenin, bu ayıbın önüne geçelim, diye.. Araştırmışlar, soruşturmuşlar, sadra şifa, doyurucu bir cevap alamamışlar.

Bakmışlar olacak gibi değil, ortak bir karara varmışlar: Her namazdan sonra tesbih çekilmiyor mu? Tesbihatı müteakip, cemaat imamın önderliğinde ve hep bir ağızdan dua edecekler. Dualarında “Yarabbi, ya bu adamı ıslah et vazgeçsin, ya da belasını ver. Bu rezaleti yapamasın, genelevi açamasın…” diyecekler.


Böylece cemaat dua ede, adam inşaatını yükselte dursun günler geçmiş. Genelevi açacak adamın duadan haberi var ama, “boşver” diyor. Cemaatin hali pek acınacak ve “Yarabbi bir kuvvet ver” diyor. Günler geçerken, genelevin inşaatı bitmiş. Her şey hazır ve tamam. Ertesi günü ilgili erkân gelecek ve kurdela kesilip genelev hizmete (!) açılacak. Cami cemaati artık bir gönülden dua, bir gönülden dua ki anlatılamaz.

Derken efendim o akşam gece yarısı bir yağmur, bir fırtına, bir şimşek derken, genelevin üzerine yıldırım düşmüş ve genelev bir daha düzelemeyecek hale gelmiş (elhamdülillah).

Durum böyle olunca genelev sahibi, cami imamı ve cemaatini mahkemeye vermiş. Mahkeme kurulmuş, celse açılmış. Davacı/müşteki sandalyesinde genelev açacak adam, sanık/şüpheli sandalyesinde ise imam ve cemaat…

Hakim sormuşu davalıya:

–          Anlat bakalım, nedir derdin, niçin şikayetçisin bunlardan?

–          Hakim bey, ben kanunlara dayanarak izin aldım ve genelev inşaatına başladım. Bunlar daha temel başlamadan benim aleyhimde, genelevin aleyhinde dua edip yalvarıyorlardı. Derken işte yıldırım düştü ve genelevimi yıktı, şikayetçiyim. Bunlar  dua ettiği için böyle oldu…

Hakim, imam ve cemaate dönmüş:

–          Ne diyorsunuz? Duydunuz adamı! Dua etmişsiniz adamcağızın genelevi yıkılmış!?

İmam ve cemaat elleri önlerinde gözleri yerlerde süklüm püklüm ve ama bıyık altından da gülerek,

–          Hiç öyle şey mi olur hakim bey?! Bir dua ile bina mı yıkılırmış? Bizim gibi aciz kulların duasıyla yıldırım mı düşermiş? Bunlar dua ile olacak şeyler mi?

Hakim, önce savcıya dönmüş ve sonra ellerini havaya kaldırarak söylenmiş:

–          Ey Allah’ım ben şimdi ne yapayım? Bir tarafta duanın gücüne iman eden genelev sahibi… diğer tarafta ise duaya inanmayan imam ve cemaat!!!

– – – x – O / O – x – – –

ELMALAR

elma Adamın biri bir çocuğa bir elma vermiş. Çocuk çok sevinmiş.

Bir elma daha vermiş. Çocuk daha çok sevinmiş.

Bir elma daha verince çocuk sevinçten deliye dönmüş.

Ve bir elma daha verince, çocuk dört elmayı elinde  zaptedememiş, sonuncusunu düşürmüş yere… Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk.insan 32

Hayat böyledir işte…Hayal etmediğimiz bir saadete eristikten sonra, onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.

“simge.com.tr”den alınmıştır.

0 – O – o


Dizilerdeki sakallılar!

(İşbu yazı Karakalem.net’ten alınmıştır. Vurgular tarafımıza aittir. Emin Atalay4)

SİZ SİZ olun, televizyon dizilerinde arz-ı endâm eden sakallı tiplemeler üzerinden verilen mesajlara teenni ile yaklaşın.

Yapabiliyorsanız, bilinçaltınızı şekillendirmeye mâtuf bu tür telkinlere iyiden iyiye kapatın kendinizi…

Hatta başarabilirseniz bu tür manipülatif yayınları hiç izlemeyin.

‘Muhafazakâr’ televizyon kanalları da –maalesef- söz konusu tehlikenin kapsama alanı dışında değil…

Aslında yeni (yoksa ‘nevzuhur’ mu demeliydim?) bir müslümanlık algısının yaygınlaşmasının/terviç edilmesinin kaçınılmaz sonuçlarından sadece biri mezkûr diziler…

Ama çok seyredildikleri için tahribat mevzuunda daha müessir olmalarından endişe etmek gerek…

Bir de bu tür dizilerin ehl-i dine hitâb eden kanallarda olması meseleyi daha ehemmiyetli kılıyor.

Âgâh olalım; yaşadığımız çağ, televizyonla din tasavvuru inşâ edilebilen bir çağdır.

Dedim ya; gitgide bağlılarını çoğaltan yeni bir müslümanlık telakkisiyle karşı karşıyayız.

Şimdiye kadar Hak Din’in mesajının taşıyıcılığını yapan ve vahyin sesini soluğunu bizlere kadar sağ sâlim ulaştıran kutlu nesillerin hiç seslendirmediği bir ‘din yorumu’ bu…

Yani türedi, yani nevzuhur, yani konjonktürün esiri…

abu2

Cihadı yok sayan veya en iyi (!) ihtimalle ‘kalemle cihad’a indirgeyen bir savrulmadan söz ediyorum…

Ayrımcılık ve eşitsizliğe itiraz vurgusu üzerinden, mü’minlerin her dâim üstün olduğu hakikatini aşındıran bir zihnî çarpıklıkla yüz yüzeyiz…

‘Birlikte yaşama’, ‘herkesi kabullenme’, ‘semâvî dinler’ gibi ‘esnek’ argümanların yedeğinde, Hak ile bâtıl arasındaki dikey ilişkiyi yataylaştıran bir çözülüş bu…

Bir dizinin zihinleri hipnoz eden sürükleyiciliği içinde bilinçaltımıza zerk edilen mesajın vehâmetini anlamak istiyorsanız, bu dizilerde sık rastladığımız ve adının herhangi bir yerinde ‘cihad’ kelimesi geçen örgütlere bakınız…

Bir de bu örgütlerin içinde yer alan sakallı figürlere…

Ne görüyorsunuz?

Ya diliyle ‘cihad’ deyip durduğu halde uyuşturucudan tutun da cinâyetlerin en pespâyelerine kadar içine girmediği çirkef kalmamış sahtekâr tiplerle karşılaşıyorsunuz…

Ya da dar görüşlü, muhâkeme yeteneğinden yoksun, insanları dinden soğutan hatta nefret ettiren ‘kaba softa, ham yobaz’ karakterlere tanıklık ediyorsunuz…

Tabi bir de itidâli temsil eden (!) hocalar, imamlar var dizilerde…

Çoğu sakalsız, şiddeti kategorik olarak reddeden, İslâm’ı sevgiden ibâret gösteren tipler bunlar…

Ben bu tür programları seyrederek büyüyen nesillerin, şeâire ciddi anlamda mesafeli duran, sakal ve cihad türü imgeleri fundamentalist-marjinal yorumların sembolleri olarak gören fertler olarak yetişeceklerini düşünüyorum.

Ama bir şeyi merak ediyor ve cevabını arıyorum:

Acaba yıllarca Yeşilçam filmlerinde kafamızdan aşağı boca edilen sahtekâr-içkici imam tiplemeleri mi daha tahripkâr bir işlev görüyordu; yoksa bugün içi boşaltılmış ve dünya egemenlerinin itiraz etmeyeceği bir müslümanlık algısını tahkim eden diziler mi daha tehlikeli?

Siz ne dersiniz?

—O—0—O—

36

MÜSLÜMANIN EN ÖNEMLİ VASFI GÜZEL HUYLULUK

Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir

İyilik, güzel huylu olmaktır.

İnsanın iyiliği ahlâklı olmasından anlaşılır.

Hayırlı insan güzel huylu olandır.

Allah’ın bir kimseye verdiği en hayırlı, en değerli şey güzel ahlâktır.

Güzel bir hayat tarzı ve her konuda ölçülü olmak peygamberlerin özelliklerindendir.

Yukarıdaki hikmetli sözleri söyleyen Peygamber Efendimiz, insanlarla iyi geçinmeyi tavsiye etmiştir.

Peygamberimizin Güzel Ahlâkı

Allah Teâlâ bize sevgili Peygamberini tanıtırken;

onun en güzel huylara sahip olduğunu bildirdi.

Onu kendimize örnek almamızı emretti.

Çünkü Peygamber Efendimiz insanların en güzel ahlâklısıydı.

Ve güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğinden, Müslümanlar güzel ahlâkı ondan öğrenecekti.

Resûlullah’a on yıl hizmet eden Enes ibni Mâlik, onun ahlâkını anlatırken;

on yıl boyunca kendisine bir defa bile “öf!” demediğini,

yaptığı bir yanlıştan dolayı “Niye böyle yaptın” diye çıkışmadığını,

yapmadığı bir şey sebebiyle de “Şöyle yapsan olmaz mıydı” diye kendisini azarlamadığını söylerdi.

Güzel huyun kazandırdığı

Peygamber Efendimiz bize şunları da öğretti:

Huyu en iyi olan mümin, imanı en güçlü mümindir.

Kıyamet gününde sevaplar tartılırken, mü’minin terazisinde en ağır gelecek şey güzel ahlâktır.

İnsanı cennete en çok götüren iki şey;

Allah’a karşı gelmekten sakınmak,

ve güzel huydur.

Güzel ahlâk insana neler kazandırır?

Bunu da Sevgili Efendimizden öğrendik.

Güzel huylu bir mü’min, gündüz oruç tutup gece namaz kılan kimselerin derecesine ulaşır.

İyi huylu kimseye cennetin en yüksek yerinde bir köşk verilir.

Allah’ın ve Resûlünün en sevdiği kimseler iyi huylu olanlardır ve onlar kıyamet gününde Resûl-i Ekrem’e en yakın yerde bulunacaklardır.

Yumuşak huyluluk

Peygamber Efendimizin belirttiğine göre:

Allah Teâlâ’nın kulunda bulunmasını istediği ve beğendiği özelliklerden biri yumuşak huyluluktur.

Allah sevdiği kulunu yumuşak huylu yapar.

İnsanlara yumuşak davranmayan kimsede hayır yoktur.

Yumuşak huylu olan kimse her işte kolaylık gösterir. Allah Teâlâ da kullarına kolaylık gösterilmesinden memnun olur.

Nerede kolaylık varsa, orada güzellik vardır. Kolaylığın bulunmadığı herşey çirkindir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in öğrettiği esaslardan biri:

Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak; müjdelemek, ürkütmemektir.

Onun için:

İnsanlara alış verişte kolaylık gösteren,

eli darda olana borcunu ödemesi için süre veren,

hatta alacağının bir kısmını yahut tamamını bağışlayan kimselere Allah Teâlâ da âhirette kolaylık gösterecektir.

Peygamber Efendimiz böyle iyilik severlere “Allah rahmet etsin” diye dua etmiştir.

Güler Yüzlü Olmak

İyi huylu olmanın bir belirtisi insanlara güler yüz göstermektir.

Resûl-i Ekrem Efendimizin buyurduğuna göre;

din kardeşini güler yüzle karşılamak bir iyiliktir; aynı zamanda yoksula sadaka vermiş gibi de sevap kazandırır.

Güler yüzlü olmayı asla kümsememek gerekir.

Güler yüz gibi, tatlı söz de bir sadakadır.

Ve insanı cennete götüren sebeplerden biridir.

Güler yüzle söylenen tatlı söz daha da sevaptır. İnsan, tatlı bir sözle de olsa, kendini cehennemden korumalıdır.

Sahâbîlerin anlattığına göre, Peygamber Efendimiz’den daha çok tebessüm eden biri yoktu. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr ibni Abdullah, kendisini her gördüğünde Resûlullah’ın tebessüm ettiğini söylerdi.

İnsanları hoş görmeli

Allah Teâlâ Peygamber Efendimize, iki şeyden birini seçme yetkisi vermişse, Resûlullah Efendimiz, günah olmadığı takdirde bunlardan en kolayını seçerdi.

Sevgili Peygamberimizin, alış veriş yapanlardan bir isteği vardı:

Eğer müşteri pişman olur, aldığı malı geri vermek isterse veya satıcı pişman olur, sattığı malı geri almak isterse, bu hususlarda kolaylık gösterilmeliydi. Alış verişte kolaylık gösterene Cenâb-ı Hakk’ın kıyamet gününde kolaylık göstereceğini söylerdi.

Efendimiz hayatında kimseyi incitmedi. Savaş hali dışında bir hizmetçiye, bir kadına veya herhangi bir kimseye eliyle vurmadı. Kendisine kötülük edenlerden intikam almadı.

Bir sahâbîsine şunları tavsiye etti:

“Eğer biri sana hakaret eder veya sende bulunduğunu bildiği bir kusur yüzünden seni ayıplarsa, sen onun hakkında bildiğin şeyler sebebiyle onu ayıplama. Onun bu davranışının vebâli kendisine aittir.”

Allah Teâlâ, kulunu bağışlayan kimseden memnun olur ve diğer kulları yanında onun değerini yükseltir.

İnsanlarla iyi geçinmeli

Peygamber Efendimizin buyurduğuna göre; insanlarla iyi geçinmeli ve onlardan gelecek sıkıntıya katlanmalıdır. Böyle bir Müslüman, insanların arasına karışmayan, onların vereceği rahatsızlıklara katlanmayan Müslümandan daha hayırlıdır.

İnsan birini sevmeyebilir; sevmediği kimseyi, yüzüne gülerek idare etmek zorunda kalabilir. Bunu Peygamber Efendimiz de yapardı.

Onun ileri gelen sahâbîlerinden Ebü’d-Derdâ hazretleri, nefret ettikleri nice kimselerin yüzlerine gülmek zorunda kaldıklarını söylerdi.

Peygamber Efendimiz, insanların hatasını yüzlerine vurmazdı. Birinin yanlışını yüzüne söyleyerek onu utandırmak yerine, “İnsanlar neden böyle yapıyorlar?” gibi genel ifadeler kullanırdı.

Herkes birbiriyle görüşmeli, konuşmalı, sohbet etmelidir. Peygamber Efendimiz bunları müminin özellikleri arasında sayardı. İnsanlarla görüşüp konuşmayan, sohbet edip kaynaşmayan kimselerde hayır olmadığını söylerdi.

(Bu yazı Altınoluk Dergisi, 2009 – Nisan, Sayı: 278, Sayfa: 028’den alınmıştır.)

****************************

+++++++++++++++++++++


32

Çocuğun Aklı

ABBASÎ HALİFESİ Harun er-Reşid’i tarihte duymuşsunuzdur. Meşhur halifelerdendir Allah O’na rahmet eyleye… Harun Reşid kadar kendinden hayırla söz ettiren halife (5 büyük ve meşhur halifeyi saymazsak) azdır!

Harun Reşid’in muasırı olan ve devrinin meşhur ve bir o kadar da sözünü sakınmaz, söz üstadı Ebu Nüvas vardır. Ebu Nüvas büyük bir şairdir. Harun Reşid şair Ebu Nüvas’ı sever, fakat sık sık da O’na takılırdı.

Bir keresinde, oğullarından birini bilgi bakımından imtihan etmesini şaire emretti. Ebu Nüvas, çocuğu imtihan etti, sonra halifeye dönüp:

“Durumu çok zayıf, pek birşey bilmiyor” dedi.

Ebu Nüvas’ın bu sözleri Harun er-Reşid’in canını sıktı.

“Sen nasıl olur da benim oğlumu cahillikle suçlarsın” diye sinirlenip, şairin on gün hapse atılmasını emretti.

Ebu Nüvas’ı hapse attılar.

Bu on gün içinde halife oğluna sıkı bir şekilde yeniden ders aldırttı.

On gün sonra şairi makamına çağırtıp oğlunu yine imtihan ettirdi.

“Hâlâ çok zayıf, hâlâ birşey bilmiyor” cevabını alınca, bir on gün daha hapsettirdi.

Aradan bir ay geçmişti. Bu arada çocuğa yeni hocalar tutuldu, yeni dersler aldırtıldı. Şair yeniden makama davet edilip yeniden imtihanla görevlendirildi.

Halifenin oğlunu bir müddet sorguya çeken Ebu Nüvas bu sefer hiçbir şey demeden kalkıp kapıya yönelince, Harun er-Reşid merakla:

“Dur yahu!” dedi. “Birşey demeden nereye gidiyorsun böyle?”

Şair Ebu Nüvas, yürümesine devam ederek şu cevabı verdi:

“Hapishaneye efendimiz, hapishaneye!”

 

 

Okunası Şeyler” üzerinde 8 yorum

  1. Geri bildirim: ELMALAR « Beklediğiniz Dost!

  2. Geri bildirim: Beklediğiniz Dost!

  3. Geri bildirim: “KURŞUN KALEM” DEN DERSLER!!! « Beklediğiniz Dost!

  4. Geri bildirim: AŞIRI HIZ « Beklediğiniz Dost!

  5. Geri bildirim: KAYSERİ’Lİ CENAZE İLANI VERİRSE « Beklediğiniz Dost!

  6. İnsanlar için yaratılmış o kadar nimet o kadar canlı cansız mahlukat varki bizler için verilmiş bunca nimetin değerini bilmemek insanoğlunun gafletinden olsa gerek. Bu fani dünyamızda bizleri o kadar çok meşgul edecek hadiseler varki biz bunların iyilerini, güzellerini, görebilmemiz için rabbimiz bunlara karşıda akıl irade göz kalp tam vucut olarak mükemmel bir şekilde yaratmış olup kıymetini bilmemekteyiz. Bu da gafletten olsa gerek İnsanların çevresinde o kadar kötü şer fenalık peşinden koşan insanlar vardırki gerceği göremezler birde bunun tam aksine o kadar güzel insanlar vardırki bunlarda insanları doğru yolu göstermek için emek sarfederler tebliğini yaparlar hidayeti Allah c.c. bırakırlar. Bizki bu insanların bilgi birikiminden ve ilimlerinden yararlanmak yerine gaflete düşüp tekrar Fani dünya hayatına dalarız bende bunlardan birimiyim diye kendime sorarım. Allahım beni sevgili sadık kulların hatırı için hidayet yolunda daim eyle gafletimden sana sığınırım rabbim. Emin hocamında bu yapmış olduğu hizmetlerden dolayı kendisine şükranları sunar başarılar dilerim…

  7. Geri bildirim: Beklediğiniz Dost!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s