Kitap Tanıtımı ve Yorumları

OD’UN ASLI, MEĞER ODUN’MUŞ!

Bazen bir dostunuzun üzerinde elbise görürsünüz. Görüntü itibariyle sıradan bir elbisedir ve ama fiyatını duyunca dudağınız uçuklar.Elbisenin ne özelliği var ki bu kadar pahalı diye soracak olursunuz, aldığınız cevap elbisenin fiyatından daha fazla uçuklatır dudağınızı: “Marka”. Yani elbisenin etiketinden başka bir orjinalliği veya kalitesi yoktur! Etikette çok pahalı elbiseler satan bir mağazanın/firmanın ismi yazdığı için o elbise artık elbise olmaktan çıkmış ve “marka” olmuştur. Böyle olunca da esasen siz elbise değil, “marka” almış oluyorsunuz.

                Bu konu sadece tüketim eşyaları için mi böyle?! Elbette hayır! Kapitalizmin hayatın her yanını kapladığı işbu modern zamanda maalesef “insanlar bile” artık marka. Mesela bizim cenahtan olmayan (yoksa, “bizim cenaha düşman olan” mı demeliydim) bir Orhan Pamuk kimilerine göre markadır. Yazdıkları “ciddi” edebiyat eleştirmenleri tarafından beğenilmese ve kalitesiz bulunsa da o artık bir “marka”dır. Yazıldığı mutlaka alınmalıdır. Almanız yeterli; okumasanız da olur! Çünkü o bir marka… Hatta eğer mümkünse yeni çıkmış kitabını kitabın ismi piyasadan silininceye kadar yani birkaç ay elinizde dolaştırmalı, dost meclislerine “elinizde o kitap olduğu halde” gitmelisiniz. Çünkü o bir marka… Siz de entel tabii..

                Herhalde bizim cenahın markası da İskender Pala üstadımızdır. Hem İskender Pala’nın “marka” olması bir resmiyet de kazanmış. Çünkü kitabının kendini tanıtan kısmında “TPE tarafından marka ödülüne lâyık görüldü ve adı tescillendi.deniliyor.  İskender Pala’nın “Divan şiirini sevdiren adam” sıfatı var ki doğrudur. Kendisinin 10’a yakın kitabını okudum, hepsinden de haz aldım. Son okuduğum kitabı Yavuz ve Şah İsmail’iu anlatan “Şah ve Sultan” idi. Gerçi eserin hikâye tarzı bana çok abartılı gelmişti ama güzeldi.

                En son olarak da “Od”unu okudum maalesef… Evet maalesef… İskender Pala’dan daha çok şey, daha büyük güzellikler beklerken hayal kırıklığına uğradım. Üstadın bu eseri “sadece marka olduğu için” satılıyor. Aşağıda, eleştireceğim hususlarda bizzat bilgi sahibi olduğunu zannettiğim, bilgi sahibi olmasa bile bu konularda bilgisine başvuracağı on’larca şahıs bulacağına inandığım üstad “marka” olmanın bir gereği olsa gerek, çalakalem ve maalesef abuk-subuk şeyler yazarak od’unu tam da “odun” haline getirmiş maalesef.

                Öncelikle eserin kahramanı Yunus, od/un’da bizim bildiğimiz “derviş Yunus” değildir artık. Eğer böyle bir Yunus bekliyorsanız hayalleriniz yıkılacaktır; bencileyin… O sizin bildiğiniz derviş “odun” olmuştur. O odundan da ekabir ve “ben, ben” diyen bir “od”, bir Yunus çıkmıştır: Yunus’un dervişlerle bir mağaraya girmesi ve o mağarada Allah’a dua etmeleri ve en sonunda da meğer dualarının temel sebebinin “Yunus’un yüzü suyu hürmetine” olması meselesini bizlere Yunus anlatıyor; tevazu riyakarlığı perdesi altında ve ama ekabir bir edayla. Allah için, Yunus hakiki Yunus olsa böyle bir olayı –gerçek dahi olsa- anlatır mıydı? Mümkünü yok! Çünkü bu kibirdir. Bakınız Yunus, Tapduk dergahında kendi aleyhine konuşan diğer dervişler için/onlar hakkında ne diyor? “Zaten her birinin hakikatlerini görebiliyordum; henüz benliklerini beden diye giyinip üzerlerinde taşıyan, kendilerinden kurtulamamış nadanlar.” (sayfa 252). Bir derviş bırakınız herhangi bir kula, kendi dergahındaki ihvanlarına bu sıfatları yakıştırabilir mi, düşünebilir mi? Odun Yunus’u ihvanlarına “kendilerinden kurtulamamış” derken kendisi ne durumda acaba? Amma böyle olur markaların Yunusları… Aynı ben ben diyen Yunus’u meselâ 281, 328, 329 ve diğer sayfalarda rahatlıkla müşahade edebiliyorsunuz. Elbette örnekler daha çok.

                İki mevzu (uydurma) hadis var ki, yazarımız bunu kitabının muhtelif sayfalarında (biliyorsunuz en iyi propaganda tekrardır ve sık tekrarlanan şey artık “gerçek” zannedilmeye başlar) sık sık ve gözümüze sokarcasına tekrarlıyor: “Vatan sevgisi imandandır” ve “kendini bilen Rabbini bilir” sözleri…

                Molla Kasım kitabın senaristidir esasen; Yunus’u aramış bulmuş ve ondan hayatını öğrenerek marka yazarımıza anlatmış ve od/un’u meydana çıkartmıştır. Amma ve lâkin Molla Kasım, Yunus’dan 10 yıllar sonra doğmuş ve şiirlerine muttali olmuş bir şahıstır. Tarihi bu kadar atlamak, bu kadar katletmek marka olmanın gereği midir, ille de Yunus’un kerametini göstermek için midir bilmiyorum amma yakışmıyor…

                Yunus’un aşkına bakıyorsunuz Allah’dan ziyade hanımı Sitare… Hani derler ya “Nuh diyor da peygamber demiyor!” Yunus da sanki Sitare diyor da neredeyse Allah demiyor. “Bana Seni gerek Seni” diyen Yunus Allah’ı zikrediyor, O’nu istiyordu. Amma odun Yunus sanki Sitare’yi zikrediyor.

                Yine Tapduk dergahına bakıyorsunuz oradaki müridlerin neredeyse tamamı meğer ham softa kaba yobaz değil miymiş? Sui zan ediyorlar, dedikodu ediyorlar, insanı küçümsüyorlar. Zavallı Yunus nereye, ne biçim bir yere düşmüş? E, oradan da odundan başka Yunus’un çıkmayacağı tabiidir!

                Eserde Yunus veya onun şeyhi vasıtasıyla farklı bir inanç sistemi dayatılmaya çalışılıyor sanki. Sayfalarını da belirterek bir kaç örnek verelim: “İnsan için ibadet çalıştığıdır” (78), “Namazım, zikrim, tesbihim yoksa da Allah’ım var hünkârım”(78) İbadeti yok ama kalbi temiz yani…

                Hasılı dostlar eser için söylenecek çok olumsuz şey var. Bunların tümünü yazmaya gerek de görmüyorum. Ama şunu hassaten belirteyim: Eser İskender Pala’nın Üstadlığına kesinlikle yakışmamış. İskender Pala eserde “Bizim Yunus”’u değil de, herhangi bir Yunus’u veya herhangi bir dervişi anlatsa idi belki mesele bu kadar abes olmayacaktı. Ama bizim Yunus’u Od’a konu edince, Yunus yanmış, geriye bir odun yığını kalmış maalesef…

(Od, İskender Pala, Kapı Yayınları, 2. Baskı)

MEALLE KONUŞAN ŞAİR ve HÜSRAN

                Öyle kitaplarla karşılaşırsınız ki bazen; ismi cezbeder sizi… Bir an önce alıp okumak, ondan birşeyler almak, müstefid olmak istersiniz. Bazen yazarı cezbeder… Bildiğiniz, daha önce eserlerinden tanıdığınız bir isimdir yazar… Bu sebeple onun kaleminden çıkmış bu eserin sizin için faydalı olacağı muhakkaktır. Çünkü daha önce okuduğunuz diğer eserleri sizin “frekansınıza” uymuş, size birşeyler vermiştir. Zaman zaman da kimi dergiler, gazeteler veya artık son 10 yıldır internet sitelerindeki tanıtım ve övgüler sebebiyle okumak istersiniz bir kitabı… Yani inandığınız, kan’dığınız için…

                Yukarıda saydığım sebepler çoğaltılabilir. Bunlar bir kitaba ulaşmanın farklı yollarıdır. “Kur’an’la Konuşan Şair” isimli eseri bir kitap sitesinde, yeni çıkan kitapları incelerken görmüş ve yorumları okumuştum. Yazarını tanımıyordum ama hakkındaki yazılar ve tanıtım cezbedici idi. “Okunmalı” dedim. Hatta sadece ben demedim; daha önce sizlere duyurusunu yaptığım ve  BİZ YAPTIYSAK SİZ  HAYDİ HAYDİ YAPABİLİRSİNİZ dediğim, kitap mütalaa grubundaki arkadaşlarla okumayı kararlaştırdık işbu kitabı…

                Ve okuduk… Sonuç: Hüsran!

                Sevgili dostlar, aşağıda yazacağım satırlar, mütalaa grubumuzda bulunan (o zamanki sayıyla, bendeniz dahil) 6 (ve bir de aynı eseri okuyan, edebiyat zevk ve bilgisine güvendiğim güzel bir dostu da dahil edersek 7) arkadaşın ortak fikirleridir diyebilirim.

                Kitabımızın yazarı İbrahim Eryiğit bir şair… İslâm dışı bir hayat sürerken, Rabbimizin lütfu dairesinde hidayete ermiş; Allah c.c. makamını cennet eyleye inşaallah… Eser de şairimizin(yazarımızın) ilk roman denemesi… Ancak gerek olayın kurgulanış biçimi, gerekse olayın bizatihi kendisi maalesef roman havasından ve tekniğinden çok çok uzak. Bir kere olay/lar/da gerçeklik yönü çok zayıf, masalımsı… Şair kitabında şehri ve şehirleşmeyi eleştirmiş. Bu sebepten olsa gerek, olay ormanda geçiyor… Evet evet bildiğimiz bir orman… Öyle ki, kahramanımız bir trafik kazası sonucu bu ormanda diğer kahraman tarafından tedavi ediliyor ama, öyle bir orman ki, içinden (veya çok yakınından/kenarından) otomobil yolu geçtiği halde, bu ormanda geyikler, ayılar cirit atıyor.. Bir de balıklarla dolu bir deresi var. Ormanda yalnız yaşayan bu şahsın yanına yıllardır ne pikniğe gelen oluyor, ne bu şahıs şehre inip herhangi bir şekilde ihtiyacını karşılıyor ne de şehirden bu şahsa ihtiyacını karşılamak için yardım geliyor… Amma bal gibi de geçiniyor işte burada… Dedik ya masalımsı… 

Maalesef, kitabın son sayfalarında “Kur’an’la Konuşan Şair” konusunda yanıldığınızı anlıyorsunuz. Meğer efendim,  Kur’an’la Konuşan Şair bizzat kazayı geçiren şahıs yani romanın başkahramanı imiş. (Zaten geyik, ayı, balıklar, bot, post, kitaplar v.s.yi saymazsanız kitapta topu topu iki kahraman var. Şair ve diğeri!) Dolayısıyla böyle olunca da diğer kahramanımız “Konuşan Kur’an” olmuş oluyor. Peki neden veya nasıl “Konuşan Kur’an” oluyor? Çünkü ormanda yaşayan bu şahıs, kahramanımızın sorduğu her soruya mutlaka ayetle cevap veriyor. Ama hemen işaret edelim ki, romanın kahramanı olan Cemal hep çanak sorular soruyor. Yine de verilen cevaplar çoğu zaman sorulan soruyla (soru “çanak” olmasına rağmen) uyumlu olamayabiliyor. Olayları değerlendirir, derdini anlatırken hep ayet okuyor. Kesinlikle ayetten başka bir söz söylemiyor. Öyle ki, “Konuşan Kur’an”, kahramanımız Cemal’in “isminiz nedir” sorusuna bile ayetle cevap veriyor: Yasin. Yani Konuşan Kur’an’ın babası, demek ki taa doğduğunda oğlunun böyle birisi olacağını bilmiş ve adını ne bileyim Nihat, Aydın, Orhan, Ömer, Osman, Ebubekir, Hasan veya Hüseyin koymamış; direk Yasin koymuş… Yani diyorum ki eğer roman biraz uzun olsa idi ve hasbelkader Yasin amcamız evli olsaydı, sırf Kur’an’la konuşmak için herhalde “Nisa” isimli bir hatun alırdı. Çocukları olsa adını Muhammed, İsa, Musa, Yahya, Nuh inekleri olsa “Bakara” koyarlar,  sadece Tin ve Zeytun yerlerdi. Biraz “sulandırdım” gibi gelebilir ama, kabahat bende değil. Dedim ya eser masalımsı, ben de kaptırdım işte… Böyle ciddi bir şairden (çünkü gerçekten bana göre şiir ciddi bir iş, şair ciddi bir kişidir), böyle ciddi ve iddialı isimli bir kitabın içinden böyle bir “büyüklere masal” tarzı olay çıkınca, elbette benim de birkaç tel’im zarar gördü büyük ihtimalle…

Yazarın, roman kahramanını sanki Kur’an’mış gibi sunması çok ama çok yanlış. Üstelik nasılsa, kahramanımız Yasin Amca, yani Kur’an olan şahıs (!), konuştuğu zaman Kur’an gibi konuşuyor ama sustuğu zaman ses/çıt yok. Kur’an’da ki “zikredin” kısmını okumamış mı Yasin? Niçin zikretmiyor? Ayrıca, Kur’an’la konuşan adam Yasin Kur’an’dan çok Muhammed Esed (rh. A.) ve Mustafa İslamoğlu’nun mealinden konuşuyor. Öyle ki, bir soruya cevap olarak verdiği 39. surenin 22. ayetindeki “nur”u o meallerde geçtiği gibi IŞIK olarak beyan ediyor (sayfa 58). Böyle olunca da tabii eser çok zorlama bir hale geliyor. Hatta daha da ileri gidelim; “Cemal çanak soru soruyor” dedik ya; Cemal önce ilgili ayetin “Es’ed veya İslamoğlu meal/tefsirlerindeki” yorumunu anlatıyor ve buna ilişkin soru soruyor veya bu yorumu direkt soru olarak soruyor; sonra da Yasin o ayetin metnini/mealini okuyor veya tam tersi… Ancak birçok yerde sorulan sorulara cevap olarak verilen ayetler soruyla örtüşmemiş yani zorlama olduğu çok bariz, çok belli.

Kitap, bir şair/şiir mantığıyla yazıldığı için, roman havasına girememiş… Çok zor okunuyor ve dolayısıyla da zor anlaşılıyor. Adeta bir sayfayı 2 bazen 3 defa okuduğunuz oluyor. Cümleler çoğu zaman çok uzun olmuş. Bu sebeple de insicam –en azından okuyucu açısından- bozuluyor; tekrar başa dönmek zorunda kalıyor, cümleyi tekrar okuyorsunuz. Kitap 88 (yazıyla seksensekiz) sayfa ama yorucu olması, okurken dikkat teksifi istemesi hasebiyle 200-250 sayfalık kitaba denk.

Doğru söylediğim için dokuz köyden kovulacak olabilirim ama, daha önce birileri “bu gerçekleri” yazsa idi hiç değilse bu kitapla geçen vaktime acımazdım. Ben de anlatmazsam/yazmazsam, acınacak diğer vakitlerin hesabını veremem! Netice itibariyle dostlar,  “şair” Kur’an’la konuşmamış; kendi çalmış kendi oynamış! (Kur’an’la Konuşan Şair – İbrahim Eryiğit, Pınar Yayınları)

GÜNLÜK HAYATINIZDA HADİSİN/SÜNNETİN YERİ VAR MI?

          Bu yazıya başlık yaptığımız soruyu hiç kendinize sordunuz mu, yok eğer sordunuzsa ne kadar, kaç defa sordunuz? Sorduğunuzda kendinize verdiğiniz cevap ne oldu? Veya siz bizzat kendiniz kendinize değil de, bir başkası size sordu mu? Bu sorunun bir şekilde bize kendimiz veya birileri tarafından sorulması ve tarafımızdan da müsbet şekilde doyurucu olarak cevaplanması gerekiyor.

         Çünkü, Müslüman olduğumuzu iddia ediyor, Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ı yaşamak istiyorsak bu sorunun cevabının çok ama çok tatmin edici olması gerekiyor. Biliyoruz ki,  Efendimiz s.a.v. yaşayan canlı Kur’an’dı; öyleyse onun sünnetleri hadisleri bilinmeden, günlük hayata yansıtılmadan Kur’an’ın yaşanması mümkün değildir. Üstelik yarın; ahirette kendisinden şefaat bekliyorsak eğer, bu da ayrı bir sorumluluk ve zorunluluğun işareti oluyor.

          İşte bu ve benzeri güzel kaygıların, tatlı endişelerin neticesi elbette yayın sektörüne, kitap piyasasına da yansıyor, yankısını buluyor. Sevinerek görüyoruz ki, günümüzde insanımız İslâm’ı öğrenme çerçevesinde, Kur’an ve hadisi okumaya, anlamaya, öğrenmeye karşı özel bir önem veriyorlar. Bu önem gün geçtikçe daha da çoğalmakta… bu çerçevede eserler yayınlamakta.

         Bu türden eserler klasik siyerden farklı olarak, Hz. Peygamber s.a.v.’in günlük hayatından kesitlerin veya tüm hayatının hadisler ışığında toplandığı eserler oluyor.

Bugün tanıtmaya gayret edeceğimiz eser de bu mahiyette bir eser. Ancak tanıtmaya gayret edeceğimiz eseri farklı kılan en önemli unsurlardan birisi, eserin tercüme değil telif olması…

         Bu mahiyetteki eserler, bugüne kadar maalesef tercüme olarak yayınlandı/yayınlanırdı. Eseri kaleme alan İlyas Kaplan. İlyas Kaplan kimdir, ilmi hüviyeti ve geçmişi nedir gibi konularda maalesef herhangi bir bilgi verilmemiş. Bu sebeple biz de kitabı tanıtırken size yazar hakkında bir bilgi veremiyoruz. Ancak, yazarı tanımamak, teslim edelim ki, biraz da bizim eksikliğimiz ve ilim çevresine yabancılığımızdan kaynaklanıyor. Bunu teslim edelim. Bu kanaate varma sebebimiz ise, esere takriz yazan Prof Dr. Hayrettin Karaman ve Faruk Beşer hocaların, yazarın ilmi hüviyet ve ehliyetinden övgüyle söz etmeleri… Elbette bu iki büyük hocamızın esere takriz yazmaları ve gerek eser, gerekse yazar hakkındaki müsbet görüşleri esere daha ilk başta “okunabilir” kayıt ve şerhini düşmemize sebep oluyor.

         Eser isminden de anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in günlük hayatını anlatan hadislerden oluşmuş. Hadisler yaklaşık 300 ayrı konu başlığında incelenmiş. Eserde 1000 hadise yer verilmiş. Hadislerin bir çoğu şerh edilmiş. Şerhler, kısa, öz ve anlaşılır bir şekilde yapılmış. Şerhlerle konu hakkında daha sağlıklı bilgiye sahip olabiliyoruz.

         Kitap 588 sayfadan oluşuyor ve temiz bir baskıya sahip. Yazar, hadisleri kütübi sitte ismiyle maruf 6 büyük hadis kitabı haricinde diğer hadis kitaplarından da seçmiş ve okuyucunun dikkatine sunmuş.

         Bizim şahsen özel tavsiyemiz, eserin ailenizde, çoluk-çocuğunuzla okunarak onlara da hadis, sünnet ve hz. Peygamber sevgisinin aşılanması. Çünkü yukarıda beyan ettiğimiz üzere hadislerin şerhleri öz ve çok hoş, rahatça anlaşılabilir tarzda yapılmış. Dolayısıyla eser, haftanın belli bir günü ve çocuklarımızın da toplanacağı bir zamanda ailecek veya küçük sohbet gruplarında rahatça okunulabilecek bir eser…

           Netice itibariyle “hadislerle günlük hayatımız”, Hz. Peygamber s.a.v.’in hayatını ve hayatındaki incelikleri yine Hz. Peygamber’in dilinden ve sahabenin görgü-şehadetiyle öğrenmek isteyenler ve bunun yanında daha da önemlisi, hayatını Hz. Peygamberin hayatına benzetmek isteyenler ve O’nun gibi yaşamak isteyenler için bulunmak bir kaynak ve hazine…

(Hadislerle Günlük Hayatımız, İlyas Kaplan, Beka Yayınları, İstanbul, 2011)

x – o – x

EN GÜZEL SÖZLÜ KİM?

 

         Her bir insan İslâm dinini seçtiği veya İslam olduğunu farkettiği anda ortak bir görevle mükellef hale gelmektedir. Görev bizzat Allah c.c. tarafından verilmiştir. Elbette Müslümanların bu görevin farkında olup olmaması sorumlulukları açısından birşeyi değiştirmemektedir. Görev görevdir ve sorumluluk her daim devam etmektedir. Ta ki, ölüm gelinceye kadar.

 

         Niçin yazıya böyle bir girizgâhla başladık? Çünkü maalesef dünyanın hay-huyu, sonu gelmez gaileleri bizlere, her Müslümanın aynı zamanda bir “davetçi” olduğumuzu unutturmuş vaziyettedir de onun için. Evet ne yazık ki, belki işbu yazıyı okuyanların bir çoğu yıllardır, hatta on yıllardır “davetçi” sıfatını bırakmıştır, unutmuştur! Halbuki bu görevin unutulacak ve savsanacak bir tarafı olmadığı gibi, bu konudaki mazeretlerin Kabul edilme imkânı da adeta yoktur. Zira Allah c.c. Kitab-I Kerim’in 41. Suresi olan Fussilet suresi 33. Ayette “İnsanları Allah’a çağıran (davet eden), salih amel işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” buyurulur. İslâm alimleri de dünyada yaşayan insanları “ümmet-i davet” ve “ümmet-i icabet” olarak ikiye ayırmışlardır. Ümmet-i icabet biz Müslümanlar yani, daveti kabul etmiş ve gereğine göre amele gayret eden insanlar; ümmet-i davet ise davet edilecek olan, henüz islamla şereflenmemiş insanlar… Elbette bu ümmet-i davete, davet çağrısını ulaştıracaklar da, farkında olmasak; görevimizi unutmuş olsak da; “onlar, bunlar” değil, bizzat bu yazıyı okuyan Müslümanlardır.

 

         İslâm’a davet her insan tarafından farklı şekillerde ifa edilebilir elbette. Bu manada bir insanın sadece ve yalnızca sünnet olması hasebi ve niyetiyle sakal bırakması (ve tabii ki bıraktığı sakala layık olması, onu iyi taşıması); çevresinde edepli ve hayalı bir insan olarak  takdir toplaması; yolda yürürken selam vermesi dahi bu çerçevede “davet” kavramının şümulüne girer. Bunlar haricinde ve yanında, özel olarak insanları Allah’a davet etmek için onlarla ünsiyet kurup muhabbet etmek, onları davet etmek için özel dernekler, teşkilatlar, cemiyet ve cemaatler oluşturmak, kitap basmak, dağıtmak v.s. de yine aynı konunun daha özel bir başka görünümüdür.

 

         Elbette Müslüman insan davetini yaparken o davetin nasıl yapılacağını da bilirse daha kolay ve etkili netice alacak, neticeye ulaşacaktır. Dolayısıyla da her Müslümanın çok detaylı olmasa da davet hukuku konusunda bilgi sahibi olması gereklidir.

 

         Günümüzde gerek ülkemiz yazarları tarafından gerekse ümmet coğrafyasının farklı mekânlarında yaşayan davetçiler tarafından kaleme alınmış ve gerçekten hakkıyla konuya hakim yüzlerce kitap ismi verilebilir, sayılabilir. Ama bazen –bu durum bir zaaf olarak da değerlendirilebilir-, yaşadığımız “hız çağı”nda kolay, hızlı ve kısa bilgiler vermekle birlikte, istenilen “konuyu” hakkıyla anlatan kitaplar da aramıyor değiliz.

 

         İşte tanıtmaya gayret edeceğim “İslam Davetçisinin El Kitabı” isimli eser de tam bu söylediğim gibi, kısa ve kolayca okunabilen, bu manada da kendisinden bir çırpıda/hızlıca faydalanılabilecek bir eser… Eser Abdullah el-Hâtır tarafından kaleme alınmış, Ayhan Çakıroğlu tarafından tercüme edilmiş ve Beka Yayınları tarafından yayın dünyasına sunulmuş.

 

         Kitap adından da anlaşılacağı gibi tam bir “el kitabı”! Davet konusuna ilişkin belki 10’dan fazla eser okumuşumdur, ancak konuyu bu kadar rahat ve kolay anlatan bir kitap okuduğumu doğrusu hatırlamıyorum. Üstelik yazar, konuya farklı bir açıdan yaklaşmış; olayın psikolojik boyutundan… Yayınevi yazarın doktorluğunun nereden geldiğini, branşının ne olduğunu, nereli olduğunu belirtmemiş; yazarı hiç tanıtmamış. Elbette bu yayıncı açısından büyük bir nakısa… Ancak eserden anlaşıldığına göre yazar psikiyatr doktor. Zaten eserin girişinde psikiyatri ve psikolojiyi çok kısa ve öz olarak tanıttıktan sonra, davette psikiyatri metodundan nasıl faydalanılabileceğini çok doyurucu bir biçimde ve örnekleriyle anlatmış.

        

        Yazar, hayattan kısa ve özlü örneklendirmelerle ve davetin günümüz soru ve sorunlarına, pratik; anlaşılabilir ve uygulanabilir çözümler sunuyor.

 

         Eser “el kitabı” niteliğinde demiştik… Buna uygun olarak da hacmi çok geniş değil, toplam 112 sayfa… İçindekiler bölümü v.s.yi de çıkın; okumanız gereken sayfa adedi 100’e düşüyor.

 

          Sıcak ve bunaltıcı yaz aylarının iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladığı ve kimi arkadaşlarımızın artık “yaz tatili”ne çıkmaya hazırlandığı bu günlerde rahatça ve hiç yorulmadan 1 günde rahatça okuyabileceğiniz bir kitap/çık… Sizi asla yormayacak ve ama size güzel şeyler hatırlatacak, güzel yollar gösterecek ve eğer bırakmışsanız sizi tekrar davet yoluna çekecek, devam ediyorsanız, bu yolda daha güzel neticeler almanıza yardımcı olacak bir eser…    

 

         Unutmayınız Allah’ımız öyle buyurdu: “İnsanları Allah’a DAVET EDEN…”

(İslam Davetçisinin El Kitabı, Dr. Abdullah El-Hâtır, Beka Yayınları, İstanbul)

X – O – X

HOCA CAMİDE DEĞİL, HER YERDE!…

            “Hoca”  tabiri bizlere yabancı olmayan bir tabir.

            Bu tabir ile önce yaz’ın elifba öğrenmeye gittiğimiz camilerimizde tanışmıştık, dinî bir tabirdi… Sonra baktık ki ortaokula gelince, buradaki öğretmenlere de hoca deniliyormuş… Buradan başlayarak iyiden iyiye alıştığımız “hoca” tabiri ve telaffuzu üniversitede de devam etti. Sonra ilerleyen safhalarda ve özellikle hastane ile yoğun teşriki mesaimizde gördük ki, doktorlar da meslektaşlarına “hoca-m” diye hitap ediyorlar.

            Hasılı hoş ve bize yabancı olmayan, bize yabancı olanların; “yerli gâvurların” ısrarla uzaklaştırmaya/unutturmaya çalışmalarına rağmen hayatımızdan çıkmayan bir kavram hoca kavramı…

            Her iş ve sahada olduğu gibi, esas olan tabirlerin hakkını vermek, onda müşahhaslaşmak, mücessem olmaktır… En son okuduğum kitaplardan olan “Hoca – Türk Dış Politikası’nda Davutoğlu Etkisi” isimli kitap da belki farkında olmadan ve hatta amacı bu olmadan bu konuyu anlatıyor.

            Kitap, televizyon yayıncılığından aşina olduğumuz Gürkan Zengin tarafından kaleme alınmış. Eser sadece Ahmet Davutoğlu’nu anlatan bir biyografiden öte, alt adı’ndan da anlaşılacağı üzere Ahmet Davutoğlu’nu anlatırken AKP dönemi dış politikasındaki etkilerini de anlatıyor.

            Kitap çok rahat okunur tarzda yazılmış. Bunun için Gürkan Zengin’i ayrıca tebrik etmek gerekiyor…

            Zengin, kitaba önce hoca’nın tevazuunu anlatan bir örnekle başlıyor: Arabayı İten Adam!

                                               2001, Şubat ayı.

Çalıştığım yayın kuruluşunda Editör programını hazırlıyoruz. Ulaştırma servisi o gecenin konuğunu evinden alıp stüdyoya getirirken araç yolda teklemeye başlıyor, bir süre sonra da duruyor. Mevsim kış, yayın saati de yaklaşıyor.

Şoför,  konuğu stüdyoya yetiştirme telaşı içinde arızayı gidermeye çalışırken program konuğu profesör arabadan çıkıp aracı itmeye başlıyor. Şoförümüz biraz mahcup, “aman hocam, yapmayın etmeyin” diye müdahale etmeye çalışsa da dinletemiyor.

Hoca arabayı itmeye devam ediyor.

Neyse ki araba bir süre sonra tekrar çalışıyor ve ‘itmeye gerek kalmadan’ yola devam ediyor.

‘Arabayı iten adam’ Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’ydu (Sayfa 23)

            Bendeniz bu girişi okuyunca hemen “Kibirli olanı Allah alçaltır, mütevazi olanı da yükseltir” ilahi beyanını hatırlamıştım. Evet hoca (Allah O’ndan razı olsun) alçak gönüllü olduğu için Rabbim de O’nu yüceltecekti.

            İlerleyen sayfalarda hocanın çocukluğunu ve çocuk yetiştirirken mutlaka bulunması gerekenleri, olmazsa olmazları görüyoruz:

  • DUA DUA DUA… Hoca’nın babaannesinin, hassaten hocaya yönelik bir duası vardır ve Hoca’nın beyanına göre bu dua hergün biteviye tekrarlanır: “Babaannem bana sürekli dua ederdi. Göçebe Türkmen geleneğinden gelen dualardı bunlar. ‘Oğlunla ordu, kızınla oba olasın. Koç koç oğlanların ardına düşe, dünyalar ayaklarına gele, herkes sana akıl danışa’ derdi. Hergün tekrar ederdi bunu…” (Sayfa 32)
  • GÜÇLÜ BİR AİLE YAPISI-GELENEKLER: Hoca şehre göçmesine rağmen “çekirdek aile” yapısı ve bizi biz yapan ve ama bir çoğu bugün artık unutulan veya bilinse de uygulanmayan gelenekler devam etmektedir: Fatih’teki evde babaanne, baba, amca hep birlikte oturdular. Bu büyük aile yaşantısı ve babaanne figürü Davutoğlu’nda ‘geleneğin devamı’ açısından derin izler bırakmıştı: “Sabah okula giderken, babam işe giderken hepimiz sıraya girer babaannemin elini öperdik. Bu tören babaannem 83 senesinde 95 yaşında ölene kadar hiçbir zaman aksamadı. Biz ayrılırken daha dua etmeye başlardı, akşam da aynı şekilde karşılardı. Akşama kadar hep hissederdik ki, onun duası yanımızda, yakınımızda.” (Sayfa 33)
  • HELAL-HARAMA RİAYET EDİLEREK BESLENME (ÖRNEK BÜYÜKLER): Hoca’nın kültürlü ve hatırı sayılır bir dedesi vardır. Ama dede de dede hani… Bakınız: “Dedem birgün yolda yüklüce bir para bulur. Paranın sahibini aramak üzere köy kahvesine gidip sorar. Kahven biri ‘benim’ deyince ‘ ne kadardı’ diye sorar. Söylenen miktar, dedemin bulduğundan biraz fazladır. Belli ki para bir miktar sağa sola dağılmış. Dedem, hiç belli etmeden paranın üstünü tamamlayıp sahibine verir. Daha sonra neden böyle yaptın diye sorulduğunda, ‘evladım, adamın aklında birşey kalmasın’ diye cevap verir” (Sayfa 30-31)Ne incelik, ne kibarlık değil mi?
  • TABİATA (YARATILANA) SAYGI:  “Bahçemizde bir yılan vardı, dedem o yılana dokunulmasını yasaklamıştı. Çünkü o yılana ‘bahçenin bekçisi’ adını vermişti. O yılan da gerçekten dedemin o yasağından eminmişcesine oralarda dolaşırdı. Kimse ondan korkmazdı. …” (Sayfa 29)

 

Uzun yıllar Türkiye’nin dış politikasının zaaflarına dikkat çekilmiş ve “Hayır diyebilen Türkiye” özlemi dile getirilmiştir. Hatta bu konuda eski milletvekili ve dışişleri bakanlarından Kâmran İnan’ın aynı isimde bir kitabı da yayınlanmıştı. Milletimizin bu arzu ve hayallerinin Ahmet Davutoğlu ile gerçekleştiğine inanıyoruz ve inşallah bundan böyle de aynı şekilde devam eder…

Kitapta bir çok örneğini görüyoruz. Ben sadece bir örneğini sizlere vereceğim. Meşhur 1 Mart tezkeresi öncesidir. Amerika, Türkiye’ye baskı yapar ve ‘3 gün içinde cevap ver’ der. Bu 3 ayı bulur. Okuyalım:  Ancak Amerikalıların en büyük hatası, “Cumhuriyet tarihinin en radikal kararı” için Türkiye’ye sadece üç gün vermekle yaptıkları yanlışlığı fark edememiş olmalarıydı. (…) Ancak bu yaklaşımda Amerika Açısından yadırganacak bir durum yoktu. Soğuk savaş yılları boyunca, Johnson Mektubu’ndaki üslup başta olmak üzere Washington’un bu hoyratlığının sayısız örnekleri yaşanmıştı. Şimdi de Amerika Birleşik Devletleri, Saddam Hüseyin Rejimini devirecekti ve Türkiye’den tam ve koşulsuz destek bekliyordu ve üslup da buydu: Üç gün içinde cevap vereceksiniz! O cevap üç gün içinde verilmedi. (…) üç aya yayıldı. (…) Amerikan Yönetimi, beklediği yanıtı ‘üç gün içinde’ alamayınca Ankara’da bir şeylerin ters gittiğini hissetmeye başladı. Bir türlü alamadıkları yanıt yüzünden savaş planları gecikiyordu ve Ankara’dan bir türlü istedikleri cevabın gelmemesini anlayamıyorlardı. Ama çok geçmeden anladılar. Ankara’nın kendi oyun planı vardı ve buna göre hareket edecekti. Dahası ‘üç gün içinde cevap verin’ üslubu da Ankara’da rahatsızlık yaratmıştı. Başbakanlıkta konuşulan şuydu: “Bir Türk başbakanına ‘üç gün içinde bu kararı alın’ diyen hangi ülke olursa olsun, böylesi bir karar üç gün içinde alınmamalı ve karşı taraf için olumlu ya da olumsuz, yanıtın ne olacağına da biz karar vermeliyiz” bu yaklaşım karar vericiler tarafından benimsendi. (123-125)

Aynı onurlu tavrı ve dik duruşu Mavi Marmara Baskını olayında da görüyoruz.

Kitap 467 sayfa ancak, 8 yıllık AKP iktidarındaki dış (ve hatta dış politika ile birebir ilgili ve ilişkili olan iç) politika manevra ve atılımlarının neredeyse tamamını -ve inanamayacaksınız ama- hemen tüm incelikleriyle anlatılabilmiş.

Aslında kitap ve ‘Hoca’ hakkında yazılacak çok daha fazla şeyler var

Hoca /  Türk Dış Politikası’nda Ahmet Davutoğlu Etkisi

İnkılâp yayınları – İstanbul – 2010

488 Sayfa

 

X – O – 0 – O – X

MAHREM HİKÂYELERİ SEVER MİSİNİZ?

             Yazar, İslâm dünyasının silahla mücadele/mücahade edilen yerlerinde kendi talebiyle ve “savaşmak için” bilfiil bulunmuş… Oradaki mücadeleyi, oradaki açmazları, kendi içimizdeki kırılmaları, mücahade edilen yerlere gitmek için can atan nice insanımızın öncelikle ve özellikle gençlerimizin kimi açmazlarını ve bu açmazlarını onarmadıkça bu yola çıktıklarında, karşılaşacakları büyük sıkıntıları tüm içtenliğiyle ve (anlamak isteyen için) tüm açıklığıyla anlatmış.

            Yazar önce Bosna’ya gitmiş… Bosna’ya gittiği zamanlar, Bosna-Sırp savaşının en ateşli ve kanlı dönemleri… Orada yaşadığı güzellikleri, açmazları, eksiklikleri, yanlışları anlatışı bir harika…

            Yazarımız/mücahidimiz kendi beyanıyla tam bir “radikal”… Ancak aynı yazar, “Bosna tecrübesi, pek çok şeyin yanı sıra, Osmanlı’ya bakışımızı da revize etmişti (…) Osmanlı gerçeği, ideolojik kamplaşmaya kurban giden değerlerden sadece bir tanesiydi.(…) Osmanlı olarak tanımlanmak, ilk elde bizim asit radikal tepkimelerimize sebep olmuşsa da zamanla bunun saçmalığını anladık. Osmanlı’nın, bir Bosnalı Müslümanın gözünde bizim eleştiri konusu yaptığımız boyutlardan çok farklı bir imajı olduğunu nihayet kavradık.”(Sayfa 33) gerçeğine de işaret edebiliyor. Buradan da anlıyoruz ki, çapsız ve seviyesiz siyasi tartışmalar, duygu yüklük ve ancak bilgi ve mantıktan, birbirini dinlemekten uzak, birbirini düşman gören tartışmalar, bir çok güzelliği görmemize engel olduğu gibi, var olan güzellikleri de karalamamıza sebep olmaktadır. Bu sebeple bizlerin Müslüman olmak hasebiyle “tartışma yerine müzakere”yi seçmemiz gerekmektedir.

            Yine yazar, bu cihad meydanında ilmin ve cihad için gerekli olan tüm diğer donanımların ne kadar mecburi, ne kadar elzem olduğunu da fark ve ilan ediyor: “Cihad, insan unsuruna dayalı bir faaliyettir. İnsan unsurunun kalitesi ne ise –belki tüm organizasyonlar için geçerli olmak üzere- faaliyetinizin kalitesi de ona nisbetle olacaktır. Türkiyeli Müslümanların cihad kalitesi, insan unsuruna bağlı olarak oldukça düşük düzeydeydi maalesef. (…) Şöyle ya da böyle asker bulabilirsiniz, ama subay bulmak ya da olmak zorların zorudur. Savaş, gerçekten subayların işidir. Bosna olgusu, bu acıklı gerçeği deşifre etmiştir: Türkiye İslami hareketinin subayları yoktu. Ancak ironik biçimde herkes subaydı, herkes subay gibi davranıyordu (Herkes kendini komutan sayıyor, kimse emir almaya, emir eri olmaya yanaşmıyordu E.A.) (Sayfa 37-39) Devam ediyor yazar: “Halkın ıslahına yönelik davet ve eğitim faaliyetleri bir yana, kendi içimizde ıslahı, ‘emr-i bil maruf, nehy-i anil münker’i yapacak, “çarpışmalardan geldiğimizde bize Allah’ın dinini öğretecek”(Tevbe Suresindeki ilgili ayete işaret ediliyor, E.A.), “İlimde derinleşmiş” unsurlardan da mahrumduk. (…) Elimizde numunelik bir tek Boşnakça Kur’an yoktu, Kur’an hakkı için” (Sayfa 40)

            Yazarın haklı tesbitleri, itirafları kitap boyunca ve ama mutlaka yerinde ve isabetli olarak uzayıp gidiyor. Okudukça siz de hak veriyorsunuz yazara ve yalnızlığımıza, zavallılığımıza…

            Yazar, Türk olan mücahidleri objektif bir biçimde anlattığı gibi, Arap, İranlı ve Afgan, Pakistanlı, Filistinli ve diğer kavimlerden ve memleketlerden olan mücahidleri de objektif ve hakkını vererek anlatıyor. Özellikle Bosna’da cereyan eden Arap-İran veya Sünni-Şii çekişmesine yaptığı vurgular çok mühim ve hepimize ders olacak nitelikte.

            Bosna’dan sonra, Türkiye’de çok kalamayan yazar Afganistan’a geçiyor ve buradaki mücadeleleri anlatıyor.

            Yazarın anlatım üslubunun hoş ve akıcı olmasından mıdır, yoksa yaşadığı şeyleri büyük bir samimiyet ve ihlasla anlatmasından mıdır, veya her ikisi de mevcut olduğu için mi bilemiyorum ancak, bir hatıra-otobiyografi kitabı olmasına rağmen, anı kitaplarının taşıdığı sıkıcılık üslubuna rastlamıyorsunuz. Kitap tam bir roman havasında… “acaba bundan sonra ne olacak?” diye hayret ve hasretle diğer sayfayı çevirmek zorunda kalıyorsunuz.

            Kitapta alıntı yapılacak, anlatılacak çok yerler var, ancak ne benim vaktim ne de yerim var. Bu kitabı okumazsanız mutlaka boşlukta bir şeyleriniz kalacaktır. Tabii bunu da ancak kitabı okuduktan sonra fark edebilirsiniz.

 

            Kitabı herkese ve ama özellikle –cemaat, hizip, grup farkı gözetmeksizin- bir hareketin içinde olan, bir şeyler yapmak isteyen, hele hele buralara yani bahsolunan veya bahsolunmayan cihat meydanlarına niyetli gençlerin mutlaka ama mutlaka okuması şarttır. Hatta onlar için ilmihal niteliğindedir.

            Kitabın İsmi                : Bosna’dan Afganistan’a CİHADIN MAHREM HİKÂYESİ

            Kitabın Yazarı            : Yahya Konuk

            Kitabın Yayıncısı       : Elest Yayınları

            Kitabın YayınYılı       : Mart 2007

            Kitabın Basım yeri     : İstanbul

            Kitabın baskısı            : 1. Baskı

 

       * / * / *

SU VE YAZI

Muhyiddin Şekur’un “Su Üstüne Yazı Yazmak” isimli kitabını bir gazetedeki yazı üzerine okumaya karar vermiştim. İyi ki de vermişim…

Öncelikle kitap farklı bir üslupla yazılmış… Her ne kadar kitap bir otobiyografi ise de roman tarzında olması hasebiyle, kendini daha bir okunur kılıyor… Hele kişinin otobiyografisi sadece “hidayete ermek” ile ilgili değil, bir de bu hidayetten sonra tasavvufta derinleşme ve/veya “sufiliğe ermek” olunca daha bir can alıcı, daha bir okunur ve daha bir akıcı oluyor…

Kitabın yazarı sıradan bir muhtedi değil elbette… Muhyiddin Şekur Psikoloji sahasında ve özellikle grup terapileri ve aile terapileri sahasında özel inceleme ve seminerleri bulunan bir profesör.

Hidayetiyle birlikte, gördüğü bir hat yazısından etkilenerek “bu yola” giriyor. Girdiği yol, tam anlamıyla “bilmeceler”le dolu… Öyle ki, şeyhinin bir takım işaretlerinden, eşyalardan faydalanarak yaptığı anlatımlardan kendine örnekler çıkartıyor ve yolunu çizmeye gayret ediyor. Nitekim, kendi yorumu ve –anlattığına göre- hayatında karşılaştığı olaylar bu yorumların ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor.

Ancak, aile terapileri konusunda uzmanlaşmış bir insanın, her ne kadar kitabın özelliği otobiyografi olsa da, 365 sayfalık bir kitabın içinde, hanımına ve dolayısıyla aile hayatına –özel olarak saymadım ancak- 10 sayfadan daha az yer ayırması da bana göre ayrı bir ilginçlik ve hatta eksiklik. Anlıyoruzki Şekur’un hanımı kendisine engel olan, problem çıkartan bir hanım değil, buna rağmenbu yolda hanımının fonksiyon ve yerine neredeyse hiç temas etmemesi doğrusu beni oldukça şaşırttı. Hatta ve hatta kitabın epey ilerleyen sayfalarından sonra hanımından bahsetmesiyle “Allah, Allah bu adam meğer bir de evliymiş be…” diye hayret dahi ettiğimi iyi hatırlıyorum.

Kitapta bize yani Türklere ilişkin çok şey bulacaksınız. Ayrıca yine kitapta anlatılan ve Şekur’un dervişliği hususunda önemli bir dalgalanma oluşturan Şeyh Nun’un da daha sonra verdiği bir mülakatta Şeyh Nazım Kıbrısî olduğunu belirttiğini de ayrıca bir yere not ediniz.

Kitap çağdaş bir sufinin, çağdaş bir tasavvuf yolcusunun ilginç tesbitleri ve yol işaretleri ile dolu olması sebebiyle mutlaka okunması gereken bir eser…

Ancak kitabın son sayfalarında yer alan ve Şekur’un “Şeyh Ana” diye hitap ettiği, büyük ihtimalle de şeyhinin hanımı veya bu değerde biri olan hanımefendi ile ilgili olan bölümde (Sayfa 264-265) “…Henüz karşılaşır karşılaşmaz gözlerime baktı ve elini yavaşça avucumun içine koyarak, ta ruhuma dokundu. Beni sinesine çeken, öz annem gibiydi. Hem bir şeyh kızı, hem de bir Şeyhin hanımı olarak, doğrudan doğruya Hazreti Pir Hayati’nin soyundan geliyordu…” kısmını okuduğumda çok şaşırmıştım. Ve şu anda bu yazıyı yazarken o sırada aldığım nota bakıyorum aynen şöyle yazmışım: “Kadın ve erkek eli, yabancı ve birbirine mahrem olduğu halde… Hem de gözlerine bakarak… SUBHANALLAH!” Evet kitapta sadece bu şekilde bir abeslik vardı ama yine de olmaması gereken ve gerek “bildiğimiz fıkıh çerçevesinde”, gerekse tasavvufa bu minval üzre yöneltilen bazı eleştirileri haklı kılar şekildeki fiili uygulama doğrusu hiç de hoş değil.

Kitabın mühim ve not alınacak bir çok kısmı var. Hele Türk Hocalar ve Türkiye’yle, Türk Halkı ile ilgili anekdot ve hatıralar (meselâ sayfa 268’de yer alan ve çocukların kendisine “amca” diye seslenme sebebini anlatan olay) çok hoş.

Ancak, mütercimlerin iki ayrı kişi olması tercümede zaman zaman uyumsuzluk ve kopukluk oluşturuyor. Meselâ aynı kişi olduğunu zannettiğimiz kişiden bir mütercim “Şeyh-i Azam” diye bahsederken, diğeri aynı şahsı “Şeyh-i Ekber” olarak tanıtmış. Maalesef bu da kitabın eksik tarafı…

Kitap 15 baskı yapmış ve bu manada haklı bir seviyeye tırmanmış. Sıkılmadan ve tamamen ilginç bulacağınız bir çok nokta yakalayacağınıza inandığım ve tavsiye ettiğim bir eser, Su Üstüne Yazı Yazmak…

Dediğim gibi, içinde “not alınacak” çok kısımlar bulacaksınız. Aşağıdaki not (ve naif nasihat)la yazıyı noktalayalım:

“Siz buraya ezelden gönderildiniz. Şimdi ise, tek derdiniz, Ebed olmalı. Bu dünyayı dert edinen, bu dünyayı alır. Ahireti dert edinen, ahireti alır. Ama, hakikatin bâtınına, sizde gururun zerresi kaldığı müddetçe yaklaşamayacağınızı da bilin. Dişiniz ağrıyorsa, ya da gözünüzden bir derdiniz varsa ne olmuş yani? Dertlerinizi Allah’la aranıza perde etmekten, onlara O’na kulluğunuza verdiğiniz kıymetten fazlasını vermekten sakının. Hep müteşekkir olun, ve bilin ki, bu dünyadaki kederleriniz, Allah’ın bir lütfudur. Unutmayın ki, kıyamet, Güneş’in eriyeceği ve insanların onun yok oluşunun dehşetiyle ve kendi yaptıklarının sonuçlarıyla karşı karşıya gelmektense, yerin dibine batmak için dua edecekleri bir gündür; bir masal değil…”

(Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur, İnsan Yayınları, 15. Baskı)

O – X – O

f3f13545b1dbfc5a04018e6f71e33249

“OHA” YANİ!

 

Bülent Akyürek ismini ilk defa bir radyo programında duydum. Akyürek o programda kitabına atıfta bulunarak bir takım hususlara işaret ediyordu. Çok ilginç ve ilginç olduğu kadar da uçuk geldi ilkin konuşmaları, ancak konuşmalar uzadıkça/derinleştikçe Akyürek’in çok isabetli teşhis ve tesbitleri olduğu kanaati bende ağır basmaya başladı. Ve kitabını almaya karar verdim.

 

Elhamdülillah belli bir kitap okuma program ve sıralamam olduğu için Akyürek’in kitabını sıraya koymak zorunda kaldım. Ve nihayet başlayarak bitirdim.

 

Öncelikle şunu teslim etmek lâzım; kitap ve dolayısıyla da kitabın yazarı Akyürek çok ama çok sıradan dışı… Nitekim bu sıradandışılığı daha kitabın ilk sayfalarından itibaren anlamaya başlıyorsunuz.

 

Akyürek –kitapta kendi beyanından anlıyoruz ki-, 30 küsur yıl ateist olarak yaşadıktan sonra hidayete nail oluyor. Ne güzel ve ne mutlu kendisi için. Elbette bu “keskin viraj”dan sonra da yazar genelde dinsizlik ve özelde de bunun ana kaynağı olan batı ve batılılara karşı tepkilerini dile getiriyor kitapta…

 

Yazar, yukarıda da bahsettiğimiz şekilde tesbit, teşhis ve batıya yönelttiği itirazlarında tamamen ve kesinlikle haklı. Haklılığı bir yana, yazarın hoşunuza gidecek, kitabı okurken zaman zaman tebessüm edeceğiniz, zaman zaman da kahkahalar atacağınız satırları hatta sayfaları var. Yazarın tesbit daha doğrusu eleştirileri yerinde ve komik olduğu kadar oldukça da iğneleyici…

 

Ancak, evet ancak… Yazarın uzun yıllar batıl bir hayat sürmüş ve dolayısıyla da bazı konularda “deneyim ve birikim”e (!) sahip olduğu bir vakıa… Ancak keşke her tecrübe ve birikimini bizimle paylaşma ihtiyacı duymasa idi… Meselâ batının zihin yapısı ile pornoyu eşleştirmesi/birleştirmesi meselesinde olduğu gibi… Niye? Çünkü porno’nun kelime anlamını bilmekle birlikte ne’liğini ve/veya nasıl’lığını yani niceliğinden bihaber olan insanlar; bir: anlatılanları kavramakta zorlanacaklar, çünkü görmemişlerdir, iki bunları zihinde canlandırmış olmak “şüyuu vukuundan beterdir” darb-ı meseline uymaktadır. Yani anlatılmış olması, gösterilmiş olmasından dahi daha kötü. Dolayısıyla keşke yazar bunları hiç yazmamış olsaydı. Yine yazarın “yazmamış olsaydı” dediğimiz ve müslümanın ahlâk anlayışında “galiz sövgü” sayılan beyanlar var… Bunlar maalesef kitabı “kirletmiştir”. Bunların olmaması bence kitabın seviye ve okunabilirlik seviyesini daha da yükseltecekti. İnanınız, sırf bu sebeplerle kitabı yetişkin oğlum ve kızıma hatta bırakınız oğlum ve kızımı, hanımıma okutmak konusunda tereddüt geçiriyorum.images

 

Yine yukarıda yazarın sert bir viraj neticesinde hidayete erdiği vurgusunu yapmıştım. Bundan olsa gerek yazar kitabın kimi yarlerinde kendi anlayışı olan kimi hususları “islâmın anlayışı” gibi yansıtmakta, böylece de vahim bir hataya yol açmakta. Tabii bunu da bir hadisi yanlış anlamak veya yanlış aktarmak sebebiyle yapmakta. Hadisi yanlış anlayıp/aktarıp, bundan sonraki hayatı o hadis üzerine bina edince tabii ki temelin eğriliğinden dolayı bina da eğri olmakta, yorum yanlış olmaktadır.

 

Yanlış binaya örnek şu: “İnançlı bir insan için gülmek, eğlenmek, sırıtarak gezmek edepsizliktir. Mutluluk ayıptır. Her saniye yeryüzünde bir aksilik, bir haksızlık oluyorken senin sırıtarak gezmen hoş karşılanmaz. Allah yolcularının kalpleri her canlıya açık bir antendir.”(Sayfa 49-50) Dikkat edilecek olursa burada, Müslümanı olağan hayattan soyutlayan, yaşanması mümkün olmayan bir hayatın içine atan hayat düsturu veya teklifi kabul edilemez. Çünkü İslâm hayat dinidir ve yaşamak için gelmiştir. Yaşamak için geldiği, hayat dini olduğu için de “sıradan” insanlara gelmiştir, olağanüstü niteliklere sahip insanlar için özel olarak gelmemiştir. Bu manada Müslüman insan, GÜLER de, EĞLENİR de, SIRITARAK GEZER de… Bunlar kesinlikle edepsizlik değildir. Evet her saniye yeryüzünde bir aksilik, haksızlık yapılıyordur, bu da olağan bir şeydir. Ama lütfen düşününüz; Hz. Peygamber devrinde yok muydu bu aksilik ve haksızlıklar? Elbette vardı! Ama aynı Hz. Peygamber a.s.v. düğün yapıyor/yaptırıyor, eğleniyor (hanımıyla yarış yapıyor, hanımına “halk oyunu” oynayanları seyrettiriyor, bayramlarda kızların def çalıp şarkılar neşide etmesine itiraz edenler kızarak, bırakın EĞLENSİNLER BUGÜN BAYRAMDIR diyordu) ve tebessüm ediyor, gülüyor amiyane tabirle sırıtarak geziyordu. Hatta “tebessüm sadakadır” buyuruyorlardı.

 

Peki yazar bu eğri binayı niçin/neye dayanarak yapıyor? Yukarıda beyan ettiğimiz gibi yanlış temele dayan/dır/arak: “Peygamberimizin ‘Benim bildiklerimi bilip, gördüklerimi görseydiniz HİÇ GÜLMEZ HEP AĞLARDINIZ’ sözü bunu çok iyi açıklar” (sayfa 50). Halbuki çoğumuzun bildiği üzere hadisi şerifin doğru şekli “az güler, çok ağlardınız” şeklinde olacaktı/r. Daha önce de işaret ettik ya; İslâm hayat için, insanlar yaşasın, insanların arasında neşv ü nema bulsun için inzal edilmiş, rahmet dinidir. Olağanüstü insanlar için inmemiştir, herhangi bir hükmünün uygulanmaması mümkün değildir. Her hükmü uygulanabilirdir. Ama hiçbir insan hayatı boyunca hiç gülmeyip, hep ağlayamaz. Ancak a.s.v. ne güzel, ne isabetli buyurmuş “az güler çok ağlardınız!” işte bu mümkündür.

 

Netice; hemen her sayfasını dikkatle ve hayranlıkla, çoğu satırlarının altını çizerek okuduğum kitabı tavsiye ediyorum. İlginç, yeni ve farklı şeyler öğrenmek, öğrenirken tebessümü elden bırakmak istemiyorsanız okuyun ve içinizdeki öküze oha deyin!

(Kent Kitap – 0.312.433 08 14)

— OOO — ooo — OOO —

6


BİZİM VE ÇOCUKLARIMIZIN HİKÂYESİ

Hep duyarız, “çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor…”. Veya şöyle söylenir “Küçükken ne iyiydiler. Keşke hiç büyümeselerdi…” Söylenen şey doğrudur bir bakıma. Doğruluğu, çocuklarla birlikte bizim de büyüyememizden kaynaklanır aslında. Eğer biz de yani anne ve babalar da büyüyen çocuklarımızla birlikte, evet evet hem de her biriyle ayrı ayrı ve tekrar yani yeniden ve yeniden büyüyebilsek çocuklar büyüdükçe dertleri de büyümeyecek…

Baba olmak, hele de elhamdülillah çocukları ergenlik çağına erişmiş baba olmak yeni yeni şeyleri bilmemizi adeta vacip kılıyor. Bir arayış içinde olmak gerekiyor. Bu vucubiyet ve çocukların geçirdiği evreleri bilerek, onlara daha iyi hitap edebilmek, onlarla anlaşabilmek, yakınlaşabilmek için bu mevzu ile ilgili çok kitap okuduğumu rahatça söyleyebilirim.

Ancak geçenlerde aldığım ve elhamdülillah bitirmiş olduğum bu kitap kadar hiçbir kitap, ergenlik ve ergen çocuklarla münasebet v.s. konularında beni tatmin etmedi. Okuduğum diğer tüm kitaplarda mutlaka bir eksiklik vardı. Belki bu eksikliği tarif edemiyor, bulamıyordum ama hissediyordum. Farkındaydım. İşte bu kitap ergenlik konusunda yazılmış en iyi eser bence… Kitap, Ayten Durmuş tarafından kaleme alınmış. İsmi, “ERGENLİK DÖNEMİ Yalnız, Hırçın ve Durgun Gençler”. Nesil Yayınları arasında çıkmış olan kitap 239 sayfa… sunuş ve kitap içindeki bazı kısımlardan yazarın eğitimci olduğunu anlıyoruz.

Kitap, “Ergenin Kendi İçinde Yaşadığı Sorunlar” ve “Ergenin Aile İçinde Yaşadığı Sorunlar” olarak iki ana başlığa ayrılmış. Her iki kısımda da gerek ana-babalara, gerek ergen gençlere söyleyecek çok şeyleri var yazarın.

Kitabı okudum, bazı kısımlarını kızım, daha az kısmını ise (başlıklar halinde) oğlum okudu. Şimdi de kitabı, tavsiyeme binaen hanımım okuyor. Sizlerin de eğer ana-baba iseniz büyüyen yavrunuzla birlikte büyümeniz ve dolayısıyla onları anlayabilmeniz için mutlaka okumanız gerekiyor. Yok eğer bu yazıyı okuyanlar ana-baba değil ama ergen ise bu kitap onlara da hitap ediyor. Onlar da kendilerini tanıyabilmek ve esasen ergenlik döneminde “anlayamadıkları kendileri”ni anlayabilmek ve yol haritalarını rahatça çizebilmek, çizdikleri yolda sapmadan yürüyebilmek için okumalılar bu kitabı.

Tüm ilgili kardeşlere, yavrulara ısrar ve hararetle tavsiye ederken, yukarıda beyan ettiğim cümleyi tekrar etmekte bir beis görmüyorum: Bu kitap bu konuda yazılmış en iyi eser bence…

Reklamlar

Kitap Tanıtımı ve Yorumları” üzerinde 9 yorum

  1. Geri bildirim: OHA YANİ ! « Beklediğiniz Dost!

  2. Yapmış olduğunuz site çok güzel olmuş fakat;şu yeni nesil titancılar araştırmanız o kadar farklı bir hale gelmişki çok üzüldüm doğrusu.
    Olayı hocalara nasıl naklettiğinizi bilmiyorum yada bu bilginin size nasıl ulaştırıldığına dair en ufak bir fikrim yok.
    soruyu aynı şekilde bana soracak olsaydınız bu kıymetli hocalarımız gibi bende caiz olmadığını ve haram yolla para kazanıldığını yazardım size.
    Yalnız ortada büyük bir yanlış anlaşılma olduğu açıkça ortada…
    Satılan mallar gerçekten piyasa değerinde,hatta bazı ürünler piyasa değerinin altında,eşsiz ürünler.
    Araştırmanızı saygıyla karşılıyorum.Titan konusu çok kötü bir örnek olmuştur bu ülke için fakat;onların kullandığı sistem dünyada daha önceleri (1958) netwok marketing sistemidir.
    önemli olan bıçağı adam öldürmek için mi;salata yapmak içinmi kullandığımız değilmidir?
    Yaptığınız bu araştırmayı kaynağına inerek derinleştirmenizi ve sitenizi ziyaret eden insanları hiç olmazsa daha doğru bilgilerle aydınlatmanızı temenni ederim.. başarılar

    • Öncelikle tavsiyeleriniz için teşekkürler ediyorum. Sağolunuz. Sonra da sizi rahatlatayım; gerekli araştırmayı -bana göre yeterince derin olarak üstelik- yaptım ve yazımı ona göre yazdım. İnsanların yanıltılması ne demektir, neye mal olur bunun elhamdülillah bilincinde olduğumu zannediyorum. En azından bu zanna ulaşmak için çaba sarfediyorum. Üçüncü olarak da fiyatlar üzerinde herhangi bir oynama yapılmış değildir. Zannettiğiniz gibi değildir. İşbu yeni nesil titancıların yaptığı amiyane tabirle tam da milleti “kazıklamak”tır. Sattıkları hiçbir ürünün değeri bırakınız piyasa değerinde olmayı piyasanın çok ve ama tahmin edemeyeceğiniz kadar çok üzerinde. Onlar da bunu biliyorlar zaten. Ayrıca mallarının herhangi bir sürümü, sirkülesi mevcut ve mümkün değil. Eğer öyle olsa idi, mallarını niye piyasaya vermesinlerdi ki… Ayrıca doğrusu, afedersiniz ama, sizi anlayamadım. Hem hocalara soruları nasıl sordunuz, nasıl yönlendirdiniz diyor ve hem de bana da sorsaydınız ben de haram derdim diyorsunuz. Bağışlayın beni anlayamadım sizi… Herşeye rağmen ilginize teşekkürler ediyorum.

  3. Geri bildirim: Su ve Yazı « Beklediğiniz Dost!

  4. Selamün Aleyküm,

    Su üstüne yazı yazmak deyince, ister istemez gözümün önüne ebru sanatı geldi. Ebru sanatı, İnsanoğlunun su üstüne yazı yazma merakının bir neticesi olsa gerek. Sonunda başarmış işte. Hemde ne başarmak bırak yazı yazmayı gönül derinliklerini nakşetmiş suyun üstüne. Bununla da yetinmemiş gökyüzüne ateşle yazı yazmış, mevlasına olan muhabbetini göklere yükseltmiş, adına da mahya ismini vermiş. Bütün bunlardan ne çıkarmak lazım ? Mevlasını arayanların gönül dünyasında inkişaf edenleri, dağlarla, taşlarla, su ve havayla paylaşmak istemesi ve gönül dünyasına şahitler tutma arzusuyla alakalıdır bu durum. Tasavvuf, bu halin sürekli yaşanması, derinleşmesidir. Yani SUYUN ÜSTÜNE YAZI YAZMAK zor, onu muhafaza etmek daha zordur. Cenab-ı Hakk, Hakk yolda yolunu kolaylaştırdıklarından eylesin. Amin. (Değerli kardeşim, “amin”ine “amin cümlemize inşaallah” diyerek mukabele etmek, en güzeli olacaktır diye düşünüyor, teşekkür ediyorum. Emin Atalay)

  5. Geri bildirim: MAHREM HİKÂYELERİ SEVER MİSİNİZ? « Beklediğiniz Dost!

  6. selamün aleyküm kitabın ismini ilk defa duydum.CİHADIN MAHREM HİKAYESİ siz bu kadar tavsiye ettiğinize göre bencede çok anlamlı ideal bi kitap olduğunu zannediyorum. inşallah en kısa zamanda alıp bi an önce okumayı istiyorum.insanın okuması gibi varmı ? hic okuyanla okumayan bir olurmu ? bunlar çok doğru sözler. kesinlikle okumamız okutmamız gerekiyor helede bir dost tarafından sevenlerine kitabın ismini arz etmesi dahada güzel.çok teşekkür eder şimdiden kitabın ana konusunu ve iceriğini merak etmekteyim. inşallah insanlara faydalı bilmesi gereken konuları kaleme aldıklarını tefekkür ediyorum.

  7. Geri bildirim: HOCA CAMİDE DEĞİL, HER YERDE!… « Beklediğiniz Dost!

  8. Geri bildirim: EN GÜZEL SÖZLÜ KİM? « Beklediğiniz Dost!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s