Okuduğum Kitaptan

KAYNAKLARA DÖNME MESELESİ 

     Sevgili dostlar, aşağıda Rasim Özdenören’in “Müslümanca Yaşamak” isimli kitabından alıntıladığım bir yazı var. Yazının gerek başlığı, gerek imlâsına hiç dokunmadım. Sadece vurguların bendenize ait olduğunu özellikle belirteyim.                 

1

            Yazının önemi, “kaynaklara dönelim” çağrılarının halen devam etmesinden kaynaklanmakta. “Kaynaklara dönmeyelim mi?” diyen olacaktır elbette. Tabii ki dönelim. Ama nasıl döneceğiz, kim dönecek, niye döneceğiz, “kaynak”tan kasıt nedir sorularının cevabı Rasim Özdenören’in alttaki yazısında gizli.

                Özdenören, -kanaatimce- çağdaş bir sufi… İslâmın ayet ve hadisle söylenesi hükümlerini o kadar tatlı ve sezdirmeden beyan ediyor ki, vurulup kalıyorsunuz. Kendisinin, okuduğum hemen tüm eser ve yazıları mükemmel. Tam da kana dokunan, tam da cana şifa olanlardan…

          Aşağıdaki yazının dikkatlice okunması ve her bir okurun tekrar tekrar “ben bu yazının neresine düşüyorum” diye kendini sorgulaması, o sorgulayan ve sorgulanan şahsa çok şey kazandıracaktır diye düşünüyorum.

                Yok, siz öyle düşünmüyorsanız eleştirilerinizi beklerim efendim. 2  

KAYNAKLARA DÖNME    

                Kaynaklara dönmemizi teklif edenler, sanıyorlar ki,  kaynaklarla karşılaşınca onu derhal ve hiçbir güçlük çekmeden anlayabilecekler!  Türkçedeki Kuran ve hadis meallerinin bu işe yetebileceğini var sayıyorlar.  İlk kaynak elbette Kuran ve Sünnet’tir.  Fakat bu iki temel kaynağı yorumlayan, anlam veren Ehl-i Sünnet ve Cemaat akidesine bağlı müçtehitlerin ortaya koyduğu eserler de kaynaktır.  Fakat yalnız Kuran’dan ve Sünnet’ten söz açanlar, adeta bu tür serleri kaynak saymama gibi bir anlayış içinde görünüyor.  Kuran’a ve Sünnet’e doğrudan yaklaşmak suretiyle hüküm istihraç etmek istiyorlar.

                Kaynaklara dönelim diye ahkâm kesenler, ilkin, kaynakların neler olduğunu, kaynaklara nasıl yaklaşılacağını, hatta Arapçadan da önce kendi dilini, Türkçeyi, Türkçedeki eserleri öğrenmesi gerektiğini öğrenmelidir.

                Şuna bağlayacağız: bugün “kaynaklara inelim” diye tutturan bazı iyi niyetli, fakat bilgi bakımından yetersiz 3Müslümanlarla karşılaşıyoruz. Kaynaklara inmek için Kuran-ı Kerim’i veya hadisi şerifleri tercümelerinden okuyabilmek yetmez.  Hatta asıllarından okuyabilmek de yetmez.  Lisan, çünkü gerekli, hatta elzem bir şart olmakla beraber yeterli değildir. Bunun yanında, islâm fıkhı üzerinde ciddi bir eğitim ve öğretim de gereklidir. Fıkıh değil yalnız, İslâm tarihini de (özellikle Asr-ı Saadeti) bilmeli. Ayrıca kitaplarda belirtilen bazı “teknik şartları” hiç söz konusu etmiyorum. İçtihat yapıyorum diyen insan bütün bu bilgilerle, bütün bu niteliklerle donanmış olmalıdır. Gerçi, bu kadar bilgiyle, nitelikle donanmış biri de içtihad yapalım diye meydanlara düşmez, diyeceksiniz. Orası öyle. Çünkü bu niteliklere sahip biri, kendisinin içtihadının sorulduğu hemen her hususta, geçmiş Ehl-i Sünnet ve Cemaat müçtehitlerinin görüşünü bildirerek mezelinizi bu yoldan halledecek, hatta belki de yeni bir içtihat yapmasına lüzum kalmayacaktır.

        Bu gün müçtehit olmaya, kaynaklara dönmeye heves edenlerimizin bilmedikleri, asıl, o, vaktiyle yapılmış olan içtihatlardır. Kaynaklara dönmekten murad, Ehl-i Sünnet ve Cemaat imamlarının içtihatlarını, görüşlerini öğrenmek, ona göre amel etmekse, buna zaten kimse bir şey demiyor. Tersine, biz de bunlara amel etmekten bahsediyoruz. Yok, eğer kaynaklara dönmekle, Kuran’dan ve hadislerden biz kendimize göre anlamlar çıkarıp, kendi çıkardığımız anlamlara göre amel edelim denilmek isteniyorsa, bu iddia sahibine ben, ancak, çok cesursun diyebilirim.

                Kaynaklara inmek isteyen kimse ilkin oturup Arapça öğrenir. Kaynakları başkasının çevirmesini beklemez. Velev kaynaklar tercüme edilmiş bile olsa, tercümelerle yetinmez, kaynakların asıllarıyla temasa geçer.  Çünkü kaynağa inelim diyorsun, tercümeye inelim demiyorsun. Çünkü tercümelerde, ola ki, düzeltmen gereken hatalar vardır ve ola ki tercüme hataları yüzünden  “ilmi çalışmaların” beklenmedik sakat, ters istikametlere sapar… Kaynaklara dönme iddiasını taşıyan bazı kimselerde bu tür sakatlıklara rastlanabilmektedir.  Çünkü “mehaz” diye gösterilen eserlerin arasında bir tek orijinal kitap yok, hepsi tercüme. Başkalarının fikirlerine bu kadar kuşkuyla yaklaşan birinin bu tercümelere nasıl olup da güvenebildiği doğrusu şaşılacak bir şey!

 

UMREYE Mİ, TATİLE Mİ?

Hacc dönemi bitti, sırada umre dönemi, umre ziyaretleri var… Yakında kocaman kocaman reklamlar, duyurular başlar. Elbette Müslümanlar ve özellikle de Türkiye’li Müslümanların son yıllarda yoğun bir vaziyette UMRE ZİYARETİ yapmaları ilk bakışta sevindirici… İnşaallah neticeleri de sevindirici olur ve verimli bir eyleme dönüşür. Ancak, kimi samimi müslümanların yandığı halde ulaşamadığı, bununla birlikte isminin önünde “sanatçı” takısı bulunan ve ne olduğu belli olmayan kişilerin/ “müslüman”ların umreye gidip geldikten sonra hayatlarında -en azından bizim gördüğümüz kadarıyla- herhangi bir müsbet değişikliğe sebep olmaması karşısında insan umre’nin nasıl yapıldığı ve/veya niteliği konusunda düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Geçtik “sanatçı müslüman”ları, mahallemizde bulunan, komşu olduğumuz insanların da neredeyse, “tatil” maksadıyla her yıl umreye gittikleri halde, oranın tozunu yutmamış, havasını koklamamış gibi yaşamaları karşısında zaman zaman şaşırdığımız oluyor, sizlerin de olmuştur. Hatta herhalde oraya gidenler, gitmelerinin izini gelince yaşayamadıkları, yansıtamadakları için olsa gerek (veya sanki “ben de gittim, inanmazsan bak” dercesine) Kabe’nin önünde fotoğraf çektirmek için mi gittiler diye hayret ediyoruz.

Anlıyoruz ki, bazı şeylerin özlenmesi gerekiyor. İbadet dahi olsa, bazı şeyler “yapıla yapıla” artık aşınıyor, alışkanlık yapıyor ve özünü kaybediyor. Enflasyon misali yani; ne kadar çoğalırsa değeri o kadar düşüyor, azalıyor! Tabii değeri düşen umre veya hacc değil! Haşa böyle birşey söylemek veya düşünmekten Allah’a sığınırız. Böyle bir anlayışa sebep oluyorsak, O’na tövbe ederiz. Çünkü yine çevremizde, “umreye gittiği için” namaza başlayan, gidişatını düzelten insanları da müşahade etmiyor değiliz. Ancak “oralara gidenlerin” hepsinin böyle olmasını istemek, beklemek de safdillik olmasa gerek diye böyle düşünüyorum, söylüyorum.

Ve ama yapılan ibadet tesir etmiyorsa bunları düşünmeden de edemiyoruz. İşte biz bunları düşünürken Nurettin Yıldız Hoca’nın “Halimizin İzahı” isimli eserinde aşağıda alıntıladığımız yazıyı gördük. Aaaa, hoca da bizim söylediğimizi söylüyor dedik. Dikkatlerinize sunuyor, Allah’ın c.c. yaptığımız ibadetlerin iz ve tesirlerini üzerimizde göstermesini niyaz ediyoruz. Bu vesileyle de “Allah kuluna verdiği nimetini onun üzerinde görmek ister” mealindeki hadis-i şerifi, bir de böyle düşünelim diyorum.

Müslümanlar arasında artan bir yoğunlukla yükselen değerlerden biri de umredir. Bir zaman sonra umrenin bile kura ile gidilebilecek bir yolculuk olacağı söylenebilir.

            Umrenin bir ibadet olarak değeri üzerinde söz söylemek kesinlikle mümkün değildir. Umre için küçük bir hac benzetme si bile yapılabilir.

            Umrenin bir ibadet olarak vermesi gerekenler olduğunu da şüphesizdir. Umrenin, “dindarların gezisi” şeklini alması ise bir tehlike işaretedir. Bu, umrenin maksadı dışına kaydığını göstermektedir. Peygamber aleyhisselam ve ashabının yaptıkları umre sayısını kesin rakamlarla olmasa da izlemek mümkündür. Bugünkü kadar yoğun bir umreden söz edemeyeceğimizi dillendirebiliriz.

            Umrenin bir arınma ibadeti olmaktan çok, İslâm adına üzerimize yüklenmiş bulunan hizmetlerden sıyrılma ve böylece teselli ibadetine dönüşmesi tehlikenin sonuç boyutudur. Orada harcanan paralar kadar, ailece umre yerine “ensar mantıklı” bir iş yapmanın tercih edilmeyişi iyi irdelenmelidir.

            Umre ziyaretleri kadar bir de “Kudüs ve Mescidi Aksa ziyareti” gündeme geldi. Ne zaman ve neden gibi sorular bir kenara atılmamak şartıyla gerek umre ve gerek Kudüs ziyaretlerinin elbette caiz olmaz yönü yoktur. Yapmamız gereken umre midir, Kudüs ziyareti midir? Yoksa yapmamız gerekenleri örtbas etmek için umreye mi sığınıyoruz? Herkesin niyeti Allah’a malum olmakla beraber aklın ve olayların gösterdiği yön bu yön müdür? Gözümüzü yummaya gerek yok, herşey ortadadır.

                Yahya bin Said diyor ki: Ebu Derda, Selman Farisi’ye mektup yazıp dedi ki: “mukaddes mekânlara (Kudus’e) davet ediyorum seni, gel” Selman ona şöyle cevap yazdı: “Toprak kimseyi mukaddes yapmaz. İnsanı ancak ameli mukaddes yapar” (Muvatta, Vasiyet, 8)

(Halimizin İzahı, Nurettin Yıldız, Tahlil Yayınları, İstanbul 2011

TAVSİYE EDİYORUM; BİLHASSA PÜRHASSA!

  Pürhassa  kelimesinin telaffuzu okuyucularıma biraz garip ve biraz da akideli gelecektir. Halbuki hiç de öyle değil. Alıştıktan sonra yemesi gibi kolaydır.

                Pürhassa, bildiğimiz pırasanın resmi adıdır. Eskiden umumiyetle sebzelere, temiz bir Türkçe ile yeşillik denirdi. Aslı Farsçadan gelme sebzevât (sonradan bozularak “zerzevat” olmuştur, E.A.) arzusuna kalmış bir şeydi. O gün müteahhit ne getirmişse yeşilliğiniz de o olurdu. Yalnız mekteplerde tanzim olunan tabelâlara sebzelerin adı yazılırdı.  Meselâ: Pürhassa maa rugan zeyt. Yani zeytinyağlı pırasa demektir. Rivâyete göre, pırasanın bir çok hassaları (özellikleri E.A.) varmış. Baştan aşağı şifa ve hassa ile dolu olduğu için “pürhassa” (çok özellikli, çok özelliği olan) demişler.

                Pırasa, soğan fasilesinden yanı o familyadandır. İlk defa İran yaylalarında görülmüş. Kardeş İranlılarla vaktiyle lüzumsuz ve manasız yere yaptığımız kavgalı dövüşlü günlerde pırasa bizim tarafa göç etmiş ve Kartal taraflarına yerleşmiş. Toprağını çok sevmiş olacak ki, dünyanın en lezzetli ve bilhassa iri pırasası bu güzelim kıyılarda yetişir olmuş.

                Tarihçilerin piri, Herodot’un rivayetince, “uzun soğan” dediği pırasayı Sümerler ve Âsûriler hastaları iyi etmek için efsun vasıtası olarak kullanırlarmış.

                Dini menkıbelere göre, Hazreti İsa’ya gökten inen ilahi sofrada baş yemek kılçıksız beyaz balıkmış. Balığın etrafında garnitür olarak cümle sebzelerden birer miktar bulunduğu halde, yalnız pırasa yokmuş. Bu neden böyle olmuş! Ahçıbaşının acele tarafına mı gelmiş, yoksa havariyyun mu hoşlanmazmış, orasını pek bilemeyeceğim. Bildiğim bir şey varsa, vitaminin icadına kadar doktorlar da pırasayı pek makbul tutmazlardı. Çocuklara verilen ararot gibi faydası yoktur, sadece kursak şişer derlerdi. Sonraları alfabe adedince vitaminler birbiri peşinden sökün etmeye başlayınca iş değişti. Vitaminlerden nasibi boldur, o da kuzeni soğan gibi sinirlere sükûnet verir, diş etlerini ve kemikleri besler, aman yiyin dediler. Biz de kapış kapış yiyoruz. Hele beyaz kısmında iyi hassaları daha çok bulunurmuş. Tevekkeli değil, saraylarda tarihe karışan vüzera ve vükelâ sofralarında, pırasanın yeşil kısmı atılır, sadece beyaz kısmı ikram olunurdu.

(“PÜRHASSA” isimli yazı, Çalar Saat, A. Ragıp Akyavaş, C. 1, Sayfa 436-437, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2010 – Kitabı şahsıma hediye etme lütfunda bulunan Dr. Osman Bey kardeşime hassaten ve tekraren teşekkürlerimi arzederim.)

MÜŞRİKLER NEDEN “DİŞİ”LERE TAPARLAR?

 

Kıymetli dostlar bugün dikkatlerinize büyük müfessir merhum ve inşallah mağfur Elmalı’lı Hamdi Yazır rh.a’in tefsirinden bir ayetin açıklaması (kısaltarak) sunulacak.

Elmalı’lı merhum, maalesef ülkemizde dahi –ilim erbabı hariç- kıymeti henüz bilinmemiş/keşfedilmemiş bir allamedir. Tefsiri mükemmeldir. Üstad, birçok ayetin tefsirini yapmayıp, sadece mealini vermekle geçmiştir. Bu dahi onun, bil-e-mediği konularda, edebinden dolayı ve boş yere kalem oynatmadığının en büyük göstergesidir.

Eserinin kıymeti sadece ve yalnızca ilim erbabı arasında konuşulmakta, tartışılmakta ve ama maalesef bu tartışma ve tanıtımlar halka/halkın seviyesine indirilmemektir. Bugün birçok müfessirin yararlandığı kaynak olan eserden sunacağımız açıklama dahi üstadın mertebe ve ilmini göstermeye kâfi olacaktır zannediyorum. Zira üstad ile aynı dönemde veya ondan önce yazılmış yaklaşık 20 tefsire baktım, hiçbirisinde bu kadar güzel ve isabetli tesbitlere rastlayamadım. Ancak, kendisinden sonra yazılmış birkaç tefsirde üstadın açıklamalarını (bazıları da kaynak göstermeksizin) görebildim.

Son olarak mutlaka üstadın işbu eserinin programlarımıza dahil edilerek okunmasını salık veriyorum. (Üstadın üslub ve beyanına hiçbir şekilde müdahale etmedim. Zaten haddim de değildir. Ancak metin biraz kısa olsun ve ilgisiz konulardan beri olsun için kısaltmalar yaptım. Parantez için noktalar, konunun “atlanan” kısmına işaret eder.)

 

 Nisa Suresi 117. Ayet: “Allah’a ortak koşanlar Allah’ı bırakarak ancak inâs (dişiler)a dua ederler”

(Kâfirler) kancıklara çağırır ve kancıklara taparlar, onların en çok taptıkları, gönül verip yalvardıkları veya adına davet ettikleri tanrıları kancıklar olur. Bunların nazarında ilâh düşüncesi, mabud tasavvuru, her şeyden önce bir kadın hayalidir. Ve bunun içindir ki, putların çoğunluğu dişi şeklinde, dişi ismindedir. Bunlar nefislerinden başka bir fail (yapıcı) görmek istemediklerinden, tanrılarını etkin, hâkim, faal olmak üzere değil, kendilerine itaat etmek mevkiinde bulunacak, isteklerine boyun eğecek dişi unsurlarda alıngan durumlarda ararlar ve bu ruh halinden dolayıdır ki, bir işte kendilerine bir başkan seçecek olsalar, böyle yumuşakları ve acizleri seçerler. (…) Arap müşriklerinin “el-Lat”, “el-Uzzâ”, “menât” gibi kadın isimleriyle isimlenmiş bir çok putları vardı ki, “el-Lât”, “el-Lâh”ın dişisi; “el-Uzzâ”, “el-Aziz”in dişisidir. Ve (…) puta unsa (dişi) derlerdi. Yunanlılar ve diğerleri gibi putperest toplumların putlarının çoğunun da dişi olduğu bilinmektedir. (…) Yani müşrik ruhunun, tanrıdan gayesi kadındır. Onun kanaatince tapınmanın en büyük misali kadına tapmadır (culte de femme), o bütün zevkini, bütün ilhamını kadından almak ister, kadın zevki onun için en büyük lezzet olur. Onun bütün hayallerinin başında bir kadın hayali vardır. Ve bundan dolayı, her oturduğu yerde, her hürmet edeceği mevkide güzel bir kadın resmi arar. Putların ve hele pek çok putların kadın ismiyle isimlendirilmiş olması da kadına tapmanın ruha hâkim olmasından doğmuştur. Putların yerleri buna bir remiz, bir timsal olmaktan ibarettir. Bu şekilde fevkalade veya hayal edilen güzellerin resimleri genelleştirilerek, onların hayalleri karşısında, diğer kadınlar hakir görülür. Ve en çirkin bir kadının, en güzel bir puttan daha kıymetli olması gerekirken, tanrısını kadın kabul eden müşriklerin elinde gerçek kadınlar öyle bir aşağı düşerler ki, hürmet şöyle dursun, en basit insani haklardan bile mahrum edilirler. Davaya bakarsınız kadın herşeydir, tatbikata bakarsınız kadın oyuncakların en düşüğü olmuştur. Bu hal müşriklerin öyle bir sapıklığı ve şeytanların öyle bir aldatmacasıdır ki, herhangi bir şeyi sevecek olsalar, ona mutlaka bir kadın tasavvuru karıştırırlar. Güneşe taparlar, dişi tasavvur ederler. Yıldıza taparlar, dişi tasavvur ederler. Meleklere taparlar, dişi tasavvur ederler ve bu şekilde bütün tapmanın zevkini şehvetlerde toplayıp, hakları, gerçekleri hayallere feda ederek, kadın hayalleri karşısında gerçek kadınları ayaklar altında süründürürler.

(…) Evet, müşrikler Allah’ı bırakırlar da ancak “inas” (dişi)a dua ve ibadet ederler. Veya Allah’ın kudreti altındakilere kadın gibi yalvarırlar ve böyle yapmakla inatçı şeytana dua ve ibadet etmiş olmaktan başka bir şey de yapmış olmazlar. Bunu onlara yaptıran, teşvik eden şeytandır. Onların dişiye tapmaları ya şeytana tapmanın aynı veya başlangıcı veya sonucudur. En yüksek sevgilerini bir Allah’a tahsis etmeyip de kadınlara tahsis etmiş olanlar, şeytana aldanmaktan, şeytana kul olmaktan kurtulamazlar. Nitekim “Kadınlar şeytanın ağlarıdır” denilmiştir. Şeytanlar başka yol ile aldatamadıklarını en çok kadınla aldatırlar. Bu şekilde müşriklerin putlara tapışları da şeytanın emridir. Aynı şekilde bütün hareket ve kuvvetin kaynağı olan Allah’ı bırakıp da O’nun dışındakilere kadın gibi yalvaranlar, kendilerini inatçı bir şeytana teslim etmiş olmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.

            Bendenizin Haşiyesi            : Nitekim bugün de kendilerini çağdaş ve ilerici olarak nitelendiren zavallı bazı insanlar, bu geleneği ve batıl itikadı sürdürmektedirler. Allah-u Alem bu itikadı sürdürenlerden yönetici olanlar “ne yaptıklarının ve sonucunun nereye gittiğinin” çok iyi farkında oldukları ve hatta bunu bile isteye yaptıkları halde, özellikle bunlara uyan gençler ne gittikleri yolu, ne yolun sonunu bilmekte, ne de yaptıklarını niçin yaptıklarını kendilerine hiç sormamaktadırlar. Bu çerçevede bugün de meselâ bir sinema artistine veya şarkıcı kadına kolayca “müzik ilahesi”, “Sanat ilahesi” denilerek onlara dişi ilah yaftası yapıştırılmaktadır.

            Yine bunun yanında, olayların yaratıcı ve sebebinin Allah olduğu duygusunu genç zihinlerde köreltmek isteyen zihniyet, olayların (haşa) müsebbib ve yaratıcısını beyan ve ilan ederken sadece tabiat değil “tabiat ana” demektedirler. Evet her ne kadar “ana”da bir kutsiyet var ise de, neticede yine kadındır ve maalesef bir çok analar, Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayanlar tarafından cinsel obje olarak değerlendirilebilmektedir. 

(HAK DİNİ KUR’AN DİLİ, Elmalı’lı Hamdi Yazır, C.3, Azim Dağıtım, İstanbul)

KÂFİRLER “TUZAK KURUYORUZ” ZANNEDERLER, AMA…

Kıymetli dostlar, zaman zaman ayetlerde okuruz, kâfirlerin mü’minlere tuzaklar kurduklarını, hileler düzenlediklerini… Hemen bunun mukabilinde de Allah’ın kelamı kibarı gelir, “Hayır asıl tuzak kuranlar bizleriz” mealinde… Bizler de haklı ve tabii olarak (mümin olmamız hasebiyle) sevinir ve BİZİM ALLAH’IMIZ VAR diye teselli bulur, gururlanırız. Okumakta olduğum Ali Ünal’ın yazmış olduğu mealde bu konuda güzel bir yoruma rastladım. Sizlerle paylaşayım istedim. Muhabbetle efendim.

Kur’an-ı Kerim’de, bu (Al-i İmran 54.) âyette olduğu gibi daha başka bazı ayetlerde de Allah’ın hile ve tuzağından söz edilir. Bu ayetler, bir açıdan bir mukabele ifade ettiği gibi, bundan daha da öte, mü’minlere karşı girişilen hilelerin, kurulan her tuzağın esasen Allah’ın onu kuranlara karşı kurduğu bir “tuzak” olduğunu beyan içindir. Yoksa bunu sadece Allah’ın hile ve tuzaklara mukabelesi olarak anlamak, Cenab-ı Allah’ı tepkici bir konuma yerleştirme manası ifade edecektir. Söz gelimi, Firavun’un Hz. Musa ve yanındaki mü’minleri yakalamak için ordularıyla onların peşine düşmesi, onun Hz. Musa ve yanındaki müminlere karşı bir tuzağı idi. Oysa Allah (c.c.), onu ordularıyla birlikte denizde boğmayı diliyordu ve dolayısıyla Firavun’un bu teşebbüsü, temelde Allah’ın onu kendi nihaî kaderine doğru bir sevkiydi. Bunun gibi, Mekke müşrikleri Peygamber Efendimiz’i evinde öldürmek için harekete geçtiklerinde aslında Allah, O’na İslâm’ın zaferine giden hicret yolunu açıyordu. Yine, Mekke ordusu, İslâm’ı Medine’de boğmak için harekete geçmişti. Oysa Kur’an-ı Kerim, onlarla Bedir’de karşılaşmaları konusunda mü’minlere hitaben, Eğer onlarla bu şartlarda savaş için randevulaşmış olsaydınız, bu zemin ve şartları böyle ayarlayıp, randevuyu yerine getiremezdiniz. Fakat Allah, takdir buyurmuş olduğu bir işi icra etmek için sizi bu şekilde buluşturdu ki, her şey apaçık cereyan etsin de, helak olan, (batıla uymakla helaki hak ettiğini gösteren) açık bir delile göre helâk olsun; (Hakka tabi olmakla) hayatta kalmayı, ebedî hayat ve kurtuluşu hak eden de açık bir delile göre hak etsin buyurmaktadır (Enfal/42). Şu halde, mü’minlere karşı kurulan tuzaklar, esasen, bizzat Allah’ın o tuzakları kuranlar aleyhindeki iradesini uygulamaya koyması olmaktadır.

(Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, Ali Ünal, Define Yayınları, 2007, İstanbul)

TABİATI YENMEK Mİ, ALLAH’A ŞÜKRETMEK Mİ?

          Roma cahiliyet devrinin varisleri olan bu günkü garplılar, tabii kuvvetleri emri altına almaya “tabiatı yenmek” derler. Bu tâbir ancak, Allah’la (c.c.) ve Allah’a (c.c.) teslim olmuş kâinatın ruhuyla alâkasını kesmiş cahiliyet nazariyesinin ifadesidir. Hâlbuki kalbini Rahman ve Rahim olan Allah’a ve ruhunu Allah’ı daimi surette tesbih eden kâinatın ruhuna bağlayan Müslüman, inanır ki, insanoğlunun, tabiata hakimiyetinin dışında tabiatla başka alâkaları da vardır. Müslüman, bütün kuvvetlerin yaratıcısının Allah (c.c.) olduğuna, bunların hepsini bir sırrı binaen yarattığına ve mukadder hedefe varabilmek için, kuvvetlerin birbiriyle yardımlaşması gerektiğine inanır. Bilir ki, bu kuvvetleri kendisinin hâkimiyetine veren, onun sırlarını keşfedip,  kanunlarına vakıf olmaya muvaffak kılan ancak Allahu Teala’dır. Binaenaleyh insana yakışan, ne zaman tabiat kuvvetlerinden birisini emri altına alırsa Allah’a şükretmektir. Çünkü aslında bu kuvvetleri insanın kendisi emri altına almış değil, Allahü teala onun emrine vermiştir. “Göklerde ve yerde bulunanın hepsini size müsahhar kıldı.” (Casiye 13). Bu hakikâte binaen, tabiat kuvvetlerine karşı olan vehimler insan hissiyatını tesiri altına almayacağı gibi, tabiat kuvvetleri ile insan arasında herhangi bir korku da bulunamaz. Çünkü insan yalnız Allah’a (c.c.) iman ediyor, yalnız Allah’a (c.c.) ibadet ediyor ve yalnız O’ndan yardım diliyor.

          Ve insan, tabiat kuvvetlerinin hepsinin Allahu Teala tarafından yaratıldığını biliyor, onlar hakkında fikir sahibi olup, O’ndan yaratıldığını biliyor, onlar hakkında fikir sahibi olup, O’na yakınlık göstererek esrarını çözüyor. O kuvvetler de insana yardımcı olarak bütün sırlarını açıyorlar. Netice olarak insan, tabiat kuvvetleriyle dostça yaşıyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Uhud Dağı’na bakarak söyledikleri şu veciz söz ne güzeldir: “İşte, şu dağ. O bizi sever, biz de onu severiz.”

          İşte Peygamber efendimizin tabiata karşı taşıdığı sevgi, ülfet ve anlaşma bütün haşmetiyle bu kelimelerde ifade edilmiştir.

(Fi Zilal-il Kur’an, Seyyid Kutup, Hikmet Neşriyat Terc. C. 1, Sayfa 43-44)

O – O – O

SAADET

 Dostlar, aşağıda dikkatinize sunacağım yazı kıymetli Dr. Osman Öner Bey’in hediye ettiği bir kitaptan alıntılandı. Okuyacağınız bir masaldır. Ama bizi ve sizi anlatan bir masal. Mutluluğun ne olduğunu, kime göre ve nasıl olduğunu anlatıyor. Masalda mutlaka kendinizden birşeyler bulacağınızı ve kıssadan hisse alacağınızı umuyorum. Ben aldım, hamdolsun.

Bu arada yazının 1966 yılında yayınlanmış bir köşe yazısı olduğu ve dolayısıyla bazı kelimelerin ağdalı gelebileceği, bununla birlikte yazıya hiçbir şekilde müdahale etmediğimi de hassaten beyan ediyorum.  

                Masal bu ya! Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde vaktin Padişahı hastalanmış. Yatağa mahkum olup aylarca yorgan döşek yatmış. Eridikçe erimiş, kara dertlere bürünmüş. Hekim hoca, ilaç üfürük, ne yaptılarsa kâr etmemiş. Derdine derman bulamamışlar. Günün birinde bir derviş gelmiş:

– Bu derdin bir tek çaresi var, o da, dörtbaşı mamur, mesut birini bulup sırtından gömleğini çıkarıp efendimizin sırtına geçireceksiniz. O mesut adamın saadet iksiri sultanımın derdine deva olacaktır, demiş.

                Bütün bendegân derhal sağa sola dağılmışlar, dağ tepe dolaşmışlar. Uzaktan mesut görünümlü birini bulup, hal ve keyfiyet böyle böyle demişler, anlatmışlar.

                Adam:

– Hamdolsun çok mesudum. Sıhhatim yerinde, karım çocuklarım, evim barkım, param pulum, herşeyim, herşeyim var. Fakaaaaat…

der demez saadet arayıcıları:

                – Hayır olmadı, biz fakat’sız mesut olduğunu söyleyen birini arıyoruz, diyerek tekrar yollara düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, karşılarına saray yavrusu gibi bir köşk çıkmış. Köşkün sahibi etrafında biri birinden güzel cariyeler, halayıklar, kekâ, vur patlasın çal oynasın eğlenip gidiyormuş. Derhal yaklaşmışlar:

                – Biz saadeti, tam manasıyla mesut olan birini arıyoruz. Hal ve keyfiyet böyle böyle, demişler.

                Adam gülmüş:

                – Yeryüzünde benden daha bahtiyar, daha mesut kimseyi bulamazsınız. Gördüğünüz biri birinden güzel ahu gibi kızlar etrafımda pervane olurlar. Saz, söz, aşçı, uşak, at, araba, bütün dünya nimetlerinin hemen hepsini Cenab-ı Allah bana ihsan buyurmuş. Lakiiiin…

der demez:

                – hayır olmadı, biz lakin’siz mesut olduğunu söyleyen birini arıyoruz, demişler ve tekrar yollara revan olmuşlar.

                Derken efendim, bakmışlar uzaktan doğru bir kulübenin bacası tütüyor. Koşa koşa oraya varmışlar, kapıyı çalmışlar. Karşılarına kılıksız kıyafetsiz bir çoban çıkmış. Merakla:

–          Hayrola ağalar? Bu ne telaş böyle,

diye soracak olmuş. Durumu anlatmışlar. Çoban şöyle bir düşünmüş:

                – Dünyada benden daha mesut kimse olamaz, demiş. Şu gördüğünüz kulübe benim. Hamdolsun sıhhatim yerinde. Karım, bir çift de çocuğum var. Sabahları bolca yoğurt çalarız. Sonra yayıkta ayran döver, yağ çıkarırız. Ondan sonra dağa oduna gideriz. Dönüşte hayvanları yayarız. Daha sonra bizim kulübeye gelir, hamur tahtasının başına çömelir, çorbaya kaşık atarız. Günlerimiz böylece gelir geçer. Sorarım size, bu dünyada var mı bizden daha mesut ve bahtiyar insan, der demez adamlar:

                – Aman çoban, sen in misin, cin misin, yoksa bizim gibi bir ben-i Adem misin? Yetiş imdadımıza! Bize bir gömleğini ver de götürüp efendimize giydirelim de şifayab olsun, çektiği ızdıraptan kurtulsun.

diyerek yalvar yakar olmuşlar. Çoban:

–          Emrinizin başımın üstünde yeri var. Vereyim, vereyim ama benim gömleğim yok ki, demiş.

 

Dünyada herşey nisbidir, telakkiye bağlıdır. Bazen ne saltanat, ne debdebe, ne ihtişam, ne mevki, ne mansıp hiçbirisi ademoğlunu mesut etmez de işte böyle sırtına giyecek gömleği bile bulunmayan çobanın saadetine payan olmaz!

 

(Çalar Saat, A. Ragıp Akyavaş, C. 1, Sayfa 366-367, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2010,

 Dr. Osman Öner Bey’e teşekkür ve muhabbetlerimle)

BİR AHLÂK İSYANI

 

Dostlar, Ramazanın bu ilk gününde Allah c.c.dan şahsınıza ve şahsımıza kolaylıklar ve ecirler vermesini, işbu ramazan vesilesiyle yeryüzünde hüküm ferma olan ahlâksızlıkların yok, güzelliklerin ve Kur’an ahlâkının hüküm ferma olmasını temenni ediyorum.

Dostlar, islâmî tebliğin ilk dönemleri ve müminlerin çektiği sıkıntıları çoğumuz okuduk, dinledik. Ancak, geçenlerde -Elhamdülillah- okuyup, bitirmiş olduğum bir eserde mühim bir husus dikkatimi çekti. Orada mealen, ilk dönem müminlerinin bir “Ahlâk isyanı” başlattığını söylüyordu.

Doğruydu; vücuda gelen tam bir ahlâk isyanı idi… Siz kıymetli dostları tenzih ederim elbette, ancak, ben bu yazıda kendi eksikliklerimi buldum, gördüm. İstedim ki sizlerle paylaşayım ve en büyük eksikliklerimizden biri olan “ahlâk” konusunda bir isyan başlasın, başlatalım. Herşey bizim elimizde, çünkü Allah c.c. bizleri yeryüzüne halife olarak gönderdi. 

Bir makale uzunluğunda olan ve mutlaka faydalanacağınıza inandığım işbu yazıyı dikkatlerinize sunuyorum

(Müşrikler) daha düne kadar her türlü ahlâkî kusur veya eksikliği ile kendilerinden birisi olan bu bazı kimselerin islâm’a girince köklü, kapsamlı bir değişime sahip olduklarını görmüşler ve görmeye de devam ediyorlardı. O müminler; “Allah’tan başka ilâh yoktur” deyip eski dinlerini, bir başka söyleyişle inançlarını ve hayat tarzlarını terk edip, vahiyle bildirilenlere mensup oldukları andan itibaren, bütün ahlâkî kusur ve eksiklikleri üzerlerinden silkeleyip atmışlardı. Her biri güzel ahlâkın en güzel örnekleri haline gelmişler veya gözle görünür bir hızla bu süreci yaşamaya devam ediyorlardı. Bu şartlarda, yeni durumlarından hareketle, onların ahlâkî bir eksiklik veya kusurlarından bahsetmek, bunu İslâm davetini durdurmada araç olarak kullanmak mümkün değildi. Bazı küçük eksiklikleri veya kusurları İslâm davetine yönelik karşıt propagandanın aracı olarak dile getirilse bile işe yaramayacağı kesindi. Çünkü onlardaki olumlu değişimi herkes olanca açıklığıyla görüyordu. Zira onlar İslâm’a girerken, sadece bir isim değişikliği gerçekleştirmemişler; bir ahlâk isyanı başlatmışlardı. Hem kendi hâl ve gidişatlarını olması gereken en güzel biçime dönüştürmüşler ve hem de herkesi bu sürece katılmaya davet ediyorlardı. Onların şahsında yaşanan süreç, en kısa ifadesiyle ahlâksızlıktan ahlâka, bazı ahlâkî ilkelerden ahlâkın en güzel ilkelerine dönüşümdü. Onların şahsında gerçekleşen, güzel ahlâkın yaşayan bedenlere dönüşmesiydi. (…)

                Risâlet döneminin müminleri ve özellikle de risâletin Mekke yıllarında İslâm davetini kabul eden müminler için şirkten tevhide geçiş, herhangi bir inanç veya hayat tarzından, başka herhangi birisine geçir türü bir değişim değildi. Gerçekleşen değişim, sadece veya daha çok bir isim değişikliği, muhit değişikliği, arkadaş değişikliği, lider değişikliği, ideoloji değişikliği, siyasal tercih değişikliği… değildi. Gerçekleşen, elbette ki bunları da kapsayan bir değişimdi; ama daha çok ve hatta en önemlisi ahlâk değişimiydi. Zira, İslâm daveti, risâlet sürecinin hiçbir aşamasında, hiçbir zaman, ahlâkı arka plana atan, ahlâkî değişimi geciktiren bir yaklaşıma ve eğilime sahip olmadı. Bunun en küçük bir örneğini bile bulmak mümkün değildir. Risalet sürecinde, iman etmenin olmazsa olmaz şartlarından Allah’ı tek ilâh olarak bilmek, bilmekten daha çok, O’nun tek ilah olduğu bilinciyle O’nun emir ve yasaklarına itaat anlamına geldi. Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu kabul etmek, sadece kabul etmekten çok, O’nun bildirdiği ilke ve şartlara teslim olmayı, onlara göre yaşamayı ifade etti. Ahireti, kıyameti, hesap gününü, cenneti, cehennemi tasdik etmek, sadece tasdik etmekten çok; dünyadayken yapılan tüm işlerden hesaba çekilme bilinciyle sorumlu ve bilinçli yaşamak, davranmak demekti. Kur’an’ın vahiy olduğunu kabul etmek, Kur’an’ı kutsal bir metin kabul etmek değil, Kur’an’ı inancın ve hayatın kitabı kılmak demekti. Namaz kılmak bir tapınma eylemi değil, ‘kötülüklerden uzak durmaktı’. Mümin olmak, sadece isim değişikli ği değil; hakkın şahidi olmak, hakkı insanlar arasında temsil eden olmaktı.

DEĞİŞİMİN REHBERİ

                İlk müminlerin şahsında yaşanan bu büyük değişimin mahiyetini anlamak için, değişimin rehberini incelemekte yarar var. Konuyla ilgili olmak üzere Kur’an’a bakıldığında ilk dikkat çeken özelliklerden birisi, vahyolunan ilk ayetlerle birlikte bir ahlâk isyanının başlatıldığıdır; en güzel ahlâkı hayatın yaşanan gerçeği kılma sürecinin inşa edilmeye başlandığıdır. ‘Elbiseni temiz tut. Pis şeylerden uzak dur.’ (Müddessir/4-5) emri, sürecin ilk, önemli ve kapsamlı adımını teşkil etmiştir. Bu ayetle, başta Resulullah olmak üzere, tüm müminler bu emirle kişiliklerini, karakterlerini, ahlaklarını, onurlarını, yaşantılarını… her türlü yanlışlıktan, ahlâksızlıktan, kötülükten temizlemeye davet edilmişlerdir. Takip eden ayetlerde de bu davetin ayrıntıları bildirilmiş ve en güzel ahlâkın bedenleşme süreci devam ettirilmiştir. Üstelik, doğrudan müminlere hitap eden ayetler de müminler için birer emirdi, açıklamaydı; hatırlatmaydı, uyarıydı. Doğrudan kendilerine emreden ayetlerle nasıl olmaları gerektiğini öğrenirlerken; müşriklerin olumsuz özelliklerinden bahseden ayetler de nasıl olmamaları gerektiğini öğreniyorlardı.

                İlk andan itibaren vahyolunan ayetlerden başlayarak risalet sürecinde vahyolunan ayetlerle bildirildi ki, her mümin, Allah’ın razı olduğu yegâne dinin temsilcisi sıfatıyla yoluna devam etmek ve bütün engellemelere rağmen yeryüzünde hakkın temsilcisi olmak zorundadır. Hakkın temsilcisi olmak ise sadece söylemle gerçekleşecek veya sadece isim değişikliğiyle olacak bir şey değildir. Hakkın temsilcisi olmak tamamen yaşantıyla, hâl ve hareketlerle bağlantılıdır. Bu nedenle bir müminin nasıl ‘hakkın şahidi olacağı’, her seferinde farklı bir tutum veya davranış örnek verilerek gösterildi, bildirildi, emredildi. Örneğin her müminin,  çevresindeki yetime, öksüze, düşküne, yoksula yardımcı olması, onların ihtiyaçlarını imkânları nisbetinde gidemeye çalışması gerektiği açıklandı. Bildirildi ki, her mümin ekonomik gücü dahilinde infakta bulunmalı, kendisini bütün kötülüklerden alıkoyan namazını ikame etmede ihmalkâr davranmamalı, kulluğunu sadece Allah’a yöneltmelidir. Kâfirlerin, müşriklerin yaptığı gibi insanları ırklarına, cinslerine, sahip oldukları imkânlara göre ayırıp bunlara göre değerlendirmek, insanları aşağılamak bir müminin yapabileceği şeyler değildir. Gurur, cimrilik, mal makam tamahkârlığı, nankörlük, boş işlerle uğraşmak bir müminde bulunmaması gereken özelliklerdir. Her mümin bu ve benzeri her türlü kötü, yanlış özelliklere, tutum ve davranışlara sahip olmaktan özenle kaçınmalıdır. Bir mümin olumlu, güzel şeylerin yaşayan bedeni olurken, bu özelliklere niçin sahip olduğunun bilincinde olmalı, kendisini böyle davranmaya sevkeden islâm’ı uygun dille başkalarına anlatmalıdır. Kötülüklerin sonunun ne olduğunu hatırlatmalı, açıklamalıdır. Fakat bunları de kendi kafasından yöntemler geliştirerek değil, bizzat Kur’an’a göre davranarak yerine getirmelidir. Kur’an, her zaman başucu kitabı olmalı, onunla irtibatını hiç kesmemelidir.

(Hz. Muhammedin Hayatı ve İslâm Daveti – Celalettin Vatandaş, 5. Baskı, 1. Cilt, 325-327, Pınar Yayınları)

x – o – x

HZ. MEHDİ’Yİ BEKLEMEK!!!      

    Kitabın yazarı Yard. Doç. Dr. Abdullah ÜNALAN, halen Y.Y. Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Hadis Ana Bilimdalında görevli bir öğretim üyesi. Anlaşılacağı üzere ihtisas sahası hadis. Üstad, eserinde hadisi merkez alarak Hz. Peygamberin muhataplarıyla ilişkileri esnasında/konusunda olayın psikolojik boyutuna temas etmiş.

Özellikle kitabın giriş kısmında yer alan ve aşağıda dikkatlerinize sunacağım notlar dikkatimi çektiği için siz dostların dikkatine sunmayı gerekli gördüm. Hürmet ve muhabbetlerimin daimi ve baki olduğunu hatırlatırım, efendim…

 

      İnsanı tanımak için Hz. Paygamber (S.a.v.)’i tanımak gerekir. Yegane ebedî ve aşınmazhayat normları ortaya koyan Hz. Paygamber8(s.a.v.)’in, insan olarak eylemlerindeki başarısında muhataplarına yönelik psikolojik veri ve kullanımı anlaşılmadan, evrensel gerçekleri ilkeleştirerek insanlığa sunmak mümkün değildir.

                Manevi bunalımlara sürüklenen insanlığın İslam’a hararetle muhtaç olduğu her dönemde Müslümanın Hz. Paygamber (s.a.v.)’i tanıma ihtiyacı o oranda artar. Hiçbir dönemde insanlık Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bu kadar muhtaç olmamış ve Müslümanın sorumluluğu bu kadar artmamıştır. Zira günümüzde Müslüman, insanî değerlerini hızla yitiren insanlığın karşısına, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in en ideal hayat ilkelerini kişiliğinde somutlaştırarak çıkmamasıyla, gelecek nesillerin ızdırap ve helâke uğramasına zemin hazırlamaktadır.

                Hristiyanlar,asırlarca, Hz.İsa (a.s.)’nın, kanatlı beyaz bir atın sırtında gökyüzünden gelerek onları kurtarmalarını beklerken; Fatih, beyaz bir atın sırtında, son kaleleri olan İstanbul surlarından içeri girdi. Her Hristiyan, İsa olmaya ve Hristiyanlığı kurtarmaya karar verince, Rönesanslar, devrimler peşpeşe geldi ve dünyanın şekli ve şemaili değişti. Müslümanlar ne zaman Hz. Mehdî’nin gelerek insanlığı kurtarmasını beklemekten vazgeçer ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’İn ümmetinin gerçek ferdi olarak görevinin başına geçerse, o zaman dünya haritası yeniden düzenlenecek ve hem kendilerini hem de gelecek nesilleri emin ellere, zamanlara ve ortamlara teslim etmiş olacaktır.

(Resulullah’ın Davetinde Psikolojik Boyut, Dr. Abdullah Ünalan, Kitabi Yayınları, 2009, Sayfa 18-19)

O – X – O

MODERN ZAMANLARDA BİR KERAMET (ÖRNEĞİ)

Sevgili okuyucular, zannediyorum zaman zaman sizler de ben gibi “keramet var mı yok mu?” tartışmalarına muhatap olmuşsunuzdur. Ben bu gibi tartışmalar olduğunda “vardır” diyorum ve ama eğer muhatabım kendini “inanmamak ve inanmamakta inat etmek üzere” kurgulamışsa, Allah sana da bana da yardım etsin ve rahmet etsin diyorum.

Aşağıda modern zamanların bir kerametini okuyacaksınız. Çok hoşuma gitti, çok ilgimi çekti… Bu sebeple sizlerle paylaşmayı arzuladım.  

Evimizde yaptığımız sohbet toplantıları vardı. Bu sohbet toplantılarından birinde maneviyat büyüklerinden Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi de yer alır Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi’nin Tunagür Hocaefendi’nin evine geldiğini duyan onlarca insan eve akın eder. Tunagür Hocaefendi, bu akşamı ve bu akşamda yaşanan ‘asla unutamıyorum’ dediği olayı bir bereket sahnesini şöyle anlatır:

         “1974 yılında enteresan bir hâdise oldu. Bir Ramazan günüydü. Arkadaşlardan biri bana telefon etti. ‘Mehmet Zahit Kotku Hazretleri Ankara’ya teşrif ettiler, bu akşam bizde iftardayız. Yarın akşam da size gelmek istiyoruz’ dedi. Peki, olur dedik biz. Hanıma ‘Yarın 15 kişi iftara gelecek, ona göre bir sofra hazırlayacaksın, artık ne yaparsan yap’ dedim. Hakkı Karaman diye bir arkadaşımız vardı. Pırlanta gibi bir insandı. İnşaat yüksek mühendisiydi. Bizim hanım, onun hanımını sabahtan eve çağırdı. 15-20 kişiyi doyuracak kadar etten, sebzeden ve pilavdan müteşekkil bir yemek hazırlamışlar beraberce. Tatlıyı da gittik hazır aldık. Bu kadar insana masaya almak mümkün değil. Ne yapalım, uzunca bir muşambayı yere serdik. Ben de pazardan gittim iptarlık bir sürü malzeme aldım. Kahvaltılık kabilinden yemek öncesi hurmaları, balları peynirleri dizdik sofraya…

         İftara doğru misafirler gelmeye başladı. Hocaefendi baş tarafa oturdu. Arkasından beşer altışar daha insan geldi ve otuz kadar kişi sofraya oturdu. O sırada telefon geliyor: ‘Hocaefendi sizde mi? Evet bizde. İyi biz de geliyoruz’. Haydi 3 kişi, beş kişi daha derken insanların arkası kesilmiyor. Biz bir yandan sofrayı ilave etmeye devam ediyoruz. Karnı doyan kalkıyor. Yerine hemen yeni gelen insanlara hazırlıyoruz. Derken yedi sekiz kişi daha geliyor, onlara köşeye bir sofra kuruyoruz, arkadan bir kafile daha geliyor, onlara holde bir sofra kuruyoruz. Ondan sonra diğer odaya, ikinci odaya, üçüncü odaya derken boşalan yerlere biz sofra koymaya devam ediyoruz. Bu arada gençler de hizmet ediyorlar. Ben de mutfağı gösteriyorum onlara. Tabi mutfakta hanımlar var. Herkes girerse olmayacak. Hanımlara ‘siz çıkın mutfaktan’ dedim. Mutfağı gençlere teslim ettik yemek burada, tatlı şurada, her şey burada ne yaparsanız yapın diye hepsini gösterdim. İnsanlar geldiler, geldiler, geldiler…

         Mehmet Zahit Kotku Efendi, ‘Hadi şimdi dersini oku!’ dedi. O gece de ders sohbetimiz vardı zaten. Bir saat kadar ders yaptık. O gün kimler geldi? Necmettin Erbakan. O zaman başbakan yardımcısıydı. İçişleri bakanı Oğuzhan Asiltürk, Fehim Adak ve diğer bakanlar da geldi. Tabii bunlar Mehmet Zahit Kotku Hazretleri için geliyorlar, benim için değil. İftarı yaptık, namazı kıldık, yemeği yedikten sonra yine gelmeye devam ettiler. Onlara da kalan yemeklerden verdik. Ders bitti ama kimse yerinden kıpırdamıyor. Millet üst üste oturuyor. Birisi ‘Hocam buradan bir sel geldi’ dedi. Hava da soğuktu. Henüz sonbahardayız ama Ankara’da kış erken bastırmıştı. Evdekilerin nefesinden cama vuran buhar su olmuş boyuna evin içine akıyor. Hemen kuruladık, pencereyi açtık vesaire. Bereket salonumuz büyüktü. Mehmet Zahit Kotku Efendi kalkınca cemaat yavaş yavaş dağılmaya başladı.

         Büyük oğluma ‘Oğlum misafirlerin ayakkabılarını nereye yığdınız?’ dedim. Ayakkabılar böyle evin içinde, kapının önünde dağ gibi yığılmıştı. ‘Bak Başbakan yardımcısı, bakanlar geliyor, bari onların ayakkabılarını ayrı bir yere koyun’ dedim. Ayakkabısını çıkaran içeri giriyordu. Bizim çocuk ‘Sen hiç merak etme baba, ben onların hepsini özel istif ediyorum. Özel olarak numaraladım’ dedi. Hakikaten kimsenin ayakkabısı karışmadı, çünkü çıkışta çok problem oluyordu. ‘Kaç kişi geldi, kaç tane ayakkabı saydın?’ diye sordum bizimkine. ‘Baba 147 çift ayakkabı saydım’ dedi.

         Neyse misafirler gitti. Ev darmadağınık, ortalığı bir güzel tanzim etmemiz lazım. Buhardan her taraf sırılsıklam oldu. Biz pencere kenarlarını ve yerleri kuruladık temizledik. Bu arada hanım artık mutfağa girdi. Bulaşıkları falan yıkayacak. Birden yüksek sesle ‘Ben şimdi bu yemekleri ne yapacağım, bu kadar yemek yarın bir daha yenir mi?’ dedi. Allah Allah nasıl olur, bunca insan geldi, nasıl bitmez yemekler. Neyse aldık yemekleri kapıcıya verdik, kapıcı yanındaki komşularına götürdü. (…) Şöyle böyle derken yemeği biz bir haftada ancak bitirebildik.

         Bizim hanıma ‘Hanım sen ne kadar yemek yaptın böyle?’ dedim o da ‘Senin dediğin kadar, 15-20 kişiye yetecek kadar yaptım’ dedi. Fakat gelin görün ki Allah’ın şu işine, hikmetine bakın. Tam 147 kişi geldi iftar etti, yedik içtik, namaz kıldık, sohbet ettik. Orada nasıl sığdık, nasıl oturduk bilemiyorum. Tahmin edilenin on katı insan geldi gitti. Yemekler aynen olduğu gibi kaldı. Ben buna akıl fikir erdiremiyorum, havsalam almıyor. Hâlâ da o günü hiç unutamam.”

(Bir Yasak Devir Beyefendisi YAŞAR TUNAGÜR,

Dr. Ramazan Cihan, Kaynak Yayınları, 2. Baskı, sayfa 161-163)

 

“CUNTACI ASKERÎ VESAYET” VE TARİHİ GERÇEKLER – II.

 

Dostlar, aşağıda dikkatinize sunduğum yazı, 10 Nisan 2010’da yazdığım (alıntıladığım) yazının, aynı kitabın ilerleyen sayfalarında yer alan detaylı anlatımıdır. Dolayısıyla da ilk yazının devamı niteliğindedir. Böyle olmakla birlikte, yazar 1300 yıl önceki uygulamalara işaret ederken, günümüzü ve özellikle de Türkiye ve Muz veya 3. Dünya ülkeleri diye anılan ülkelerdeki askeri vesayet ve askerin konumunu anlatıyor adeta…

Faydalı olacağı zann ve kanaatiyle dikkatlerinize sunulmuştur.

(…)

Askerler sivil halka karışıp tembelliğe alışmasınlar ve halk üze­rinde bir baskı unsuru olmasınlar diye ilk defa Hz. Ömer onların şehir merkezlerinden uzak kışlalarda kalmalarını emretti. Öncele­ri birer askeri kamp olarak Basra, Küfe ve El-Fustat kentleri işte bu şekilde oluştular. Ne ilginçtir ki günümüzde askerlerin, kentlerde sivil halka karışmaları sırasında onların nasıl tecavüzlerde bulun­duklarını, subayların sert ve küstah muamelelerini görüyoruz.

Halifelerin güçlü ve yönetimin heybetli olduğu günlerde fetih­lerin ve en azından küçük çaptaki akınların devam ettiği Emevi Devri’nin -bu konuda- Hulefa-i Raşidin Devri’nden pek büyük farkı yoktu. Ancak fetihler durup akınlar zamanla hızını kaybedin­ce Halifeler de güçlü otoritelerini yitirip yönetimin halk üzerinde­ki saygın etkisi ortadan kalkınca durum tamamen değişti. Cihad hizmetlerini üstlenecek hazır bir ordu yine bulunmuyordu.

Zamanla muvazzaf askerlerin sayıları çoğaldı, nüfuzla­rı da arttı. Çünkü yönetimin, kendi hasımlarına karşı kullandığı bir kırbaç haline gelmişlerdi. Bu kuvvetlerin başındaki komutan­lar da güçlendiler. Çünkü güvenliği bunlar halifenin rolü olmadan kendi başlarına sağlayabiliyorlardı. Aynı zamanda statüsü ne ka­dar yüksek olursa olsun her gücü dize getirebilecek duruma gelmişlerdi. Tabi ordu bu hale gelince bizzat halifenin bile üzerinde bir otorite sahibi oldular. Ta ki Hicri 247 de (ilk defa bir halifeyi) El-Mütevekkil Alallah’ı öldürdüler. İşte bu olaydan sonra artık Abba­si Halifeleri ordunun elinde birer oyuncak oldular. Komutanlar is­tedikleri kimseyi görevden atıyor, istediklerini öldürüyor, istedik­lerini de teşhir ediyorlardı. (Abbasi ordusunu oluşturan Türklerin) bu tasarrufları Buveyhiler işbaşına gelinceye kadar böyle devam etti. (İranlı) Buveyhiler de asker olarak devlet idaresini ellerine ge­çirdiler. Onlardan sonra da Selçuklular geldi. Fakat değişen bir şey olmadı. Arap olsun Fars olsun Türk olsun, bütün askerler davranış ve icraat bakımından hep aynıdırlar. Bu özellik belli bir ırktan ge­lenlere mahsus değildir. Askeri bir eğitimle yetiştirilmiş, devamlı silahla haşir neşir olmuş bir kimse, kitle idare eden, siyasetle uğra­şan, -yerine göre- kimine karşı yumuşak, kimine de sert davran­mak, sorunları muhakemeyle çözümlemek ve ona göre her şeyi yerli yerine oturtmak durumunda olan biriyle aynı kişiliğe sahip değildir.

Bilindiği üzere askerler hep kışlalarda ve savaş psikolojisi için­de yaşarlar. Verilen emirler doğrultusunda zaman zaman da harp­lere girerler. Dolayısıyla asker kişi, kendi evinde ailesi arasında ya­şarken savaşı -sadece askeri açıdan değil- aynı zamanda kendi si­yasi görüş, tecrübe ve kanaatlerine göre de sonuçlan hesaplayarak düşünen bir siyasi liderden farklıdır.

Bir diğer bakımdan, askerlik hayatı gibi sert şartlarda yaşayan bir kimse, (sivilliğin toleransı içinde) rahat yaşayan siyasi liderlere karşı daima kin besler, onlara karşı komplolar kurar, onları devir­meye çalışır. Başarıya ulaşınca bu sefer o da kendisinden önceki­ler gibi yaşamaya çalışır. Askerlerin her devirde yaptıkları işte bu­dur. (…)

Devlet askerlerin eline geçip, ordu devletin mukadderatına el koymaya çalışınca devlet zamanla zayıflamaya, itibarı düşmeye başladı. Bu sürekli olarak tekerrür eden bir durumdur. Askeri yönetimin bazen dışarıya karşı iyi bir görüntüsü, yapay bir heybeti olabilir. Fakat bu sadece dıştan görünüş itibariyledir. Dolayısıyla böyle bir yönetim, ya baştaki diktatörün bertaraf edilmesiyle ya da küçük çapta bile olsa bir savaşın patlak vermesiyle hemen yıkılıverir. Çünkü çiğnenmiş bir toplumun savaşabilmesi mümkün değil­dir. Aç bırakılmış bir kimse, düşmanlarına karşı mücadele edecek ve onu aç bırakanların emri doğrultusunda canını feda edecek im­kâna sahip değildir.

Şu içinde yaşadığımız çağı ele aldığımızda bile görüyoruz ki süper güçler, küçük fakat halkı şerefli olan boyun eğmeyen bir devleti dize getirip o devlet üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istedikleri zaman o milletin başına hemen askeri ihtilalle bir cun­ta getirip musallat eder ve böylece onu dize getirirler. Böyle bir du­rumda, onlara artık hiç kimse karşı koyamaz. Cuntacılar da böyle bir ortamda her şeyi çarpıtır, halkı ezer ve her şeye boyun eğmeye razı olmaları, işbaşında olanların her türlü icraat ve davranışları karşısında susmaları için, manevi ruhun sönmesi, halkın artık herhangi bir alanda başarı göstermemesi, bir etkinlikte bulunma­ması için onları aç bırakır, perişan ederler. İşte süper güçlerin ar­zuladığı ve akabinde emellerini hiç bir direnişle karşılaşmadan gerçekleştirebilecekleri sonuç budur. Her ne kadar işbaşındakiler güçlü görünseler bile bu laf ve propagandadan öte bir şey değildir. Gerçekte devlet ve millet yabancının boyunduruğu altındadır.

 (Hz. Adem’den Bugüne İSLAM TARİHİ, Mahmud Şakir, Kahraman Yayınları, 1993, Cilt 4, Sayfa 127-130)

 

“CUNTACI ASKERÎ VESAYET” VE TARİHİ GERÇEKLER

 

Askerin Türk Devletleri üzerindeki baskın varlığı inkâr edilemez. Bu inkâr edilemezlik belki de “asker doğmuş olmak”tan kaynaklanmaktadır (!). İşin esprisi bir yana, özellikle yeniçeri isyanları ve yeniçerilerin devlete müdahaleleri ile başlayan askerî hareket ve isyanlar, maalesef devleti askere mecbur hale getirmiş ve hatta diyebiliriz ki Osmanlı Cihan Devleti’nin çöküşünü hazırlayan, belki de en önemli amillerden olmuştur.

 

Cumhuriyetin kurulması ile de bu sıkıntıdan kurtulmak mümkün olmamıştır. Gerek Atatürk’ün asker kökenli olması, gerekse aşağıdaki yazıyı okuyunca da hak vereceğiniz üzere, yabancı ve/veya yalancı güçlerin Müslümanlar üzerinde bir takım oyunlar oynamak istemesi sebebiyle ya da askerî gücü elinde bulundurarak, devlet (denilen büyük gücü) de kontrolü altında tutmak için “asker” unsuru hep kullanılmış, hep kollanmıştır.

 

Bu baskın unsur İttihat ve Terakki hareketinde, Serbest Fırka olayında, 1960, 1970, 1980 yıllarındaki ihtilallerde, 27 Mart muhtıralarında, e-muhtıralarda hep görülegelmiştir.

 

Ak Partinin hükümet etme iradesini ısrarla sürdürmeye çalışma gayretiyle birlikte bu unsur tekrar gündeme gelmiş ve ama bir takım sivil unsur ve seslerin çoğalması sebebiyle bu defa asker hep savunma pozisyonuna girmek zorunda kalmıştır.

 

Aşağıdaki yazıda da okuyacağınız gibi, asker, eğer iktidar olmak isterse veya iktidara müdahale ederse ya da iktidarı bir şekilde kontrol altına almak yahut da yönlendirmek isterse, bu durum memleket için çökme, -hadi biraz daha hüsnüniyetle düşünelim-  duraksama, geri kalma sonuçlarını doğurmaktadır. Nitekim yakın tarihteki askeri müdahalelerin memleketi “bu hale” getirdiği de inkâr edilemez bir gerçektir.

 

Bilinmektedir ve bilinmelidir ki, “askerî yönetimden” ancak zavallılar ve menfaatperestler fayda umarlar, bu zihniyet sahipleri, askeri vesayet yönetimini arzularlar.

 

Aşağıda dikkatlerinize sunacağımız pasaj 1993 yılında yayınlanan bir kitaptan alıntıdır. Kitabın yazarı Arap… Kitap İslâm Tarihi’ni anlatıyor ve aynı ismi taşıyor. Anlattığı vakıa ve verdiği örnekler, Emevilerle, Abbasilerle ilgili… Yani burada anlatılan Türkiye değil… Ama anlatılanlar tarih ve de tarihi gerçekler. Değişmez, değiştirilemez, ibret alınırsa ancak değişebilecek tarihi gerçekler… Yaşanmış şeyler yani… Anlatılanlar askerler, askerlerin ruh hali ve askerî vesayet… Anlıyoruz ki bu gerçek değişmez bir “tarihi gerçeklik”tir.

 

Bu gerçekliklerin bir defa daha yaşanmaması ve ebediyyen “tarih” olması, ibret alınması niyet ve duasıyla…

 

Şurası da pek açıkça bilinen bir husustur ki iktidar, askerlerin eline verildiği zaman onu münferit olarak kullanır, diktatörlük ya­par, baskı uygular ve zulmederler. Asker ancak savaş için vardır. Ancak komutan, (askerlerde kahramanlık duygularının coştuğu) cihad günlerinde ve Allah düşmanlarıyla savaş yapıldığı saatlerde hariç, hiç bir zaman ordusunun (gerçek anlamda ve içtenlikle) emre uymalarını temin edemez!

 

Dolayısıyla (barış zamanlarında) mutlaka bütün askerlerini kendi şahsi amaçlarını gerçekleştirmek, Müslümanları ve liderle­rini ezmek, kurulu düzeni altüst etmek için kullanır ki böyle bir olay sosyal hayatla beraber yürümez. Her ne kadar bu gerçek, hem güçlü hem de yararlı bazı komutanların zaman zaman var olduğu­na engel değilse de bunların iktidarından sonra durumlar yine es­ki kötü şekline derhal döner. Ülkede otoritesini zor kullanarak te­sis eden bir diktatör, muhtemeldir ki, iktidarının heybetini, belli bir zaman için dışarıya yansıtarak (düşman için bir gözdağı olabi­lir.) Ne varki (böyle bir idarenin sonucu olarak) içeride de derhal çöker. Çünkü vatandaşların morali zayıflar, uygulanan baskı süre­since tattıkları aşağılanma acısıyla ve düşünce özgürlüğünden uzun zaman yasaklı kalmakla halk artık şerefsiz yaşamaya alışır. Hem sonra hür olmayan bir toplumla hürriyetin bayraktarlığı yapılamaz. Düşünce hürriyetine sahip olmayanlar vasıtasıyla dün­yaya fikir hürriyeti yayılamaz. Şurası muhakkaktır ki dikta düzeni, baskı ve zorbalık insanlardan hürriyetlerini alarak onları köleleştirir. Onlara musallat olabilmek için düşünce hürriyetlerini ellerin­den alır.

 

İşte bu sebepledir ki İslâm düşmanı olan devletler Müslümanların başına daima zalim askerî komutanların (cuntaların) tebelleş olmasını ordunun, silah ve cephaneyle güçlendikçe bir eşkıya çe­tesine dönüşmesini sağlarlar. Hâlbuki bu hâle gelmiş olan bir or­dunun bir tek savaşta mukadder yenilgiye uğraması, onun artık devamlı olarak yenilgilere uğramasını hazırlar. Çünkü ordunun bir tek defa bile maruz kalacağı bozgunla askerin maneviyatı derhal çöker.

 

(Hz. Adem’den Bugüne İSLAM TARİHİ, Mahmud Şakir, Kahraman Yayınları, 1993, Cilt 4, Sayfa 105-106)

 

 

 BİZ VE KÖLE AYAZ

 

            Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud’un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken sultan’ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi gören diğer saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasedleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde, özellikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni ardına komamışlar.

            Birgün, Sultan’ın huzurunda bir saraylının bir diğer saraylıya şöyle dediği duyulmuş: “Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Aslında her gün gidiyor; hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor. Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim.”

 

            Sultan kulaklarına inanamamış. “İşin aslını, kendi gözlerimle görmeliyim” demiş. Böylece o da hazine dairesine gidip köleyi gözlemek istemiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Köle hazine dairesine bir dahaki sefer girdiğinde, Sultan dışarıda beklemeye koyulmuş. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Köle Ayaz, sandığın önünde diz çökmüş, kapağı usulca kaldırmış ve içinden bir şey çıkartmış. Orada sakladığı kücük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş, alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinde ne çıkmış dersiniz? Köleyken giydiği yırtık pırtık elbisesi! İşte köle Ayaz, saraylı giysilerini çıkartmış, bu elbiseyi giymiş ve sonra aynanın karşısına geçmiş.

            Kendi kendine “Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?” diye sormuş. “Bir hiçtin sen. Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultan’ın eliyle sana, rahmetinden, belki de hiç hak etmediğin nimetler lutfetti. İşte Ayaz, şimdi buradasın, ama asla nereden geldiğeini unutma, çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuşlara sürükler. İmdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve ayrıca, Allah’a, Sultana lütufve merhamete bulunması ve uzun ömür bahşetmesi için dua et… Ve daima hatırla Ayaz. Hatırla!”

            Kendi kendine bunları söyledikten sonra, gene saray elbiselerini giymiş. Eski hırpanî elbiselerini özenle katlamış, öpmüş ve yeniden sandığa geri koymuş. Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş. Hazine dairesinden çıkarken, birden Sultan’la yüzyüze gelmiş. Sultan, gözlerini kölenin yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öylesine düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş. Sıcak bir gülümsemeyle “Ah Ayaz” diye iç çekmiş, “bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama şimdi… kalbimin hazinedârısın. Bana, benim de, önünde bir hiç olduğum kendi Sultan’ımın huzurunda nasıl durmam gerektiğini ders verdin.”

 

(Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur, İnsan Yayınları, Sayfa 148-149)

 

SAHABE ZANNETTİĞİMİZ GİBİ DEĞİLDİ!!!
Mü’minin hayatında sa

delik esas olmalıdır. Ciddiyette aşırılık, isteklerde ve istekleri cevaplamada aşırılık, ikramda ve ağırlamada aşırılık, ünsiyeti gizlice eriten bir illettir. Sadelik ve samimiliğin öncelikli tutulduğu ortam İslami anlayışa daha uygundur.

Cabir bin Semure radıallahu anh diyor ki:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem ile yüz defadan fazla beraber bulundum. Ashabı şiirler söyler, cahiliye hatıralarını anlatır O susardı. Bazen de onlarla beraber tebessüm ederdi.” (Tirmizi, 2850)

 

Nesai’nin bir rivayetinde ise Cabir’in, sahabilerin bunu sabah namazını kıldıktan sonra namaz kıldığı yerde beklerken yaptığını söylemiştir.

 

Buhari, Edebu’l-Müfred’inde yaptığı bir rivayette, sahabilerin birbirlerine karpuz atıp şakalaştıklarını, iş dinle ilgili konularına gelince adamlaştıklarını söylemiştir. (Edep,266)

 

Ziyaretlerin aşırılığı da külfet nedenlerindendir.

 

Ashabla ilgili, onların bu tür şakalarını, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin bulunduğu bir mecliste bile böyle hareketler yapmalarını garipseriz. Çünkü biz onları sadece Bedir ve Uhud’daki insanlar olarak telakki ederiz.

 

Gerçek ise öyle değildir. Onlar, zamanı geldiğinde mescitte, zamanı gelince Uhud’da ve zamanı gelince de insani ihtiyaçlarının öne çıktığı yerlerde idiler.

 

Sahabi olmak, onları insan olmaktan çıkarmamıştı. Allah’ın ölçüleri muhafaza edildikten sonra, gülmek, esnemek, yemek aşırılık değildir.

 

Gerek sevgi ve gerekse buğz asla ölçüsüz olmamalıdır. Severken ve buğz ederken bir mesafeyi kollamak gerekir.

 

Her biri Müslüman ahlâkının gerektirdikleri olan vefa, sadakat, itidal ve benzeri değerlerin, bireysel hayatımızda önemsenirken, bireylerden müteşekkil cemaat ortamında ikinci konulardan görülmesi veya o neticeye varan tavırlara göz yumulması hatadır. Böyle bir hatanın bedeli de bir yolla cemaate ve cemaatten beklenen çalışmaya ödetilecektir. Bizim için ahlâk, imanî kimliğimizle bulunduğumuz her yerde bizi bağlayıcıdır.

 

Ziyaretleşmek, ikramda bulunmak, yedirmek, dert dinlemek, tebessüm etmek, yardım etmek gibi davranışlar, ayetlerle, hadislerle teşvik edilmiş amellerdir. Ancak bunların uygulaması mesela, farz görevlerin aksamasına veya haramların işlenmesine, vakit ve iş israfına, insan emeğinin boşa gitmesine neden olacak çapta olmamalıdır. Birbirimizin destekçisi olmamız, birbirimizden geçinmemiz şekline sokulamaz.

(Dinimize Hizmetin İç Sorunları, Nurettin Yıldız, Tahlil Yayınları, Sayfa 35-37)

— 0 — x — 0 —

KIBLEGÂH EVLERDEKİ EŞLER (Beyler Hanımlar Lütfen)

Kıymetli kaari, bugün okuduğum kitap’ta değerli üstadım Nurettin Yıldız Hoca’m muhteşem meselelerden bahsediyor ve bunları farklı bir bakış açısıyla dikkatimize sunuyor. Elbette ve mutlaka kitabın her bir satırı çok çok güzel ve istifadenize sunulması gerekiyor. Bendeniz, sizlere sadece örnek olsun veya bir tadımlık bal olsun için aşağıdaki yazıyı sunuyorum. Bilemiyorum belki bundan sonra diğer sayfalardan da örnekleri dikkatinize sunabilirim. Aşağıda kitabın ismi ve yayınevini belirttim. Kitabı alarak ailenizle okumanızı salık veririm. Hatta -nasipse uygulayacağım- her yeni nişanlanan ve/veya henüz evlenen şahıslara da hediye etmeyi ve “bu kitabı tam okumadan evlenmeyin” eğer evli iseler “bu kitabı tam olarak okumadan ve eşinize de anlatmadan hakiki mutluluğu yakalayamazsınız…” demeyi düşünüyorum, inşaallah. Allah gereğince amel ettirsin dualarıyla buyrun…

Mü’min, Salih, Geçimli Eş

  • Bilir ki, eşi olan hanımı Allah’ın adı ile nikâhladı. Allah’ın adı ile olan her işin ebedi düşmanı olan şeytanın peşinde dolaşacağını, küçücük kıvılcımlardan büyük yangınlar üretmeye çabalayacağını bilir. Bu şuurla hareket eder; ıslahçı olur, bağışlar, görmezden gelir.
  • Hatalara karşılık, güzellikleri öne çıkarır. Evliliğini ecir deryasına dönüştürür. Eşinin maişet ve rahatını sağlamakla mükellef olduğunu, ona yedirip içirdiğinden ecir kazanacağına inanır. Ona ne kadar bir rahatlık temin ettiğini muhasebe eder.
  • Kusursuz kul olmayacağını, nihayet kendisinin de başkalarınca izlenen kusurlarının bulunduğunu düşünür. Eşinin giyimindeki, yeme içmesindeki, konuşmasındaki ve tavırlarındaki hatalarını zamana bırakır.
  • Allah’ın hükümlerinden biri çiğnenmediği sürece görmezden gelir. İş, Allah’ın hükümlerinin çiğnenmesine varınca susmaz; ama onu da hikmetle ve olgunlukla, kendi kinini katmadan ıslah etmeye gayret eder. Sertlik ve kabalığın götürdüğünün getirdiğinden fazla olduğunu unutmaz.

  • Hediyelerle, ikramlarla, iltifatlarla gönlünü hoş etmeyi sevap işlerden görür. Yeri geldiğinde incinmeyeceği şakalar yapar. Özel hallerini takip eder; zaafiyetlerini anlayışla karşılar. Aybaşı, hamilelik ve lohusalık gibi erkeklerin kavrayamayacağı kadınlara mahsus halleri yaşadığı zamanlarda ona ilgisini ve desteğini artırır.
  • Anlayışlı olmaya gayret eder. Hiçbir şey yapamasa bile, diliyle olsun gönül almaya çalışır. Bir insan olarak güzel söz duymaktan, kulağının ve gözünün okşanmasından haz alacağını bilir ve ona göre hareket eder.
  • ‘’İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır.’’  (Rum Suresi,21)
  • Bir evde hapis hayatı yaşamaya dönüşen bir evlilik yerine, yeri geldiğinde gezdiren, gösteren bir eşle mesut bir hayat yaşamanın hazzını hissettirir. Onun da insan olduğunu, bunalabileceğini, bıkabileceğini düşünür.
  • Özel yetenekleri varsa onları geliştirmeye yardım eder. Biçki-dikiş, nakış, yazı gibi helal olan sanat ve yetenekleri hem onun zevkinin tatmini, hem de insanlığa hizmet amacı ile teşvik eder. Alaka gösterir. Tebrik eder, dua eder.
  • Büro işlerini eve taşımaz. Evi, dinlenme ve saadet merkezi olarak korur.
  • Eve giriş çıkışlarda veya gerektiği zamanlarda eşini öpmekten çekinmez.
  • Eşini dini hayatındaki eksikliklerde tenkit etme yerine onu, imanını geliştireceği, mü’min cemaate destek olabileceği ders halkalarına, mubah olan faaliyetlere katılmaya teşvik eder. Katılmasında ısrarcı olur.
  • Eve ait eşya seçiminde onun tercihine ağırlık vermekte sakınca görmez. Mutfağı eşine tahsis edilmiş bir yer gibi görmez. Yemek pişirmekten bulaşık yıkamaya kadar her türlü yardımı yapar.
  • Yaptığını da dillendirip durmaz. Bu konuda peygamberini örnek alır. Yemekleri aleni tenkit etmez. Farklı önerilerle zevkine uygunu elde etmeye çalışır. Kalabalık misafir günlerinde onu mutfağa esir etmeyerek gönlünü alır.
  • Eşinin ailesini ihtiramla karşılar. Eşinin onlarla gidiş-geliş yapmasını kolaylaştırır. Eşinin ailesi arasındaki anlaşmazlıklara karışmaz.
  • Eşinin hastalığı ile samimiyetle ilgilenir. Hastalığı esnasında hassaslaşacağını bilir. Hasta olmasından ötürü aksayan ev işlerini üstlenir. Çocukların rahat olduklarını ona gösterir.
  • Çocuklara karşı annelerini küçük düşürmez. Onların yanında asla tartışmaz. Çocuk eğitimi ve yetiştirilmesi konusunda eşi ile istişare eder, görüşlerine saygılı olur. Çocukların verdiği yükü hafifletmeye çalışır.
  • En az haftanın bir gününü eşiyle baş başa kalmaya ayırır.
  • Konuştukları ile yaptıkları arasında çelişki olmamasına dikkat eder.
  • Allah’ın rızasını kazanırsa, sözü dinlenen, gönüllerde yeri olan bir insan olacağını çok iyi bilir.

‘’Mü’minlerin en olgun imanı olanı ahlakı en güzel olanıdır. Onların en iyileri de kadınlarına en iyi davrananıdır.’’ (Hadis-i Şerif)

 

Mü’mine, Saliha, Geçimli Eş

 

  • Rabbine kulluğun sadece namazdan, oruçtan geçmediğini, insani görevlerin de Allah’ın rızası ile ilgili olduğunu bilir.
  • Kocasının hanımı olmayı, karşılığını ancak cennette bulacağı amellerinden biri olarak görür. Gizli ve açık bütün işlerinde ihlası esas alır. Riyadan, gösterişten, kimin ne diyeceğinden etkilenmez.
  • Eşinin iffetini, malını korumayı üzerine düşen bir cihad samimiyeti ile eda eder.
  • Eşine karşı mütebessim, ruhu ve bedeni ile güzel, çekici olmaya çalışır. Eşinin dikkatini çekecek, ilgisine mahzar olacak ziynet ve elbiseler giyer, kokular sürünür.
  • Evden çıkışının muhakkak eşinin izni ile olması gerektiğini asla unutmaz. Eşinin müsamahası olmayan yerlere gidemeyeceğini bilir. Eşinin istemediğini eve almaz.
  • Teşekkür eder. Allah’ şükreder. Fakirliğe sabretmesi gerektiği gibi, nimetlere de şükretmesi gerektiğini bilir. İman nimetinden sonra, mutlu bir aile yuvası kurması gibi bir nimeti verdiği için Rabbine sürekli şükreder. Sıhhate, çocukların varlığına, yenen içilen nimetlere şükreder.
  • Eşine, yaptığı iyi şeyler için teşekkür eder. Beğenmediği şeyler için, uygun zamanda uygun bir dil kullanmaya dikkat eder. Her şeye itiraz eden, hep tenkit eden olmaz.
  • Çocuklarına vermek istediği güzel ahlakı kendi tavırlarında gösterir. Yeri geldiğinde ve gerektiğinde sıkıntısını içine gömmesini bilir. Tartışmak gerekiyorsa tartışır; ama tartışması kadında bulunması gereken incelik ve nezaketi aşmaz. Gerginlik doğuracak ortamlardan uzak durur. Sabır taşıdır.
  • Eşinden izinsiz onun malından harcamaz.
  • Yalanın her çeşidinden kaçınır.
  • Güzelliğini ve ziynetini eşi için kullanır. Evden çıkarken başkalarının dikkatini çekecek bir tarzda giyinip, süslenmiş olmamaya önem verir.
  • Bu konuda Allah’tan korkar; insanların ne diyeceğine, kimin neyi nasıl ayıplayacağına bakarken harama ve fitneye düşmez.
  • Eşinin ailesine karşı saygılı olur. Bir gün kendisinin de aynı noktalarda bulunacağını hesap eder.
  • Çocuklarının ilk mürebbisi, en etkili öğretmeni, en tesirli örneği olduğunu bilir. Çocuklarını yetiştirmeyi üzerindeki vazifelerin en büyüklerinden biri olarak görür. Şu bu iş için çocuklarını ihmal etmez. Çocukların iyi bir mü’min olarak yetişmelerinden daha önemli bir görev aramaz.
  • Hata, kabahat sayma makinesi olmaz.
  • Alaycı, kibirli değildir.
  • Erkeklere benzememeye özen gösterir.
  • Eşinden talakını istemenin haram olduğunu bilir.
  • Sokakları ve insanların ortak kullandıkları yerleri zaruretten fazla kullanmaz.
  • Zahidedir; Allah’ın rızasına ve cennetine koşar. Fani dünyaya değer vermez. Barındıktan ve yiyip içtikten sonra dünyaya tenezzülün zillet olduğunu kavramıştır. Gelecek endişesi taşımaz. Allah’a güvenmiştir.
  • Farz ibadetlerde tavizsizdir. Zikir ehlidir. Duayı ihmal etmez. Samimi ve sürekli dua eder. Dualarından umutludur. Bidatçı, hurafeci olmaz. Modayı izlemez.
  • Haya abidesidir. Sadece genç kız iken değil, ölünceye kadar hayayı terk etmez.
  • Dinin yayılması ve yaşanması için gayret eder. Her yıl ne kadar insanı kurtardığını, kaç insanın ebedi cehenneme düşmesine mani olduğunu hesap eder, kendisini ve gayretlerini yetersiz bulup azmini artırmaya çalışır.
  • Çağdaş kadın fitnelerine katılmaz. Eşinin hakkının Allah’ın korumasında olduğunu, bu korumanın da bir bedeli olacağını iyi bilir. Allah’a ve Resulune isyan olmadıkça eşine itaat eder.
  • İnsanlığı, eşi ve diğer insanlar diye iki grupta inceler. Sade ve temiz giyinir. Giyimi gösteriş için değil, tesettür içindir. Tesettürü de bir fitneye dönüştürmez.
  • Eşinin cima talebine sınırlayıcı tavırlar koymaz. Sağlık engeli bulunmadıkça çıkaracağı engellerin vebal olarak üzerine döneceğini bilir. Cima dışında da eşinin hoşlanacağı samimi ve etkili tavırlardan kaçınmaz.
  • Başka kadınları eşine anlatmaz. Eşinden de başka erkekleri anlatmasını istemez.
  • Yatak odasına ait şeyleri ebediyen –en yakın bayanlar da dahil- kimseye anlatmaz. Hatta yatak odasını bile başkalarından gizler. Sır deposudur.

 (Kıblegâh Evler, Nurettin Yıldız, Tahlil Yayınları, 2009, Sayfa 73 ila 79)

O – x – O

 

HAYALİNİZİ BİLE MUHAFAZA EDİN

Bence bugünün gençlerinin en büyük imtihanı cinsellik olayıdır. Bana öyle geliyor ki bu cinsellik olayı bugünün gençlerinin büyük engeli. Veba mikrobu gibi dikkatli olmaları gereken tehlikeli bir olaydır. Ve cinsellik olayı da gittikçe vasıtalarını çoğaltarak gençlerin üzerine gelmektedir. Bundan kurtuluş çaresi mahremiyet sınırları içine çekilmektir. O çok mühim, başka izahı yok, hiç kesinlikle…

47483Yani genç kendisini tahrik eden görüntüden, kendisini tahrik eden vasattan kaçınmaya çok gayret etmeli, çok dikkat etmeli. Bir sürü müstehceni seyreden genç ateşe doğru, uçuruma gidiyor demektir. Bir sürü tahrik edici grubun arasında olan genç tehlikeli uçuruma doğru gidiyor demektir. Mehremiyet sınırlarını tanımayıp, yabancılarla oturan kalkan, tokalaşan, tenhada ikili buluşan genç gidiyor demektir. Niye gidiyor demektir? İradesi yok mu? İmanı var, iradesi var. Gitmez, döner. Hayır. Bu konuda Allah Rasulünün çarpıcı bir ikazı var, fevkalade yerinde geliyor insana. “İnsan cinsel açıdan tahrik olunca, tahrikte alevler yükselince bir yere varır ki, o aklının ya tümünü ya üçte ikisini kaybetmiş gibi olur. Deli haline gelir.” Cinsel duygularının tahrikinin bu hale gelmesinden sonra deli bir insan nasıl en yanlışı yaparsa, o insan da en yanlış işleri yapar. En kötü günahlara girer, öbür boyu utanacağı şeyleri yapar. Ondan sonra tetiği çekip de, adam öldüren kimsenin öfkesi geçince aklı başına gelip de “eyvah” diye çırpındığı gibi eyvah eder, çırpınır, pişman olur ama namludan kurşun çıkmış hedefi vurmuş, cinayet işlenmiştir.

Ondan dolayı, mümkün oldukça gençler müstehceni seyretmemeye, müstehcenden uzak durmaya çalışmalı, tahrik eden görüntüden, ortamdan uzak durmaya çalışmalı. Yani tahrik olup da aklını kaybeden, deli haline gelmemeli. Gelirse fren kopmuştur, uçuruma doğru yuvarlanıyordur. Bir kızcağız telefon etti. “Dini nikâh yaptırmak istiyorum arkadaşımla ne dersiniz? Ben üniversitede okuyorum” dedi. Ben de dedim ki; “Ben intiharın her türlüsüne karşıyım.” “Anlamadım yani ben dini nikâh yapınca intihar mı etmiş oluyorum?” dedi. Ona dedim ki: “Onun gibi bir sonuç meydana geliyor zannediyorum. Niye dini nikâh yapıyorsun, hem de gizli yapıyorsun?” Dedi ki “Aleni yaparsak annem razı olmaz, babam razı olmaz. Okul durumu müsait değil.” “Bak” dedim “Annen razı değil, baban razı değil, okul durumun müsait değil, yaş durumun müsait değil siz yine de tüm engelleri aşarak dini nikâh yapmayı göze alabiliyorsunuz. Bak nereye gidiyor.” Dedi ki “Bir müddetten beri arkadaşlığımız oldu, birbirimize çok alıştık, ondan sonra bu engelleri düşünemez hâle geldik.” Böyle düşünemez hale de getirir, mahremiyet sınırlarını aşar ve taşarsan tahrik olarak alevlerin yükseldiği duruma gelirsen, hiçbirşeyi düşünemez hâle gelirsin. Anneyi de, babayı da, okulu da, istikbali de düşünemez hâle gelirsin. Neden sonra bu hatayı işlersin yangın söner aklın başına gelir. “Eyvah ben ne yaptım ya!?” dersin. Haydı, ayıkla pirincin taşını. Şimdi öyle gizli nikâhta evvela Şafii mezhebinde velinin izni olmadan nikâh caiz olmaz. Hanefide taraflar denk değilse, anne babanın ayırma hakkı vardır. Ayrıca yeni çıkan kanunda da resmi nikâhsız dini nikâh yapmak yasaktır. Ama bütün bu engelleri tahrik olmayan insan düşünür. Tahrik olan, cinsel manada bir öfkeye kapılan insan bunları düşünemez ki. Bunları ancak yangın söndükten sonra düşünür ama faydası olmaz. O bakımdan, gençler mümkün oldukça uzak kalmalı vasıtalardan, vesilelerden uzak kalmalı.

Bunu Kur’an’da açık görüyoruz. “Zina yapmayın” demiyor. “Yaklaşmayın” diyor (İsra, 32). Vasıtalarına çevresine yaklaşmayın, yaklaşırsanız yanarsınız pervane gibi. Bu ayeti tefsir eden İmam Şibli diyor ki: “Hayalen de gitmeyen oralara, hayalinizi de kirletmeyin. Hayalinizi kirlettikçe, kirlenen hayaliniz sizi hakikate zorlar. Hayalinizi bile muhafaza edin.” Tabii bu konu çok derin. Bir mahremiyet sınırlarını aşmamak, taşmamakla kendini korumak var. Bu yetmez, bu sınırın içindeyken manen beslenmek lazım. İman voltajını yükseltmek lâzım. İman voltajı azaldıkça, zayıfladıkça, imanın zıddı günah voltajı yükselir. Bu defa insan o tarafa meyleder. Onun için beslenmek lazım, manen beslenmek lazım… Kişi, okuyarak, kendi gibi düşünen ağabeyleri, arkadaşlarının arasından ayrılmayarak beslenir, dinleyerek beslenir, haramlardan uzak kalarak beslenir…

(Hocalarımız Konuşuyor, Nun Yayınları, sayfa 35-37)

 
OOO — ooo — OOO
 
images
 
kısa zamanda köşe dönmek istiyor: “Ey insan! Hakikaten sen, Rabb’ine kavuşuncaya kadar çalışıp didineceksin. Nihayet sen O’na kavuşacaksın.” Oysa insan, ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olduğu müddetçe yeryüzünde zahmet ve acılara sabrederek ahirete kadar helalinden çalışmak mecburiyetindedir. Cümleyi okuyanlar bu kadar kolay mı diyecekler?
Evet kul olmak kolay değil ama “insanı anlama ve kullanma klavuzu Mübarek Kur’an-ı Kerim” Beled Suresi 4. ayette şu özelliğimizden bahsediyor: Andolsun ki, biz insanoğlunu zorluklara katlanacak şekilde yarattık.”
“İçindeki Devi Uyandır, İçindeki Tüccarı Fişekle v.s….” kitaplarının binlerce benzeriyle içimizin şeytanlarını serbest bırakanlara inat, bir Allah’ın kulu da çıkıp; “İçinizdeki Mümini, dervişi uyandırın!” diyemedi!
Kişisel gelişim; insanı ürün haline getiriyor, onlara bir tüketim nesnesi olarak bakıyor, hepimize kendi kendimizi pazarlayan pezevenkler olmamızı öğretiyorlar.
Bizi eşrefi mahlukât makamından alıp, pazarlanacak mal konumuna getiren şey, kişisel gelişim dinini kuran, şeytan olmasın? Müslümanlar olarak bu dili biliyoruz, bu isteklerin kimin istekleri olduğunu anımsıyoruz, öldürmeye çalıştığımız nefsimizi ayağa kaldırmaya çalışanın kim olabileceğini bulmak zor değildir sanırım!?
İnanışa göre kanepesinde yellenerek portakal soyan her hangi bir pijamalı adam ayağa kalkıp Mars’ta fabrika kurabilir! Üstelik bunu piyasada satılan üç kuruşluk Kişisel Gelişim Kitaplarından iki tane okuyarak yapacaktır!
Onları bu tarz konuşmalarla eleştirdiğimiz vakit bize hemen şunu diyorlar: “Peygamberler de yalnız başlarına yola çıkıp dünyayı değiştirmediler mi?” Psikolojiye bakar mısınız? Demek ki ruhlarında peygamberlik iddiası da taşıyorlar. Ayrıca bu Kişisel Gelişim İguanaları, peygamberlerin yalnız olmadıklarının da farkında değiller. Sırtını yalnızca Allah’a dayayan bir peygamberin gücünü anlayamayacak kadar cahiller.

(İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin / Bülent Akyürek / Kent Kitap / Sayfa 1-19 arasından seçilerek)

–o-o-o–

Yazar, Hz. Peygamber a.s.v’in ilk tebliğ esnasında çektiği zorluklardan bahseder ve bu konuda kısmî başarısızlık gösterince, efendimizin üzüldüğünden dem vurur. Ve bu gelişmeler üzerine Allah C.C.’un O’nu s.a.v. teselli ettiğini beyan ederek bizlere döner ve şunu söyler:

Bu noktada artık Muhammed (s.a.v)in tebliğ yolunda ilerlemesi gerekir. Önündeki zorlukları ve engelleri aşmalıdır. O’nun peygamberliğine imân etmiş olanların da sebet etmeleri lâzımdır. bu sebat ve direnmeleri sadece kendi menfaatleri için değildir. Sadece üzerlerindeki iman hakkı için de değildir. Aynı zamanda bu sebat, gelecek nesillerin de menfaatinedir. Bir binanın bütün ağırlığını temel tirekleri taşır. Muhammed (s.a.v.)’in ashabı da O’na olan sarsılmaz inançları ve bağlılıklarıyla O’nun çağrısı olan İslâm’ın temel direkleridir. Doğyu ve batıya uzanan kökledir.

(Fıkhu’s Sîre, Muhammed Gazali, Risale Yayınları, Sayfa 117) 26 Mayıs 2009

——————————

2

Hz. ALİ (radyallahu anh) DER Kİ

Hz. Osman radyallahu anh ile Hz. Ali radyallahu anh, her ikisi de Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam’ın daha hayatlarında iken cennetle müjdelediği iki yiğit sahabidir. Yine aynı peygamberim, bu iki sahabi ve daha sonraki gelecekler hakkında dehşetli fitnelerden haber vermiş ve geleceğe yönelik bu haberlerinde biz ümmetini de dikkatli olmaya çağırmıştır. Ve maalesef Allah’ın takdir planında o kader ve fitneler gerçekleşmiş, Hz. Osman r.a. şehid edilmiş, O’nun kanını almak için gayret eden ve ama dürüstlüğü ve bir takım fitne olayları sebebiyle bunu gerçekleştiremeden kendisi de şehid edilen Hz. Ali r.a. hakkında, aşırı uçlar çıkmış ve kendilerini gıyaplarında yargılamışlardır!!! Çok da hadlerine imiş gibi… Peygamber a.s.v. aşığı, damadı ve talebesi bu iki yiğit insanı sözde savunan kimi taraftarlar ne Ali’nin r.a. hakkını vermiş ve ne de Hz. Osman’ın r.a. böyle bir tartışma isteyip istemediğini sormadan dillerini ve hatta kılıçlarını kana bulamışlardır. Bu gün dahi gavurların yerli ve/veya yabancılarıyla uğraşmanın zorluğunu bilen kimi müslümanlar, maalesef hâlâ dillerini bu kandan çekebilmiş değillerdir. Onlar birbirine gücenmiş olsalar bile âhirette barışırlar, kardeş olurlar. İtiraz edenler, ikisinden dahi mahcup kalırlar… Ama bakınız, olayın tarafı ve bizatihi muhatabı Hz. Ali r.a. yıllarca önce nasıl dikkatimizi çekiyor ve hutbe okurken nasıl nasihat ediyor; buyrun kendi ağzından dinleyelim:

4

Ey ahali! Siz, ben ve Osman hakkında çok sözler söylüyorsunuz. Onunla benim misalim ise, Allahû Teala Hazretlerinin, “Biz, Cennet Ehlinin Kalplerinden, hased ve kini çıkarırız” (Araf/43) kavl-i şerifi gibidir. Bundan Cennet ehli, Cennet’e girince kalplerinde birbirlerine karşı kin ve düşmanlık sebeplerinin kalmayacağı anlaşılmaktadır.

Meselenin birinci derecede muhatabı kendisi ve hasım gibi gösterilen diğer şahıs hakkında böyle söylüyorsa, bize veya “onlara” ne oluyor ki; değil mi?!

25 Mayıs 2009

Okuduğum Kitaptan” üzerinde 13 yorum

  1. Sayfa başlığı “BUGÜN OKUDUĞUM KİTAP’TAN” fakat, yazının Tarihi 25 .05.2009 bu günün tarihi 27.05.2009.

    Kitap okudugunuz biliyoruz, Sayfa başlığını “OKUDUĞUM KİTAPTAN” veya “OKUMA NOTLARI” olarak değiştirmenizi tavsiye ediyorum.

  2. Geri bildirim: Gençler (ve tabii gençlerin anne babaları) aman dikkat!!! « Beklediğiniz Dost!

  3. Geri bildirim: Kıblegâh Evlerdeki EŞLER (Hanımlar ve Beyler Lütfen!!!) « Beklediğiniz Dost!

  4. Geri bildirim: Sahabe ZANNETTİĞİMİZ GİBİ değildi !? « Beklediğiniz Dost!

  5. Günaydın efendi; sahabe’i kiram elbette melekler topluluğu değildi, Rasülümüze SAV gelip, ” size gelirken yolda bir kadınla zina etmeksizin kendimi tatmin ettim ” diye çare arayanıda var idi. Onlarda insan idi elbette. Ama bizim için ölçü olan, ideal olan ,mükemmel olan, yaklaştıkça sevaplarımzı katlayacak olan, yaşam biçimi ; Efendimiz Muhammed Mustafanın SAV yanındaki Yaşam biçimi dir. Sahabe böyle değildi diyerek Yaşar nuri öztürk tarzında, mal bulmuş magribi gibi acaip vede garaip hallere girmeyiniz lütfen . Böyle kitaplarla da ceplerinizi dolduruken, İslamı , Güzel dostlarımızı yani Sahabemizi ( Allah hepsinden razı olsun) kullanmayanız.

    • Güzel Yusuf, İnşaallah isminiz gibi kendiniz de güzelsinizdir. Ancak size teessüf etmeme müsaade ediniz. Bendeniz sizi tanımıyorum, sizin beni tanıyıp tanımadığınızı ise bilmiyorum. Ancak tanımadığınızı zannediyorum. Dolayısıyla tanımadığınız bir müslümana/din kardeşinize hemen Yaşar Nuri tavrını yakıştırmanız, mal bulmuş magribi diye hakaret olarak anlaşılan ve yorumlanacak şekillerle hitap etmeniz sebebiyle teessüf etmek bir vecibe haline geldi… Suizannınız ile başbaşa kalınız ve tanımadığınız mü’minler hakkındaki öngörülerinizden dolayı Rabbimden tövbe dileyiniz. Benden yana olan haklarınız ise helal olsun. Ahirette yeterince derdim olacağından korktuğumdan, bir de sizinle uğraşmamak için varsa size geçmiş bir hakkım aha işte burda helal ediyorum.
      Ancak, güzel kardeşim,
      Bir; ‘niçin dilin bu kadar sivri ve niçin hemen sui zanna kapılıyorsun?’ deme hakkına da elbette sahibim. ‘Acaip ve de garaip’ hallere girmiyorum, hiçbirşeye de ‘mal bulmuş magribi’ gibi saldırmış değilim. Ben bu yazımda hürmet ettiğim, muhabbet duyduğum ve ilmiyle amil olduğundan zerre kadar şüphe etmediğim bir ilim sahibinin -elbette sizin daha çok şey bilmeniz mümkündür- tesbitini müslümanlarla paylaşmak ve “onların” da insan olduğunu hatırlatmak istedim. Bütün kabahatim buysa ne güzel şey yapmışım Billahi…
      İki, Elbette en büyük örnek hz. Peygamberimdir. Bunun aksini iddia etmediğim gibi, yazıda da bunu hatırlatacak, bu manaya gelecek en ufak bir ima dahi yok. Niye gocundunuz anlayamadım.
      Üç,
      Ashab-ı Kiram’ın hepsine saygı duyar ve mutlak manada günümüzün en büyük ilim sahibinden dahi âli olduğunu beyan. kabul. teslim ve ilan ederim. Onlar, a.s.v efendimin en sadık dostu, yaranı ve dinin en güzel tatbikçileri idiler. Bu sebeple benim ve benim gibilerin (siz örnek almayabilirsiniz ama) onları örnek almalarında hiçbir beis olmadığı gibi, bu durum günah da değildir. O s.a.v. değil midir, onların herbirini “yıldız”a benzetip de, hangisine dayanırsak, tabi olursa şaşmayacağımızı, yolumuzu bulacağımızı beyan eden!?
      dört, “böyle kitaplarla” derken, benden geçip müellife de hakaret ettiğinizi, hakkında su-i zanda bulunduğunuzu ve ahirette bunun size “günah olarak” yeteceğini, bu sebeple acilen hocadan helallik almanızı bir kardeşiniz olarak tavsiye ve teklif ediyorum.
      beş,
      İslam’ı ve/veya sahabeyi “kullanmaktan” da Allah’a sığınır, ondan afv ve mağfiret dilerim. Asla ve kat’a böyle bir niyet ve talebim olmamıştır. Ve amma tekrar etmeme müsaade edin; ne kadar geniş bir hayal dünyanız var ki, nelerden neler çıkartıyor, nerelere gidiyor, neleri alıp getiriyorsunuz??? Billahi bu kadar hayalperestlik ve “zannın peşinden gitmek” insana zarar verir. Kendinize dikkat ediniz ve Rabbi’me, gıyaplarında haklarına tecavüz ettiğiniz müminler için tövbe talep ediniz. Onlar’ın da bir nebze haklarını ödemiş olmak için bol bol sadaka veriniz.

      son olarak, hakkı söylemeye gayret eden, bir takım güzellikleri, diğer güzel insanlarla paylaşmaya çalışan, amma bunu yaparken de -mümkündür- bazı yanlışlıklar yapan benim gibi kardeşleriniz hakkında hüsnü zan etmenizi ve eğer onları ikaz edecekseniz daha bir “kavl-i leyyin” tercih etmenizi tavsiye ederim. Çünkü kesinlikle siz Hz. Musa kadar değerli ve üstün olmadığınız gibi, aleyhinde su-i zanna binaen konuştuğunuz bizim gibi müslümanlar da firavun kadar mel’un ve alçak değildir. Yani,haddinizi biliniz!”… Çünkü İslâm baştan ayağa edeptir ve ilk edep kuralı da haddini bilmektir…
      Biline… Muhabbet ve hürmetle

  6. Geri bildirim: “CUNTACI ASKERÎ VESAYET” VE TARİHİ GERÇEKLER « Beklediğiniz Dost!

  7. Geri bildirim: MODERN ZAMANLARDAN BİR KERAMET (ÖRNEĞİ) « Beklediğiniz Dost!

  8. Geri bildirim: Hz. MEHDİ’Yİ BEKLEMEK… « Beklediğiniz Dost!

  9. Geri bildirim: BİR AHLÂK İSYANI « Beklediğiniz Dost!

  10. Geri bildirim: TABİATI YENMEK Mİ, ALLAH’A ŞÜKRETMEK Mİ? « Beklediğiniz Dost!

  11. Geri bildirim: MÜŞRİKLER NEDEN “DİŞİ”LERE TAPARLAR? « Beklediğiniz Dost!

  12. Kardeşim Bu Yeniçeri Mevsunu Biraz Abartmışsın Bu Yeniçeriler Olmasaydı Osmanlı Devleti Bu Kadar Büyüyebilecekmiydi İstanbulu Bile Alamazdık !!!!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s