Yazılarım Yorumlarım

Ey işçi ve patronlar: Allah ve Rasulünü dinleyin!

Hayatın olağan akışında bazen gözden kaçırdığımız o kadar çok ayrıntı/teferruat vardır ki, farkında bile ol/a/mayız. Halbuki “hayat”ı vehayat denilen süreçten geçecek olan canlı-cansız tüm varlıkları yaratan ve yaşatan Rabbim açısından teferruat veya ayrıntı kabilinden şeyleri atlamak ve/veya unutmak gibi kavramlar muhaldir. Hatta böyle bir hususu Allah hakkında “düşünmek bile” sapkınlığın veya hüsnüniyetle düşünürsek bilmezliğin/cehaletin neticesidir.

                İşte, her şeyi yaratan ve kaderi dairesinde yaşatan Allah’ım insanların bir kısmını işçi, bir kısmını da işveren olarak yaratmıştır (Zuhruf suresi 32. Ayet). Dolayısıyla Rahman olan Rabbim her türlü hak ve sorumluluk gibi, işçi ile işveren hakkındaki sorumluluğu ve hakkı da genel hatlarıyla tesbit etmiş ve biz kullarına yol göstermiştir. Elbette bu durum O’nun celle celalühü rahmetinin bir eseridir. Çünkü bu konuda hüküm indirmemiş ve beyanda bulunmamış olsa idi işçi ve işverenin birbirlerini nasıl da sömürdükleri, emek ve ücretlerini nasıl da istismar ettikleri görülürdü. Nitekim, eğer işçi ve işverenin çalışma prensiplerine İslâm hâkim değilse bu zulüm yine görülebilmektedir. Günümüz dünyasında hukuk sistemleri İslâmı kabul ederek düzenlenmediği için bu zulüm ayyuka çıkmış ve bir taraftan işveren, diğer taraftan işçi birbirlerini nasıl sömürürüz, nasıl birilerinin hakkını-emeğini-ücretini heba ederiz’in hesabını yapmaktadırlar. Böyle olunca da işçi sendikaları, işveren sendikaları almış başını gitmiş ve bizzat sendika yöneticileri en büyük patrondan daha büyük patron olmuştur. Bu böyledir! Çünkü eğer hayatın ekseninde Allah ve O’nun rahmetinden kaynaklanan korku yok ise, herkes kendi menfaatini savunma ve elde etme adına, diğerinin menfaatini göz ardı edecek, hakkını gasp etme yoluna gidecektir. Hayatının merkezine Allah ve Allah nizamını yerleştirmeyen insanın tabii yapısıdır bu. Çünkü insan zalim ve cahil yaratılmıştır (Ahzab Suresi  72. ayet).

                Peygamberimin bir çok hadisinde işçiye hakkının tam verilmesi, istismar edilmemesi, aksi halde bu tecavüzün mahşer günü kişinin karşısına çok büyük bir bela olarak çıkacağı sıklıkla vurgulanır ve işçinin ücretini ödemeyen kimselerin kıyamet gününde Allah’ı karşılarında bulacaklarını bildirilir (Buhârî, “İcâre”, 10).  Hatta islâm işi o kadar ciddi tutar ve ileri boyuta taşır ki, daha çalışmaya başlamadan yani henüz iş akti kurulmadan önce tarafların anlaşması gerektiğini zikrederek, Peygamberimin diliyle “Kim bir işçi çalıştıracaksa ona ücretini bildirsin, ücretini belirlesin” (Beyhaki, Sünen, IV, 120) buyurur. İşte bu kul hakkı hassasiyetidir. Çünkü siz bir insanı istihdam ettirecek ve emeğinden faydalanacaksınız. İstihdam ettirdiğiniz insan emeğini satacak ve sizin işlerinizin iyi olmasına, gelirinizi arttırmanıza vesile olacaktır. Elbette siz de ona “iş imkânı” sağlamış oluyorsunuz… İslâm burada da mütekabiliyet (karşılıklılık) esasını gözeterek, nimet ve külfeti dengelemiş ve yine Peygamberimin emri dairesinde “İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz” (İbn Mâce, “Rühûn”, 4) buyurmuştur.

                Hepimiz Hz. Adem a.s. ve Havva annemin çocuğuyuz; yani hepimiz kardeşiz aslında. Bu manada nasıl karı-koca kardeş ise, işçi-işveren de aynı bunun gibi kardeştir. İslâm, bu temel ve genel prensibi yine peygamberim bir sözüyle ebedileştirir ve kutsal bir havaya sokarak işverenlere der ki: “Onlar (yani işçiler) sizin kardeşleriniz olup Allah onları sizin sorumluluğunuz altında kılmıştır. Böyle bir din kardeşi eli altında bulunan kimse ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçlerinin yetmeyeceği işleri yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz onlara yardımcı olunuz” (Buhârî, “Itk”, 16). Yani işçi, hak ettiği mevkiye, makama göre istihdam edilecek ve mutlaka hak ettiği ücret verilecektir.

                İnsanoğlu bazen şaşırabilir, meseleleri tam anlayamayabilir. Bu halde de mutlaka karşısında göreceği veya görmüş gibi bileceği/tanıyacağı bir örnek/ler görmek ister. Rabbim de işte bu durumu çok iyi bildiği için kulları birbirlerine zulmetmesinler ve gereğince amel edip mahşer meydanında başlarına bela almasınlar için iki peygamber arasında işçi-işveren ilişkisi kurdurmştur. Böylece bir peygamber işçi, diğeri işveren olmuş ve diğer kullara işçinin işverene, işverenin ise işçiye nasıl davranacağını bilfiil göstermişlerdir (Kasas Suresi 26. Ayet)

                  Yukarıda bahsettiğimiz mütekabiliyet esası gereği, dinim işverene yükümlülük tahmil ederken, işçiyi de mutlak olarak uyarmış ve onun da mükellefiyetlerini hatırlatmıştır. Bu manada her zaman olduğu gibi Allah’ın Rasulü bizlere kısa ve öz mesajlar verip, tavsiyelerde bulunarak ahireti hatırlatmış ve işçiler için “Muhakkak ki Allah Teâlâ sizden birinizin yaptığı işi sağlam yapmasından hoşnut olur” (Süyûtî, el-Câmi`u’l-kebîr, I, 354) diyerek işlerini savsaklamamalarını, işten kaytarmamalarını ve her bir işin kul hakkına terettüp ettiğini bildirmiştir. Yine Rabbim de kitabı keriminde işçilere örnek gösterdiği Musa a.s. diliyle “patron”a saygı gösterilmesi, işin “kendi işi” gibi yapılması gerektiğini bildirmiş ve her zaman ille de “fazla mesai” diye diretilmeyeceğini de beyan etmiştir. Zira Musa a.s. 8 yıllık bir ücrete mukabil, patronunun (Şuayb a.s.) talebiyle bu çalışmayı 10 yıla çıkartmıştır. Yani 8 yıllık ücrete mukabil fazladan 2 yıl daha… Kasas Suresi 27. Ayette anlatılan bu konunun elbette işveren olan Şuayb a.s.’ın Musa a.s.’e karşı kibar tavrını da gözeterek değerlendirmek gerekir. Ve basir ve seri-ül hisab olan Allah buyurur: “(…)ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir.” (Yunus Suresi 61. Ayet)

(Bu yazı İKRA BÜLTENİ için kaleme alınmıştır)

 

O – X – O

MESELE MÜHİMDİR; BASİTE ALMAYINIZ, ALAMAYIZ!

Toplumsal yapılar, mesleklerin oluşumunda büyük etkiye sahiptir. Veya bu teori cümlemizi şöyle de seslendirebiliriz: Toplum, ihtiyaç duyduğu meslekleri zamanla üretir ve yine toplumlar, ihtiyaç duymadıkları (miadını doldurduğuna inandıkları/müşterisi kalmayan) meslekleri zaman içinde yitirtirler/tüketirler.  Bu toplumsal vakıa. Haydi biraz daha bilimsel (!) konuşalım “sosyolojik bir olgu ve gerçeklik”tir.

Mesleğim gereği bazı şirketlerin danışmanlık hizmetlerini yürütmekteyim. Takdir edeceğiniz üzere bu danışmanlık hizmetlerim mesleğimle sınırlı… Danışmanlık yaptığım firmaların sahipleri ve çalışanları genelde musalli ve musavmi insanlar. Elbette bundan dolayı da seviniyor ve Rabbime hamdediyorum. Bu sebeple de, yaptığımız görüşmelerimiz zaman sohbet havasına kayarak, meseleler dinî boyuta taşınabiliyor. Bu sohbetler esnasında elbette tarafımdan muhatabıma veya muhatabımdan tarafıma dinî mahiyette sorular, itirazlar gelebiliyor. Ancak bu sohbetler uzman olmadığımız noktalara gelince tıkanabiliyor. Ya da dinî saha ile mesleğimin çok da birbirine yakın olmaması ve hatta kimi zamanlar aykırı gibi görünmesi sebebiyle itirazlar çok yoğun hale gelebildiği gibi, -haklı olarak- “ehliyetsizlik” hususu da muhatabım tarafımdan ima edilebildiği gibi, bendeniz tarafından da muhatabıma aynı itiraz ve çekince sunulabiliyor.

Mesele bu boyuta taşınınca muhatabım şirketin bizzat yöneticisi veya üst kademelerindeki bir ilgili ise, muhatabıma “cevabının kesinlikle evet olduğunu bildiğim” şu soruları soruyorum:

- Firmanızın bir mali danışmanı var mı? EVET

- Firmanızın bir hukuk danışmanı var mı? EVET

Hatta ben sormuyorum genelde, ancak, bazı büyük firmalarımız da finans danışmanı, emlâk danışmanı ve hatta yönetim danışmanı dahi var…

Ve biraz da bendenizin muhatabımı bile bile çektiğim yere gelince o can alıcı soruyu soruyorum:

-          Peki hukuk danışmanınız var, mali danışmanınız var… Fıkıh danışmanınız da var mı?

-          Fıkıh danışmanı mı? Nasıl yani?

-          Evet fıkıh danışmanı… Nasıl ki, paranızı yönetmek için, yönlendirmek için finans danışmanı, muhasebe ve vergi işlerinizi yönlendirmek/yönetmek için mali müşavir v.s. tutuyorsunuz, yaptığınız işlerin helal mi haram mı olduğunu, nerede şüphe hasıl olduğunu sormak için ilmiyle amil ve bilgisi de yerinde bir fıkıh danışmanınız, müşaviriniz var mı?

Bu sorudan (veya cevaptan) sonra genelde muhatabımın yüzünde acı bir tebessüm beliriyor. Ya “ben bunu hiç düşünmedim” diye hayıflanıyor, ya da “aaa, doğru olabilir, neden olmasın ki?” türünden cevaplar geliyor.

Evet dostlar, kıymetli kardeşler, okuyucular… ne garip durum değil mi? Hukukî problemlerimizi danışmak için, mali mevzuları çözmek ve danışmak için danışmanlar tutuyor ve ücret ödüyoruz ve ama bizim kıyamet ahvalimizi kolaylaştıracak ve hatta belki de cennete sokacak mevzuları danışmak, cehennemden kurtuluşu gösterecek danışmanları ya hiç aklımıza getirmiyoruz ya da “nasılsa camide hoca vaazda bahsetmişti” diye geçiştiriyoruz.

Buna ister “modernitenin bizi işgâl etmesi”, isterse “dünyevileşme” diyelim, -neticede ikisi de aynı manaya geliyor- bu ağır bir sorumluluktur dostlar.

Zengin kardeşlerimizin kendine dikkat etmesi ve tekrar çeki düzen vermesi gerekir. Çeki düzen vermesine yardımcı olacak danışmanlar tutması gerekir. Mesele basit bir mesele değildir! Devir değişti; haram çok cazip hale geldi dostlar… Zamanında, kredi almak için sizin gidip yalvar yakar olduğunuz bankacılar neredeyse reddedilemeyecek cazip tekliflerle artık kapınıza geliyor, işyerinizi aşındırıyorlarsa; faizin tozundan vazgeçtik koca koca kayaları başımıza düşer, başımızı yarar hale geldiyse; faiz zinadan dahi daha ağır ve toplumsal bir suçsa; faiz alan bizzat Allah’ım tarafından “Allah ve Rasulü’ne karşı savaş açmış olanlar”[1] şeklinde isimlendiriliyor ve bunun yanında daha birçok sayamadığımız sebep varsa, sizin bir fıkıh danışmanınız olması bir zaruret haline gelmiştir.

Mesele basit bir mesele değildir! “Sıkıştığım zaman namaz kıldığım hocaya meseleyi sorarım” diye geçiştirilecek işlerden değildir. Nasıl ki sıkıştığınız zaman “herhangi bir avukatı” arayıp da hukukî meseleyi veya mali mes’eleyi sormuyorsanız, bunu da ciddiye almak zorundasınız.

Yapılacak şey çok basittir aslında. Mühimdir ama basittir… İlmi yeterliliğine inandığınız veya tavsiye edilecek olan[2], ve ama mutlaka ilmiyle amil bir hocaefendiyle mevzuyu müzakere etmeniz, hatta ve hatta hocamın hukuk danışmanınız, mali danışmanınız gibi zaman zaman işyerinizi ziyaret etmesi gerekir kanaatindeyim. Giderek de, hocama bir miktar da maaş takdir edilmesi isabetli ve elzemdir.

Bu arada “ben zaten bu meseleleri biliyorum” diye kimse kendini “bir şey” zannetmesin. Hele ki dini hususlarda… Zira, bendeniz meslek icabı “hukuku çok iyi bilen” (!) nice müvekkilin ne kadar da cahil olduğuna bizzat şahit olmuşumdur. Öyleyse kimsenin kendini müstağni görmesine gerek yoktur.[3] Üstelik atalar’ın boşuna konuşmadığını, tecrübeye binaen söz söylediğini ve çok zaman da isabet ettiğini düşünerek ve kendinizin de “tam hoca” olmadığını bilin ve “yarım hoca imandan eder” lafını dikkate alın lütfen…


[1] Bakara Suresi (2) / 279. Ayet

[2] Bu konuda çevrenize sormanız ve ehil bir hoca efendi bulmanız salık verilir. Zira nasıl ki tabelasına bakarak bir doktora, avukata, mali müşavire gitmiyor, araştırıyor ve inceliyorsanız bu hususta da aynı ve hatta daha fazla itinayı göstermek durumundayız…

[3] Alâk Suresi (96) / 7. Ayet

x – 0 - x

              BİZ YAPTIYSAK SİZ HAYDİ HAYDİ YAPABİLİRSİNİZ!

               Nihat Karataş, Muhammed Emin Akbaşoğlu, Salih Açan, Halil Onur, Ömer Çetinkaya ve Emin Atalay… bu arkadaşların ortak yönleri meslektaş olmaları. Meslekleri ise avukatlık. Her işte olduğu gibi bizim mesleğimizde de, mesleğe girince veya meslekte ilerledikçe bir takım sosyal etkinliklere dahil oluyorsunuz. Ve ama maalesef meslekle birlikte sosyal hayatında bir çok parçasından kopmaya başlıyorsunuz. Dikkatimizi çeken, en azından bizim bir araya geliş sebebimizi teşkil eden ana sıkıntı/rahatsızlık ise meslek kitapları hariç kitap okuyamıyor olmamızidi.

                Bu rahatsızlık verici durumun hemen tüm mesleklerde bir “meslek hastalığı” olduğu veya para kazanmaya başlamanın, yeni bir dünyaya girmiş olmanın verdiği rahatsızlık olduğu da bir vakıadır.  

                 Ancak üniversitede okurken, o kadar yorucu ve yoğun ders ve imtihan temposuna rağmen neredeyse ayda bir kitap ve yanında 1-2 de dergi bitiren insanlar için, mezun olduktan, mesleğe atıldıktan, para kazanmaya başladıktan, evlendikten sonra (tabii bu sebepleri, bahaneleri çoğaltabiliriz) “kitap okumayı bırakmak” anlamına gelecek derecede kitaptan uzaklaşmak, hatta hatta ayda bir dergi bile oku/ya/mıyor olmak bana göre bir zül’dür, utanılacak bir durumdur. Çünkü muhatap olduğumuz ilk emir “Oku” idi…

                  Nihayetinde bizler (bu arkadaşlar) üzerimizdeki işbu yılgınlığı, tembelliği yıkmak ve atmak adına bir grup kurduk. Bu grup her ay bir kitap bitirecek ve bu kitabın bitmesini müteakip de, daha önce kararlaştırılmış bir tarih ve yerde buluşacağız. Buluşmada hem yemekler yenilip, çaylar içilerek dostluklar tazelenecek ve inşallah kavileştirilecek ve hem de o ay okunmuş olan kitabın mütalaası yapılacak… Bu iyiniyetli ve karşılık beklemeksizin, tek ecri dostluk ve okumak, dolayısıyla da Allah rızası olan grubumuzun ismi de tabii ki “Kitap Mütalaa grubu” olmuş oldu.

                    Bahsettiğimiz arkadaşlarla ilk toplantımızı 19 Kasım 2011’de icra ettik. “Mesleki mazereti” sebebiyle M. Emin Akbaşoğlu kardeşimiz iştirak edemediler. Bağcılar’da “Kiremit Lokantası”nda nefis yemeklerimizi yedikten ve aralarda da ikindi ile akşam namazını eda ettikten sonra, o ay içinde okunmasını kararlaştırdığımız, İbrahim Eryiğit’e ait “Kur’an’la Konuşan Şair”isimli kitabın mütalaasını yaptık.  (Kitap ve kitapla ilgili görüşlerimi bilahare dikkatlerinize sunacağım inşallah)

                   Toplantı bitip ayrılırken, gelecek ay için de, Şamil Tayyar’ın “Kürt Ergenekonu” isimli kitabının okunma ve tartışılması kararlaştırıldı. Ayrıca buluşmalarımız her ayın 3. Cumartesi sabahı Eyüp Camii’nde olacak inşallah. Sabah namazını kıldıktan sonra da programımıza başlayacağız.

                    Bana göre, toplantı sonunda hasıl olan en güzel şey,  tüm arkadaşların bu buluşma ve çalışmadan memnun oldukları gerçeği idi… Nitekim bu durumu itiraf ettik ve birbirimize teşekkür ettik. Nasipse 6 kişilik olan ekibimizi 10 kişiye çıkartacağız. Daha fazlasının kalabalık olacağı ve dağınıklığa sebep olacağı vurgulandı.

                   Tüm bunları niye anlattım? Yazmak için kendimi, okumak için sizleri niçin mi yordum? Kardeşler, arkadaşlar; hangi meslekte, hangi yaşta, hangi şehirde olursanız olun fark etmez; hayatın, bizi göremediğimiz bir cendereye aldığı muhakkak! Öyle ki, bu hayat bize kitap okumayı, sadece kitap okuduğumuz için bir araya gelmeyi dahi yasaklıyor. Direkt olarak yasaklamıyor elbette ama, hayatın hay-huyu sebebiyle yasaklamış oluyor! Bizim yaptığımız çalışmayı anlatıyorum, çünkü siz de aynı çalışmayı yapabilecek kapasitedesiniz, kendinizin farkında olun. Gerçekten de yaptığımız şey çok zor değildir. Ve ama çok mühimdir. Zor değildir, çünkü bu işin başı “başlamak”tır! Başladıktan sonra Allah’ın yardımıyla gerisi gelir, gelmektedir. Zor değil ama mühimdir, çünkü çok ihmal edilen, bir türlü başlanılmayan bir çalışmadır.  

              Haydi Bismillah! Hemen çevrenizde bulunan veya uzun zamandır da olsa görüşemediğiniz arkadaşları arayıp bu çalışmaya başlayıverin, bu çalışmayı başlatıverin.

 

HAK ŞERLERİ HAYR EYLER / ZANNETMEKİ GAYR EYLER

 

 

 

            Çoğu zaman aklımıza bile gelmiyor… Hatırlamıyoruz… Yaşadığımız acılar; başkalarının acılarını bilmediğimiz/duymadığımız için bize “kocaman” gelen, “altından kalkılamaz” gibi görünen, ya da gerisinde ne gibi hayırlı neticeler yattığını bilmediğimiz, düşünmediğimiz, düşünmek istemediğimiz için, “çekilmez” gibi görünen acılar bizi Allah’ı hakkıyla takdir etmekten alıkoyuyor maalesef. Halbuki bizlerin, “Müslüman/teslim olan” olarak, O’nun c.c. her verdiğine ve/veya vermediğine mukabil hep, gönül rahatlığıyla “elhamdülillah” dememiz gerekiyor. Allah’ım da öyle beyan buyuruyorlar: “Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler!” (Hacc/74)

 

Benim Rabbim kullarına zulmetmez. O Rahman ve Rahim’dir. Rauf’tur… Ancak elbette biz kullar O’nun fiillerinin, takdirlerinin künhüne vakıf olamadığımız, arkasını göremediğimiz, gaybî bilgilere erişemediğimiz için; aklımız, düşünme kapasite ve kabiliyetimiz ancak görebildiğimiz ve sadece tahmin edebildiklerimizden ibaret olduğu için çoğu zaman yanılırız. Bu sebeple, her hâl u kârda Allah’a son derece, sonsuz derece iman ve itminan etmek gerekir. Yani O’na tam bir teslimiyet, tam bir tevekkül; güven. Tam da, hâl ehli mü’minlerin dediği, gerçek manada teslim olanların terennüm ettiği gibi, “hasbunallahu ve ni’mel vekil! Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” (Al-i İmran / 173) diyebilmek!

 

Ben de başımdan geçmiş olan kazayı büyük bir kaza gibi görüyordum. Ancak, yaşadıkça, dinledikçe, tefekkür ettikçe daha ağır ne kazaların, nice kazazedelerin olduğunu görüyor, duyuyor ve tekrar tekrar hamd ediyorum. Zaten benim Rabbim kuluna çekemeyeceği yükü yüklemez ki! (Bakara/286)

 

Sizlere yaşanmış/gerçek bir hikâye anlatacağım. Bakın, Allah c.c. takdir ettiği fiiller karşılığında kullarını nasıl unutulmaz ve erişilmez mertebelere, gıpta ile bakılan makamlara vasıl kılıyor. Yeter ki kul takdire boyun eğsin ve Rabbi’ne her halde hamd ve senayı eksik etmesin.

 

İsmini duyanlar için bir tekrar, duymayan bilmeyenler için ise bir güzel bir bilgi ve ibret olsun. Dostları, sevenleri ve talebeleri arasında “Kesikbacak İsmail Hakkı Efendi” diye bilinen meşhur ve büyük bir kurra’dan, bir hizmet er’inden değil, “hizmet kumandanı”ndan bahsediyorum.

 

İsmail Hakkı, Batı Trakya’nın Serez şehrinde doğar. İlk Öğrenimini memleketinde tamamla­dıktan sonra İstanbul’a gelir ve Askerî Okula kaydolur. Zeki ve atılgan bir çocuktur. Kader onun bundan sonraki hayatına ummadığı bir yön çizer ve o gün okuldan evine dönerken tramvay­dan düşer. Bu düşme neticesi iki bacağı birden tramvayın altında kaldığından, kesilmek zorunda kalır. Artık askeri okula devam etmesi imkânsızdır. Ama o yılmaz.. Çünkü bilir ki Rabbi mutlaka her işi bir kader üzerine yaratmıştır ve bu iş de o kader dairesinde işleyecektir.

 

Hayattan ümidini kesmez; zorluklara aldırmaz ve dayısı Serezli Ahmed Şükrü Efendi’nin himayesinde Kur’an hıfzına başlar. Daha sonra Kırâat-i aşere’yi okuyarak icazet alır. Ömer Nasuhi Bilmen gibi âlimlerin derslerini takip ederek hadis ve fıkıh bilgisini geliştirir.

 

Bu arada geçimini temin için Fatih’te bir bakkal dükkânı açarak ticarete başlar. Elde ettiği ilmi yayma amacıyla da fahrî olarak Kur’an dersleri verir(1930). İlk resmî hizmetine 1942′de Afyon Merkez’de Kur’an Kursu öğretmeni olarak başlar. 1952’de İs­tanbul Fatih’teki Dülgerzâde Camii Kur­’an Kursu öğretmenliğine nakledilir ve 1972′de emekli oluncaya kadar bu göre­vini sürdürür. 11 Kasım 1972′de İstan­bul’da vefat eder ve Edirnekapı Şehitliği’ne def­nedilir.

 

         Soyadı kanunundan sonra Bayrı soya­dını alan İsmail Efendi çok sayıda talebe yetiştirmiş olup bunlardan 98’i­ne aşere, 3170 kadarına da tashîh-i hurûf belgesi vermiştir. Maaşının bir kısmı­nı öğrencilerinin ihtiyaçlarına harcamak üzere her ay Gönenli Mehmet Efendi’ye göndermiş, özürlü olmasına rağmen ken­dine güvenini yitirmemiş ve saygınlığını hayatı boyunca sürdürmesini başarmış­tır. Hatta öyle ki, derslerinin bir çoğuna kendisini talebeleri bizzat sırtında taşımıştır. O hiçbir zaman ayağım tutmuyor, bacaklarım yok diye yan gelip yatmamış veya hayata küsmemiş, kadere kızmamıştır. Tam tersine hasbunallahu ve nimel vekil demiş, hayrihi ve şerrihi minellahu teala diyerek, Allah’ın kendisi için yüklediği vazifeyi ifaya gayret etmiştir.

 

            Askeri okuldan mezun olsa idi belki iyi bir komutan olacaktı. Ama mezun olamadığı, devam edemediği için bu defa Kur’an okulunun büyük bir komutanı olmuş, binlerce Kur’an komutanı yetiştirmiş, binlercesinin yetişmesine de vesile olmuştur. “İşte bu, Aziz ve Alim olan Allah’ın takdiridir!” (Yasin/38)

 

Biz de Kesikbacak İsmail Hakkı Efendi gibi, başımıza gelen ve zahir itibariyle şerr gibi görünen olaylar karşısında “Rabbimin takdiri bu imiş” diyerek, mevcut halimizle dinimize ve insanlığa nasıl faydalı olacağımızı düşünmeliyiz. Büyükler boşuna “Olan’da hayır vardır” dememişler. Allah c.c. “la tahzen/Üzülme” der! Gönül ehli olanlar da Kadere iman eden, kederden emin olur derler. Ne kadar doğru ve ne kadar güzel düsturlar.

 

Erzurum’lu İbrahim Hakkı rh.a. ile bitirelim:

 

Hak şerleri hayr eyler / zannetmeki gayr eyler/ arif anı seyreyler/ Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler!

 

Amenna ve saddakna, neylerse güzel eyler!

 

 

TOKİ’NİN MÜHENDİSLERİ Mİ GÂVUR, YOKSA MÜŞTERİLERİ Mİ?

 

            Öncelikle belirteyim; Bir, “gâvur”un ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum ve anlamını bildiğim için kasten kullanıyorum. İki, gâvur demenin çok büyük bir sorumluluk gerektirdiğini, hatta itham ettiğiniz şahıs gâvur değilse, bu ithamın, iddiacı üzerinde kalacağı tehdidinden de haberdarım.

 

İmdi! Çok zengin bir insan değilim… Rabbimden gelen nimetlerin hamdını ifaya gayret ediyorum. Edebilirsem ne mutlu… Dualarımda da her zaman “şükrünü eda edebileceğim kadar” rızık talep ettiğimi Rabbim biliyor. Yavrularımla oturduğum bir yuvam ve rızkımı temine gayret ettiğim bir işyerim var. Allah olmayanlara da versin. Olanların da huzur içinde, ağız tadıyla yaşamasını nasip etsin.

 

            Bununla birlikte; merak saikiyle deyin, gözün aç deyin veya ne derseniz deyin, zaman zaman toplu konutlarla ilgili olarak “ne yapılıyor, ne yapılmış?” diye baktığım oluyor.

 

            En son da hemen işyerimizin yanı başında inşaatı başlamış olan ve oturduğum evden de (bittiğinde) görülecek olan “Batışehir” projesini merak ettim. Burayı da yine TOKİ yap/tır/ıyormuş.

 

            TOKİ, özellikle son 10 yıldır yıldızı parlayan bir kurum. Elbette kendi yıldızını parlatırken kimlerin yıldızı söndü onu bilemeyiz, onun hesabını idare edenler verecekler. Zaten yazımızın konusu da o değil.

 

            Yalnız dikkatimi çeken bir şey var… Batışehir’de de, -TOKİ’nin yaptığı diğer konut projelerinde olduğu gibi- sosyal imkân diyebileceğimiz, sosyal alan adı verilen, koşu, yüzme gibi her türlü spor faaliyeti, çarşı-pazar ihtiyacının giderilmesi için alışveriş imkânları, insanların stres atması (!) için etkinlikler ve kolej (okul değil, ille de kolej! Ağam “site”de oturuyor ya, çocuğunu bu yaştan sonra nasıl okula göndersin? Kolej olmazsa olmaz) düşünülmüş… Batışehir 3.000 daireden oluşacakmış. Bu rakam, burada 10-15 bin insanın yaşayacağı manasına geliyor… bu sebeple de bu insanların yemesi, içmesi, gezmesi, harcaması için, yani dünyalık lazım gelen her şey düşünülmüş… Düşünülmeyen bir tek şey var: Cami!!! Mescid!!!

 

            Evet şu kadar bin insanın yaşayacağı, yerleşeceği planlanan koca Batışehir’de cami yeri ayrılmamış! Planda projede Cami yok, yok, yok! Her şey dünya için ayarlanmış, ahiret yok.

 

            Bu kadar insan için neler yapıl/ması planlan/mış size sıralayayım:

3 adet bitki yetiştirme parselleri, 

1 adet güneş saati

1 adet kuş evi

1 adet rüzgar gülleri

4 adet bisiklet parkuru

3 adet koşu parkuru

3 adet yüzme havuzu

3 adet su oyunları

4 adet meditasyon alanları (Cami yapma meditasyon alanı yap, sanki oraya yerleşenler yüce Yogi’ye bağlılar ve orada yoga yapacaklar)

3 adet açık yeşil rekreasyon alanları (her şey gavurca… Yok mu bu rekreasyon denilen şey’in Türkçesi)

6 adet çocuk oyun alanı

2 adet tenis

2 adet mini golf

1 adet futbol

1 adet basketbol

2 adet çadırda hayat (o kadar ev yapıyorsunuz, yetmez bir de çadır… İnsan ne gözü doymaz bir mahluktur ya Rabbi?!

1 adet açık hava sineması

2 adet toplanma alanları (Ne demekse, ne yapılacaksa)

3 adet koru

2 adet ışık oyunu

2 adet restoran

2 adet kafe

 

             Bakın toplam 22 adet birbirinden farklı etkinlik yapılacak konu-yer bulunmuş. Bu yerlerin toplamı 52’ye baliğ olmuş; ama bir tane cami, küçük bir mescid hak getire…

 

            Tabii bazı iyiniyetli arkadaşlarım –bunlardan birisi de büromdaki ortağımdır- tüm hüsnü zan ve müsbet manada kullandığım “saflık”larını takınarak, “abi zamanla yapılır yaaa…” diyecekler… Zamanla yapılırmış? Niye zamanında yapılmıyor da, zamanla yapılıyor? İhtiyaç doğunca olur’muş!

 

            Müslüman için mescid ihtiyacı ölümde de var, doğumda da… Ne zaman ihtiyaç olmaktan çıktı ki?! Haaaa, diyorsanız ki, Müslümanlar oraya taşınınca, oraya taşındıktan sonra “niye burada mescid yok kardeşim, biz namazı nerede kılacağız?” dediklerinde veya başka amaçlarla yapılan “toplanma alanları” veya “çadırda” namaz kılmaya başlanınca mı cami, mescid düşünülecek? Yapılacak?

 

            Bu gibi yerlere ille de en az bir tane havuz düşünülür! Kadınların/kızların, cıbıldak erkeklerin rahatça girebileceği, rahatça, inananları rahatsız edeceği, arsızlık’larını sergileyebileceği alanlar plana konulur, ama mescide gelince ı-ıh!

 

            “Yahu kardeşim orada havuza kim girecek? Bırak yapılsın zaten kimse girmiyor ki!” Öyle mi zannediyorsunuz? Öyleyse “laf olsun-torba dolsun” diye, yani “öylesine” cami de yapsınlar… Ne olur ki? Varsın millet gitmesin, insanlar namaz kılmasın, ama yapılsın… Hani diyorlar ya, o havuza giren olmaz. Öyleyse cami yapın, girip girmeyeceğine de insanlar kendileri karar versinler. Yoksa havuz bir güzellik sağlıyor da, camiler göz zevkinize aykırı mı geliyor, görüntüleri dahi sizi rahatsız mı ediyor? Yoksa havuzda, çadırda, toplanma alanında iken okunacak ezan sesi mi sizi rahatsız ediyor?

 

            Biraz daha ileri gidelim mi? Diyelim ki, bulunduğunuz sitede 15.000 insan yaşıyor da 14.999’u o havuza girmiyor ama birtane kadın veya “üçgen mayo” giymiş erkek o havuza giriyor… Siz hanımınızla veya yalnız başınıza o havuzbaşı’nda sefa sürebilir misiniz? Oğlunuzu veya kızınızı o havuzun etrafına gönderebilir misiniz? Havuzları kapalı mı zannediyorsunuz. Hadi öyle olsun, biraz da öyle avunalım. Az daha ileri giderek, bir dostumun başına gelmiş bir olayı da hatırlayarak sorayım; ya o havuza giren cıbıldak kadın veya erkek sizinle veya hanımınızla, kızınızla, oğlunuzla o vaziyette ve asansörde karşılaşırsa… Siz de diyelim ki 10. Katta iseniz… Yürüyerek mi çıkarsınız, yoksa yürüyerek mi inersiniz? Yoksa diğer asansörü mü beklersiniz? Bekleyin bekleyin…. Dostlar bunlar mizansen değil, komplo teorisi değil, bir arkadaşın başına gelen olaydır…

 

            Merakım ondan işte… Yani diyorum ki, acaba bu TOKİ’nin mühendisleri gâvur mu? Yani ateist manasında gâvur! Çünkü öbür türlü gâvur olsa hiç değilse bir kilise veya havra yaparlar… E bakıyoruz o da yok… Öyle ise ateisttir herhalde, mühendisler… Yok yok, o da mümkün değil, hiç ama hiç ihtimal veremem… Öyleyse neden planlarında, projelerinde Müslümanların asli ihtiyacını karşılayacak hususlara önem vermek bir yana, bir müslümanın yaşadığı beldede onu rahatsız edecek, taciz edecek (açık havuzdan bahsediyorum) uygulamalara imza atarlar.

 

            Merak saikiyle ve yanlış bilgi vermeyeyim diye, (benim bildiğim) son biten/bitecek olan projelerden Bizimevler-4’e, 3’e, 2’ye baktım (2’de minicik bir taneyi “lütfen” yapmışlar)

 

            Tamam anladık, biliyoruz TOKİ’nin çalıştırdığı mühendisler ateist değil! Eyvallah! E öyleyse müşterileri mi ateist? Hem de 3000 konutu alacak müşterilerinin tamamı?

o – x – o

SAADET PARTİLİ MÜSLÜMANLARA TEŞEKKÜRLERİMLE…

        

    2009 Yerel Seçimleri öncesiydi… Kim ismimi verdi, kayıt ettirdi bilemiyorum amma,  SP_MilliGorus isimli bir gruptan e-postalar almaya başladım. Haberim olmadan abonesi oldu/ruldu/ğum gruptan –elbette Saadet Partisi lehine ve tabii ki özellikle de AK Parti aleyhine olan- siyasi yorum ve haberler geliyordu, e-posta kutuma… Ben de sessiz sakin ve ama çoğu kere de içimden (kendi kendime) kızarak okuyordum bu yorum ve haberleri… Çoğu zaman AK Parti’yi kötülemek için, nice yerli-yabancı gavurların verdikleri yalan/yanlış haberlere sahih hadismişçesine sarılıyordu bu Müslümanlar, bu kardeşlerim.  

            Allah önce bana, sonra onlara hidayet versin, gözlerimi/gözlerini açsın diye dua ediyordum. Kendimi hiçbir zaman duası makbul bir şahıs olarak görmedim, çünkü öyle değilim. Ama yaşlanmamız ve bu sebeple de durgunlaşmamız sebebiyle Allah duamı kabul mü etmişti ne, bir güzellik hasıl oldu. 

            Şöyle:

            Başbakan’ın “Arap Baharı” yaşayan bazı ülkeleri ziyareti esnasında Mısır-Tahrir Meydanında namaz kılması bu kardeşlerimiz tarafından, bir yazıyla eleştirildi. Farklı açıdan değerlendirildi. Yazı, özü itibariyle, aslında bu gelişen olaylarda ve hatta Başbakan’ın oraya gidişinde kendisinin ve/veya bizlerin herhangi bir dahli olmadığını, hatta bizzat olayların içinde olan, olayları başlatan Arapların dahi kullanıldığını yazıyordu. Her zamanki mantık ileri sürülüyor ve “bizden adam” olmaz söylemiyle, tüm gelişmelerin gavurlar tarafından planlanıp kotarıldığı, bizlerin (Türk-Arap farketmez) figüran olduğu söyleniyordu.

            Ben de buna binaen bir yazı yazdım. Çünkü ayeti kerimede Allah c.c. ”Hatırlat zira hatırlatmak müminlere fayda verir” (Zariyat/55) buyuruyordu. Bir başka ayette de, tebliğ ve hatırlatmada bulunan davetçilere “yahu bu adamlar adam olmaz boşuna kendini yorma” diyenlere karşı “Ya yola gelirlerse, hem gelmezlerse bile ben Rabbime karşı vazifemi yapayım” (araf/164) yollu cevap verilmesi emrediliyordu.

            İnanır mısınız, ben hiç ihtimal vermiyordum ama, bu muhalif ve eleştirel yazı yayınlandı… Yayınlanması bir tarafa yazıya cevap 2 farklı grup üyesi de fikirlerimi destekledi…

            Sevindim tabii… Bu sebeple özelde saadet partisi bünyesinde hizmet veren ve eleştiriye açık olan, genelde ise eleştirilmeyi eleştirmeyen tüm Müslümanlara hürmet ve muhabbetlerimi sunuyor, teşekkürler ediyorum.

            Güzel şeyler olacak inşallah, güzel şeyler…

            (Aşağıda dikkatlerinize sunacağım (I) no.lu yazı gruba gönderdiğim şahsıma ait yazıdır. (II) no.lu yazı ise yazıyı kaleme almama sebep olan yazıdır.)

( I No.lu Yazı)

Arkadaşlar, dostlar selamun aleyküm…

Belki yazı sonunda, hatta yazının sonuna dahi gelmeden kimileri beni ajanlıkla, satılmışlıkla, siyonist uşaklığı ile suçlayacak… Hatta ve hatta yazım “bir bilen”lerin inisiyatifiyle yayınlanmayacak, ama eğer yayınlanırsa yukarıdaki itham ve iftiralara maruz kalacağım… (Belki de suizan ediyorum, bunların hiçbirisinin olmaması, yazımın yayınlanması ve yayınlandıktan sonra da “doğru, mümkün, olabilir” diye yorumlanması da ihtimal dairesinde)

Tüm bunları göze alarak ve hakkımda sui zan eden tüm kardeşlerime hakkımı şimdiden (niye şimdiden, çünkü benim ahirette kendi nefsimle ilgili yeterince dert ve meşakkatim olacak. Tabii sizin de, sizlerin de, hepimizin… Bu sebeple başımda o kadar dert varken, başınızda o kadar dert varken, bir de birbirimizle uğraşmayalım diye şimdiden haklarımı, hem de tümüyle birlikte) helal ederek, sadece ve sadece iki kelam etmek durumundayım. Sadece iki kelam:

1. Niçin ve neden ille de “siz” diyebileceğim anlayıştaki, görüşteki müslümanların/insanların olmadığı tüm gelişmeler, oluşumlar “tu-ka-ka”? Hakkı bilen, hakka teslim olan sadece sizsiniz de tüm alem ebleh mi? Ne kadar da mütevazi, ne kadar da dürüstsünüz? Hiç mi hatanız olmadı ki, hatası olanları eleştiriyorsunuz? Hiç mi sizin “dışınızda” olan, sizin gibi düşünmeyen, sizin sevdiğiniz insanları sevmeyen insanlar dürüst ve doğru olamazlar. Hiç mi hakları yok buna… Müslüman olan müslümanın başkasının hatalarını arayacağına, “acaba olayların bu şekilde gelişiminde benim hangi fiilimin veya fiilsizliğimin dahli var” diye düşünmek, dolayısıyla varsa bir günahımız, hatamız tövbe etmek, istiğfar dilemek gerekmez mi? Elaleme nizam vermektense, kendimize nizam vermek daha doğru ve asıl olan değil midir? Ama biz ne yapıyoruz: Hayır en doğru biziz, biz hata yapmadık, yapmayız, yapmayacağız, ama diğerlerinin yaptığı şeyler ne olursa olsun, mühim değildir, ille de dışardan yönetiliyordur, hatadır, hatalıdır, reddedilmelidir. Maşaallah, subhanallah! Peygamberi duruş ve müslüman safiyeti bunu gerektiriyor herhalde değil mi?!

2. Haşa, sümme haşa, aklımdan zerre kadar böyle bir şey geçmediğine, kalpleri bilen, kapleri iki parmağı arasında evirip çeviren Rabbimi şahit tutuyorum; amma, hani bir fikir jimnastiği olsun, peygamber a.s.v. haricinde büyük sahabilerin dahi yanılacağı vak’a ve ihtimali dairesinde, Merhum (ve inşaallah yaptığı amel ve hizmetler sadedinde mağfur olduğuna kesinlikle inanan biriyim) Prof . Dr. Necmettin Erbakan Hocamız  ın “ Siz Siyonizm i çocuk oyuncağımı zannediyorsunuz ?… Bu öyle bir harekettir ki adamı “Ben Siyonizm e karşıyım” marşını söyleterek kendi ordusunda asker yaptırır.” sözü çerçevesinde; -lütfen yukarıdaki haşa ile başlayan sözlerimi düşünerek konuşunuz, tefekkür ediniz- Hoca rahmetli aynı tuzağa düşmüş olamaz mı? Hani olur a, Hocam “bir an” için de olsa, bazı olaylar sebebiyle de olsa siyonizmin tuzağına düşmüş olma ihtimali yok mu? “Zinhar olamaz, mümkün değildir, iki cihan bir araya gelir de hoca böyle bir hataya gaflete düşemez” mi diyorsunuz? Haydi kabul ettim… Peki şu anda hocanın davasını sürdürdüğünü iddia edenler yukarıda hocanın ağzından nakledilen sözlerinin bizatihi muhatabı olamazlar mı? Ona da mı hayır? Peki bu halde, davadan/partiden/teşkilattan bir şekilde (organik ya da fiili manada) kopanlar, bir şekilde davadan kopmaya sebep olanlar, makam-mansıp kavgası yapanlar, bizi yönetenler, yönettiğini söyleyenler ve en son örnek olarak da Fatih Erbakan ve ailesinin durumuna ne diyeceğiz?

“Onlar yapıyorsa vardır bir hikmeti” diyorsanız veya “bunları konuşmanın zamanı değil” diyorsanız ya da “bu sözler, bu uydurmalar siyonizmin oyunudur” diyorsanız, davanız da cihadinız da mübarek olsun… Görüşlerinizi paylaşmıyor ama sadece ve özellikle müslüman olduğunuz için sizi vallahi de billahi de seviyorum. Çünkü ben müslümanlardanım.

Peki “ben” yanılmıyor muyum? Elbette mümkün, ben aksini iddia etmedim! Amma lütfen dikkat, ben ve benim gibilerin -her zaman mümkündür tabii- yanıldığını söyleyen, iddia edenler, nedense hiç yanılmıyorlar! Allah mübarek ede.. Vesselamu aleyküm ve rahmetullah

Emin Atalay

 

(II) No.lu Yazı

  Tahrir deki Seccade Kimin?…

 F.D Rosevelt bir zamanlar şöyle demişti  “ Politikada hiçbirşey  tesadüf  değildir. Bir şey vuku buluyorsa , O hadisenin bu şekilde zuhur edeceğinin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.”

 Dünyada özellikle coğrafyamızda meydana gelen olayların hiçbirisi tesadüfen meydana gelmiyor. İslam ülkelerinin kimisinin işgal edildiği, kimisinin işgalinin hala daha farkına varılmadığı bir coğrafya da yaşıyoruz. Gelişen olaylar bir büyük planın sadece bir parçası olarak devam ediyor…

Filistin,Mısır, Libya, Pakistan, Suriye, Lübnan, Irak v.s işgalleri hepsi bir takvim ve planın gereği gerçekleşiyor.

 Sürekli fakirleşmemiz, hızla ekonomik iflasa doğru gitmemiz…

Toplumun ruhunda çöküntü, bıkkınlık ve bunalımların oluşması Halkın “ne olacaksa olsun artık” duygusunu içselleştirilmesi bir planın sadece küçük bir detayı…

Hidayetimiz karardı adeta. Gözümüzün önünde meydana gelen olaylara artık hiçbir şekilde inanmamaya, aksine hepsinin perde arkasında mutlaka hayırlı bir sebebin olacağını düşünmeye başladık. En kötüsü gördüklerimizle değil, bize söylenen ve kabul ettirilen bir perspektifle düşünmeye başladık…

David Rockefeller ‘in dediği “Halkların kendilerini yönetme hakları dünya bankerleri ve entellektüel  elitin otoritesi altına girecektir. Temel ilkemiz budur.” Sözü artık ulusların ve milletlerin bakış açısı ve kendilerini ifade biçimi oldu…

Yeni Dünya Düzeni için uğraşan bu insanlar planlarını programlarını buna göre kurguladılar.Sadece son yüzyılda meydana gelen olaylara bakmak bile şuan yaşadığımız olayların gidişatı ve şimdiki haliyle alakalı çok önemli bilgiler verebilir bize.

1948 de Filistin in işgali, İngiltere nin çekilmesi ve İsrail Devleti nin kurulması ve ABD istihbaratının bölgeye yerleştirilmesi…

1950 de 18 Haziran da Dünya Bankası nın Türkiye ye gelip 3 ay kalması ve sanayileşme planlarının rafa kaldırılması, heyetin dönerken “Türklerin işbirliği harika” demeleri..

 Türkiye nin NATO da tamamen kendi insiyatifimiz dışında , onların çabasıyla bizim Ortadoğu da Rusya v.b ülkelere karşı tedbir amaçlı yer almamız..

1952 de Mısır da Kral Faruk un CIA eliyle devrilmesi.

1953 de İran Başbakan ı Musaddık ın petrolü millileştirme hamlesi, CIA darbesiyle indirilip yerine Şah ın getirilmesi ve bölgede yıllar süren müslümanların birbiriyle çarpıştırılıp güç kaybettirilmesi.

1965 de Endonezya da Sukarno nun CIA eliyle indirilmesi ve yerine Suharto nun getirilmesi.

Türkiye nin AB ye girmeden önce Gümrük Birliği ne alınması .Bununla şuan ekonomik iflasa giden yolda olmamızın temeli olacak , gelirlerimize el konularak hiçbirşey üretmeden her şeyi satın alacak hale gelen ekonomik yapının oluşturulması…

Irak ın işgali Saddam ın öldürülmesi, Libya, Mısır, Pakistan ın işgalleri, bölgede aklımıza gelen ilk olaylar…

Bu yapılan olayların hiçbirisi tesadüfen meydana gelmiyor…Özellikle de ülkemize biçilen rol ve bizden istenenler bu coğrafya daki son hamlelerin akıbetini belirleyecek. Bill Clinton “ 20. Yüzyılın ilk 50 yılını Türkiye belirledi. 21. Yüzyılın ilk 50 yılıda Türkiye nin rol alacağı doğrultuda şekillenecek.” sözünü  herkezin çok çok dikkatli bir şekilde düşünmesi gerekmektedir.

Görünen o ki coğrafya da çok önemli ve düşündürücü bir plan acımasızca uygulanıyor. Hemde bizim karşı olduğumuz  ve maalesef  bizatihi rol aldığımız senaryolarla..

Birileri krizler ve fırsatlar oluşturarak kendi planlarını tamamen hayata geçirmenin derdinde…

ABD eski Dış İşleri Bakanı ve CFR nin en önemli beyin takımından Henry Kissinger Şubat 2009 da “Kriz var evet ama 1945 te de vardı.Ozaman ki kriz bize bir fırsat yarattı, Kriz içinden NATO çıktı.Fırsatlar her zaman krizlerden doğarlar” diyordu. (NATO  CFR toplantılarında karar verilmiş bir kuruluştur.)

 

Yani özetle Ortadoğu da ve ülkemizde meydana gelen olayların hiçbirisinde bizim bir insiyatifimiz yok. Sadece verilmiş rolleri oynuyoruz. Ama acı olan bu coğrafyanın insanının aldatılıyor olması ve perde arkasında yaşananların farkında olunamaması…Tahrir meydanında müslümanaları katleden mermileri atan ve mermilerin atılmasını sadece seyreden bunun için hiçbir tedbir almayan devlet başkanları şimdilerde o meydanlarda namaz kılmaya ve hastanelerde yaraladıkları insanları ziyaret etmeye başladılar.

Bakın bu çelişkili filmin, trajedik kurgunun yapımcılığını yapan şirketin yöneticilerinden 100 yaşındaki Brezenski ne diyor: “ Kim ne derse desin yakın gelecekte tek dünya devleti kurulacaktır.Tek sorun bunun, uzlaşmayla mı yoksa işgalle mi olacağıdır.”   Ve anlaşılan işgalle olmasına karar verilmiş…İşgalde son perde oynanırken, Füze Kalkanları nı görememek ve bunu anlamamak tam bir dram ve basiretsizlik olsa gerek…

Tam bu noktada  Prof . Dr. Necmettin Erbakan Hocamız  ın sözü geliyor aklımıza ; “ Siz Siyonizm i çocuk oyuncağımı zannediyorsunuz ?… Bu öyle bir harekettir ki adamı “Ben Siyonizm e karşıyım” marşını söyleterek kendi ordusunda asker yaptırır.”

Selam ve dua ile…           

                                                                                                     Sedat LALOĞLU

ALLAH BUYURUYOR: BANA YARDIM EDİN

 

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed/7)

Allah’ın dinine yardım etmek! Allah’a yardım etmek? Sübhanallah! Sanki Allah’ın bize, yardımımıza ihtiyacı varmış gibi yardım istemesi… Ve kendisi tarafından verilecek/yapılacak yardımın da, tarafımızdan yapılacak yardım şartına bağlanması. Ne tuhaf bir şey… Ne acaip bir durum!

Ama bu böyledir; Allah c.c. kullarının amellerini ölçmek, imanlarını açığa çıkartmak, cennet ve cehenneme tasniflerini yapmak için sebepleri bahane kılmıştır. Nitekim Mülk suresinin başlangıcında da kullarının hangisinin daha güzel amel işleyeceğini ölçmek için ölüm ve dirimi yarattığını beyan etmiştir. Bu da o sebeplerden birisidir. Bize düşen ise itirazsız bu yola ram olmak, bu yola revan olmaktır.

“Bu yol”a revan olunca, buna niyetlenince elbette, “iyi de nasıl revan olacağız, Allah’ın rızasını nasıl kazanacağız?” sorusu ister istemez gündeme geliyor.

Cevap: İhlasla! İhsanla!

Zaten ihlas ve ihsan esasen birbirinden ayrılmayan iki kavramdır. İhlas; herhangi bir iş ya da ameli güzel bir niyet, saf bir kalple yapmak ve o işe başka bir şey karıştırmamaktır. Teferruata inersek; her türlü ameli, halkın övme ve beğenmesini, yerme ve kınamasını düşünmeksizin sırf Allah için iyi ve halis bir niyetle yapmak, şirk, nifak, riya (gösteriş) ve süm’a (duyurma) vb. şâibelerden uzak durmak, söz, fiil ve davranışlarında samimi ve dosdoğru olmak demektir. İhsan ise, Hz. Peygamberimizin s.a.v. beyanıyla “…Allah’ı görüyormuşsun gibi ibâdet etmektir; her ne kadar sen O’nu görmesen de O, seni görüyor…” (Buhârî, Îmân, 37. I, 18). Aynı zamanda ihsan, kulluk görevini en iyi bir şekilde, önemseyerek ve hakkıyla yapmak demektir de. Yine peygamberimizin beyanıyla “Allah her şeye karşı ihsânı farz kılmıştır…” (Müslim, Sayd, 57) Bu hadisten de anlaşıldığı üzere, ihsân; yapılan iş ne olursa olsun, insanın yaptığı her işi ve görevi şartlarına, kurallarına ve tekniğine uygun olarak estetik, sağlam, güzel, kaliteli, en iyi ve en mükemmel bir şekilde yapmayı ifade eder. Hatta Rabbimiz ihsanı kullarına bir emir olarak bildirmiştir. (Bakara/195). İhlas sahiplerine muhlis, ihsan sahiplerine ise muhsin dendiğine de ayrıca işaret edelim.

Allah’a ve Allah’ın dinine yardım, insanın bir kul olarak yapacağı görev ve sorumlulukları ihsan ve ihlas şuuruyla yapması demektir. Ancak bu sorumluluğun hakkıyla ifa edilmesi, “yazmak” ve “söylemek” kadar kolay değildir.

Bu sorumluluk duygusu yürek ve bilek birlikteliğinin ürünü olan “fedakârlığı” gerektirir. Yani fedâ edebilmeyi; Allah için, O’nun c.c. dini için vazgeçebilmeyi; vaktini, malını, “gözbebeğim” diyebileceğin tüm şeyleri O’nun için harcayabilmeyi, o yola harcayabilmeyi, giderek gerekirse canını, göz kırpmadan verebilmeyi gerektirir. Elbette zordur! Ve elbette bunun için Allah c.c. “verin ki, vereyim!” şartını ileri sürmüştür.

Mesele –inşaallah- anlaşılır olmuştur. Konuyu daha müşahhas ve özele indirgeyerek, “Allah yolunda olan/O’nun dinine hizmet için kurulmuş ve yaşıyor bulunan” dernek ve vakıf gibi “hizmet kurumları”nda fedakârlığa temas etmek mümkün olabilecektir.

Allah’a ve O’nun dinine hizmet yol ve şekilleri zamana göre farklılık göstermişlerdir. Bu tezahür şekillerden biri de dernek ve vakıf gibi sosyal kurumlardır. Bu gibi sosyal kurumlarda yer alan hizmet ehli Müslüman, hizmet verdiği sahada “daha iyi nasıl yaparım, daha iyi ne yaparım?” sorumluluğu içinde çalışmalıdır. Bu şuur ve sorumluluk onu daha iyi netice almaya götürecektir.

Hizmet ehli Müslüman hayatını (gün ve saatlerini) yeniden tanzim ederek, içinde bulunduğu hizmet kurumuna göre ayarlayacaktır. Tatile çıkacaksa, işe gidecekse, evine dönecekse v.s. tüm bunları bundan böyle derneğinin çalışma gün ve saatlerine göre ve gerekirse yeniden planlayacaktır. Yapacağı harcamaları hesaplarken de derneği için nasıl bir maddi yardımda, ne kadarlık maddi fedakârlıkta bulunacağını düşünerek yeniden hesap yapacaktır. Unutmamalıdır ki, hizmet ettiği kurum EN AZ evet EN AZ, tekrarı gerekiyor EN AZ ailesi kadar, çalıştı/rdı/ğı işyeri kadar önemlidir. Elbette gönüllü hizmet veren birine, “evine ve iş/yer/ine ayırdığın vakit kadar veya ondan daha fazlasını derneğe/vakfa ayır” diyemeyiz. Ama yine bir Müslüman olarak, fikir mesainin hiç değilse 1/10’unu, vaktinin “kendisine ihtiyaç duyulduğu kadarını”, paranın da “acıtanı kadarını”  FEDA ET deme hakkına sahibiz.  

Ayet çok açık: Biz Allah’ın dinine yardım edeceğiz, O da bize yardım edecek. Biz vaktimizden, malımızdan, şahsımızdan ve giderek canımızdan fedakârlıkta bulunmadan Allah’tan neyi ve ne yüzle isteyeceğiz? Bu gibi kurum ve kuruluşlarda yer almadan, koşturmadan, fedakâr olmadan, hizmet vermeden, ter dökmeden; nasıl, çoluk çocuğumuz kötülüğe bulaşmasın, malımızı hırsız çalmasın, karımızı-kızımızı haramzadeler ayartmasın diyeceğiz? Mümkün mü? Bu boş bir avuntu değil mi? Zahmetsiz rahmet olmaz.

“Ama ben bir dernek veya vakıfta, ya da bunun gibi bir kurumda vazifeli değilim ki…” diyorsanız o da sizin kaybınız. Hiç değilse bu gibi kuruluşların “içinde” görev alamıyorsanız, “dışarıdan” destek olabilirsiniz. Bu da eğer halka açık programları varsa, yapılıyorsa oralara devam etmekle; isteniyor, ihtiyaç duyuluyorsa aidat vermekle, bağış yapmakla; en azından propagandasını yaparak desteklemekle olabilir…

Sadece ve yalnızca “iyi olmak” devrinde değiliz, olamayız. Gavurların ve şer odaklarının aktif ve hızlı olduğu bir dönemde sadece iyi olmakla kurtulamayız; zaman, mecburen ve mutlaka “aktif iyi olmak” zamanıdır. Aktif iyi olmak!…

DİZ ÇÖKMEK: BEREKET VE NİMET

                İnsanoğlu nankör ve cahil… Allah c.c. böyle beyan ediyorlar. Bu beyanın yansımalarına, zaman zaman günlük hayatımızda da şahit oluyoruz. Bu şehadet bizzat ve bilfiil yaşayarak olduğu gibi, başkasının tecrübesini görerek-duyarak da gerçekleşebilir. Ve ama maalesef yaşanılan hayata ibret nazarıyla bakmıyor, dünyayı bir “imtihan mekânı” saymıyorsak, bu yansımaların farkına varmayız bile… İşbu hayat tecrübeleri “kafamıza vura vura” gelir geçer. Ama biz, çoğu zaman, darbenin nereden geldiğini bilmeden, kafamızın neden acıdığını düşünmeden ve merak etmeden yaşarız. Zaman zaman ağrı ve sızı sebebiyle kafamızı oğuşturduğumuz olur. Ama o kadar işte! Taa mezar kapısına yaklaşıncaya, girmeye ramak kalıncaya kadar kafamıza vura vura geçen “o şeylerin” imtihan olduğu ve esasen bizi doğru yola getirmek, ikaz etmek için mürebbimiz olan Rabb Teala vasıtasıyla gönderildiğini anla/ya/mayız… Bu sebeple zaman zaman durup, geriye bakmalı, ne kadar yol aldığımızı, nereden geldiğimizi tartmalı; önümüze bakarak da, hedefin mesafesini ve tahmini ulaşılma zamanı ile daha da mühimi doğru yolda olup olmadığımızı kontrol etmeliyiz.

                Bir çok dostumun bildiği üzere 1 seneyi aşkın bir zaman önce bir trafik kazasına maruz kaldım. Rabb’imden dileğim, bu gibi imtihanları siz dostlarımın ve sevdiklerinin başına vermemesidir. Bu “trafik kazası imtihanı” vesilesiyle ve “artçı” imtihanlar sadedinde ameliyatlı/ağrılı 400 günü aşan bir zaman geçirdim. Elbette ve kesinlikle şikâyetim yok! Bu beyanları asla ve kat’a şikayet ve/veya yakınma için yazmıyorum. Derdimi iki kişiye söylerim: Bir, doktorum. Çünkü Allah’ın izniyle şifa verecek odur. İki, bizzat imtihanı veren Zat-ı Kibriya! O da zaten her konuda latiful habir olduğuna göre, kimseye şikayet ve yakınmada bulunmanın faydası yok…

                Öyleyse bu kadar laf kalabalığını niye yaptık?!

                Yukarıda da beyan ettiğimiz üzere, herşey bir imtihandan ibaret… Benim gibi insanlar, birçok şeyin değerini ancak “kayıp” ettiği “o şey”e ihtiyaç duyunca anlıyor.

                Bu çerçevede kardeşler; kaza tarihinden bu yana secde edemiyorum! Secde edememek! Bu ne demektir bilir misiniz?! Bilemezsiniz, sadece tahmin edebilirsiniz! Allah bunun acısını yaşatmasın. Sizi secde mahal ve makamından ayırmasın; sıhhatli olduğu halde secde etmeyenleri de secdeye bulaştırsın.

                Kazanın akabinde en çok özlediğim iki şeyin -kollarımda mühim ve çok fazla kırıklar sebebiyle alçılı ve kullanılamaz halde olduğundan- birinin küçük yavruma sarılmak, ikincisinin de yine ayaklarımda bol ve önemli kırıklar sebebiyle secde etmek olduğunu tecrübe ve beyan etmiştim. Bunların nasıl bir özlem olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Anlatılmaz, yaşanır… Allah size yaşatmasın.

                Zaman geçti, Şafi olan Rabbim, ismine ve merhametine hürmeten şifa verdi. Kollarım çok büyük oranda iyileşti. Artık küçük yavruma sarılıyorum elhamdülillah. Sarılıp stres atıyorum! Tavsiye ederim.

                Ancak ayaklarımdaki arızalar henüz yeterli derecede sıhhate kavuşmadığından “secde etme” bereket, nimet ve hazzına henüz kavuşamadım. Dua edin de bir an önce kavuşayım inşallah.

                Geçen (2010 yılı) ramazan ayında tamamen ve sadece yatağa bağlı olduğum, oruç bile tutamadığım, oturmakta bile güçlük çektiğim için birçok ihtiyaç ve eksikliğimi yatağımda hallediyor ve bu durumu da çok tuhaf karşılamıyordum.

                Amma bu (2011) ramazan ayında, özellikle de kadir gecesinde çok mühim bir eksikliği/mi ve çok büyük bir nimete sahip olduğunuzu da farkettim… Diz çökmek! Evet evet diz çökmek!..

                

                Dostlar, kardeşler; bırakınız secde etmeyi, secde etmenin bir öncesi olan diz çökmek nasıl (da) büyük bir nimet ve hazmış biliyor musunuz? Yaşamamış olabilirsiniz belki, Allah da yaşatmasın, ama hiç tefekkür ettiniz mi? Hiç aklınıza geldi mi diz çökememek?

                Kadir gecesi, Rabbime kendime göre bir takım niyazlarımı iletmek, bir takım hususlarda talepte bulunmak ve her hal û kârda verdiklerine hamdetmek için dualar etmek ve nimetleri için gözyaşı dökmek istedim… Ama olmadı, yapamadım… Çünkü diz çökemedim… Bu ne demektir bilir misiniz? Diz çökememek… O Kadir-i Mutlak olan Cabbar’ın huzurunda, merhameti sonsuz olan Rauf-u Rahim’in önünde, “isteyin vereyim!” dediği gecede istediğinizi beyan etmek, dileğinizi iletmek için diz çökememek… Diz çökerek, ellerini semalara, yücelere, ulaşılmazlara açamamak… Ve dakikalarca, elleriniz yoruluncaya, dizleriniz karıncalanıncaya kadar huzurda kalamamak… Huzura varamamak… O huzurda yorulan eller, karıncalanan dizler ile ağlayamamak…

                Aman Ya Rabbi… Aman Ya Rabbi… demek ki, hikmetin temeli “diz çökmek” nimetinde imiş. Diz çökmedikçe tezellül ve tenezzül yaşan/a/mıyor. Sandalyede, koltukta oturarak Rabb’e el açmanın-dua etmenin lezzet ve hazzını almak mümkün değil… Bu haz ve bereketin farkına varabilmek için diz çökme nimetine sahip olabilmelisiniz.

                Henüz kavuşamadım o “kaybettiğim” nimete… Ama bekliyorum, umutla ve inançla… Kavuşacağım elbette. Kavuşana kadar da mecburen, sureta diz çökmüş gibi yapacağım. Ama sadece “gibi” yapınca olmuyor işte.

                Bu yazıyı da bunun için kaleme aldım. Şikayet değil, tebliğ etmek için. Farkında olmadığımız şeylerin farkında olun ve sadece ve sadece, sırf diz çökebildiğiniz için, bunun şerefi için “diz çökün” dua edin, “Yarabbi mahrum etme, mahrum olanları da bekletme” diyebilin diye kaleme aldım.

                Bol bol diz çökün ve makama yüz sürün dostlar. Yüz sürün ve dua edin. Diz çökebiliyorken, vakit varken. Yoksa kıyamette yapılacak diz çökme (Casiye/28) pişmanlık diz çökmesi olacaktır ki, Allah bizi ondan muhafaza etsin…

ŞEYTAN TÖVBE İSTİĞFAR EDİP MÜSLÜMAN OLMUŞ

Veya

HEDEF AK PARTİ Mİ, YENİ ANAYASA MI?

 

                Türkiye seçim sathı mailine çoktan girdi… Parti liderlerinin meydan konuşmaları tüm hızıyla, hatta son hızıyla devam ediyor. Seçim günü arefesine yani, yasaklar başlayana kadar da devam edecek. Öyle ki, liderlerden kimileri “her şehre gitmiş olmak için” çoğu zaman günde 2 hatta bazen 3 şehirde konuşma yapıyor.

                Bu esnada elbette, yalanlar-dolanlar, ithamlar da almış başını gidiyor. Her bir lider, bir diğerinin açığını çıkarmak, çıkmış olan açığını kendi lehine çevirmek için olağanüstü bir çaba sarfediyor. Kimi liderler için bu konuda özel bir çaba harcamaya da gerek yok aslında… Çünkü öyle bazı lider/ler var ki, kendileri ve/veya kendi danışmanları zaten kendi kalelerinden başka kale tanımıyorlar; bütün golleri kendi kalelerine atıyorlar. Gol atamasalar da, rakip takım lehine öyle pozisyonlar doğuruyorlar ki, doğurdukları pozisyonlar rakip parti lideri tarafından gole çevriliyor, hem de küçük bir ayak oyunu ile.

                Ancak benim dikkatimi çeken bir nokta var ki, alışılmış seçim çalışmalarından veya olması gereken, normal çalışmalardan çok farklı… Esasen olay derinlemesine düşünüldüğünde insan çok da şaşırmıyor; ancak yine de ilk bakışta inanasınız gelmiyor.” Böyle olmamalı… Nasıl olur… Yanlış mı görüyorum… Bu böyle mi oluyor… Yarabbi kulaklarıma mukayyet ol… Ama bu parti o partiye düşman değil miydi…  Aaaa bu partililer böyle konuşur muydu…” diyorsunuz ister istemez.

                Açalım mı efendim konuyu? Hatta örneklendirelim, detaylandıralım. Detay ve örneklerimiz rahat hatırlansın için, son günlerde yaşanan olaylara dayandırılmış olsun :

  • Biliyorsunuz MHP’de skandal 1 ve 2. Kasetlerinden sonra 3 ve 4.ler de geldi. Hatta sırada başka kasetlerin olduğu rivayet ve kehanetleri dahi var. Dikkatlerimizi çeken nokta Türk ırkçılığı ve Kürt ırkçılığının iki temel ve sivri noktası olan MHP ve BDP’nin bu konuda birbirini desteklemesi… Öyle ki, kaset olaylarının siyasi arena ve seçim meydanlarında dillendirilmesi üzerine BDP ve PKK’ya yakınlığı ile bilinen Fırat Haber Ajansı ve diğer bazı aynı kulvarı paylaşan ajanslarda, MHP’ye ayıp ve yazık edildiği, bu işlerin iktidar tarafından tezgâhlandığı, buna bir son verilmesi gerektiği vurgulanarak, MHP’nin yanında olunduğu deklare edildi. Peşinden daha enteresan gelişmeler oldu ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ekici, PKK’nın haber ajansı Fırat Haber Ajansının, MHP’yer verdiği desteğin hatırlatılması üzerine ilginç sözler sarf etti. Mehmet Ekici “Şimdi burda bir çelişki falan yok. Kendilerine özgü bir fikir ahlakları var, fikir namusları var. Özel hayatın gizliliği anayasal bir kuralsa bu alabildiğine çiğneniyorsa, günlük veya devrevi siyasi menfaatler uğruna çiğneniyorsa PKK bunun örneği mi olacak. Bir takdir duygusu falan duyarak söylemiyorum ama kendi içinde tutarlı bir fikir namusu var demektir.” dedi. Yani Türkçe ifadeyle ve büyük harflerle söylemek gerekirse PKK, MHP.Yİ SAVUNDU, DESTEKLEDİĞİNİ BİLDİRDİ. MHP.DE YILLARDIR SÜREN SİYASETİNİ TEKEDEREK PKK.YI ÖVDÜ VE ONLARIN BİR FİKİR NAMUSUNA SAHİP OLDUĞUNU BEYAN ETTİ!!!
  • Diğer taraftan bakıyorsunuz ki, genel itibariyle solun ve özellikle de CHP’nin yılmaz düşmanı olan Demirel, bu seçimler için önce emanetçisi ve ebedi çırağı Hüsamettin Cindoruk’u CHP.yi desteklemek için ileri sürdü. Ancak baktı ki onun karizması bu işe yetmeyecek, bu defa yaşına ve ayağının girdiği çukura bakmayarak kendisi bizzat soyunarak CHP.nin faziletlerini (!) anlatmak için meydanlara çıktı… “CHP aşkına, CHP için düşün peşime!”diyor şimdi…

Diğer yandan yeni CHP.nin yeni başkanı Kılıçdaroğlu da meydanlarda Demirel’in ismi zikrolununca derin bir huşu ve hudu ile iç geçirerek onun fazilet ve hizmetlerinden bahsediyor ki değme gitsin.

                Dostlar tüm bu gelişmeler Türkiye gibi yılların kemikleşmiş siyasetçileri ve siyasi görüşleri için anlaşılamayacak nitelikte şeyler değil mi?

                Kim derdi ki, MHP ve PKK seçimler arefesinde birbirini övecek, birbirine arka çıkacak, birbirini savunacak? Kim derdi ki, Demirel yılların DP geleneği ve AP siyasetini –hep adeti olduğu üzere- “dün dündür, bugün bugündür” diyerek bir kalemde çizecek, silecek de CHP’yi; yılmaz hasmı ve amansız rakibi CHP’yi destekleyecek? Ve YCHP lideri de Demirel’i nereye koyacağını, nasıl öveceğini bilemeyecek?

                Hani “şeytan tövbe istiğfar edip Müslüman olmuş!” deseler herhalde ancak bu kadar şaşırtıcı ve inanılmaz olabilirdi.

                Ama tabii olaylara derinlemesine ve bu şahısların gözlüğüyle bakıldığında bu gelişme ve olayların esasen “çok normal” ve hatta “olması gereken” olduğuna kanaat getiriyorsunuz. Çünkü düşman tek ve bir: AK Parti!..

                Evet, YCHP’nin de, Demirel’in de, MHP’nin de, PKK veya siyasallaşmış ismiyle BDP’nin de tek düşmanı var AK Parti. Böyle olunca ne barajlar, ne savundukları ırkçı faşistlikler, ne ideolojiler, ne savundukları (!) halkların ne diyeceği hiç de önemli değil.

                Böylece inşallah insanımız da anlıyor ki, esasen MHP ve PKK-BDP birbirini tetikleyen, itekleyen güçlerdir. Birisi olmadan diğerinin de ömrünün çok sürmeyeceği bir vakıadır. Nitekim son Kastamonu saldırısından sonra yapılan telsiz konuşmaları nasıl “tek hedef artık AKP’dir!” diyorsa, BDP eski eşbaşkanı Gültan Kışanak da ‘Başbakan 367 değil 400 milletvekili de çıkarsa biz kabul etmediğimiz bir anayasayı yaptırtmayacağız’ diyor. MHP de seçim meydanlarında eski söylemlerini tamamen terketmiş, CHP ve PKK-BDP muhalifliğini bırakmış varsa yoksa AK Partiye yükleniyor. Yani düşman ve hedef direkt olarak AK parti  değil, yeni anayasa ise de, yeni anayasayı yapacak tek güç ve irade AK Parti olduğuna göre; tek düşman AK PARTİ…

                YCHP ve Demirel’in de kastı ve amacı bu aslında… Çünkü birisi Ergenekon terör örgütünün avukatı, diğeri ise mutlak manada bağlantılısı olan bir şahıs (veya zümre)… dolayısıyla bunlar da biliyorlar ki eğer yeni anayasa yapılır veya diğer tabirle AKP yeni anayasayı zorlanmadan yapacak şekilde bir seçim sonucu elde ederse bu takdirde artık masum, mazlum ve mü’min Anadolu insanının sesi daha fazla çıkacağından, ülkeye gerçekten ve gerçek manada “halk” sahip çıkacağından, bu dinazor ve ırkçı faşistlerin esamisi okunmayacak ve köklerine kibrit suyu dökülecektir. 

                Sadece, evet sadece bu muzır grup ve insanların birleşmiş olması; yalnızca bu ebedi ve ezeli (gibi görünen/gösterilen) düşmanların bile AK Partiye karşı birleşmiş olması; bunların “Amanıııııın dikkat edin bak bu AK Parti yeni anayasa yapacakmış, bu iş kötü… Amman ha amman yeni Anayasaya izin vermeyelim!” çığlık ve çığırtkanlıkları, araya kan sokmaları, barut sokmaları bile, bu seçimlerde yeni anayasa yapacak iradenin desteklenmesinin elzem olduğunu gösteriyor. Yeni anayasa demek AK Parti demek manasına bile geliyor neredeyse… Bunu anlayabilmek için ve iş bu yazıyı yazmak için de ille AK partili olmak gerekmiyor.

                Ah merhum ve inşallah mağfur Erbakan Hoca’m ah! Şimdi –inşaallah öyledir, öyle umut ediyor, öyle dua ediyoruz- cennette değil de aramızda olsaydı herhalde “bütün bu partiler ve hatta PKK bile Amerika ve Siyonist güçler tarafından yönlendiriliyor ve onlara ‘haaaaa, ne yapın edin, bu milletin kafasını bulandırın ve AKP’ye oy vermeleri için oyunlar çevirin’ dedikleri için böyle yapıyor bunlar. Sakın aldanmayın kardeşlerim, sakın aldanmayın! Bunların hepsi birbirinin aynıdır. Hadi ordan, hadi ordan…” mealinde konuşurdu.

   X – o – X

HOCAAAAAAM… KÖY YERİNDE KİTAP OKU/T/MAK CAİZ Mİİİ?

 

            Dostlar, bildiğiniz üzere İKRA (İlim, Kültür ve Yardımlaşma) DERNEĞİ isimli, kurucularından olmakla şeref duyduğum ve hasbelkader yöneticiliğini yapmakta olduğum bir derneğimiz var. Derneğimizin hali hazırda Esenler İlçesi’nde 2, Bağcılar İlçesi’nde 1 ve yine Güngören İlçe’sinde de 1 adet olmak üzere toplam 4 şube/temsilciliği bulunmakta. Temsilcilik adresleri ve bu derneklerde yapılan çalışmalar ile ilgili diğer bilgilere www.ikradernegi.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Derneğimizin genel hizmet sahası ve hedefi kitap okumak ve okutmak… Bu işin gerçekten zor olduğunu hemen girişte belirteyim.

Ancak bu zorluğa rağmen özelde eğitim birim başkanlığı ve genelde de tüm İKRA mensuplarının yılacağı-yorulacağı yok elhamdülillah. En son aldığımız rapor dairesinde yetişkin, genç ve hanımlar olmak üzere toplam 1200 (Binikiyüz) kişi fiilen ve daimi olarak kitap okuyor…

Eğitim biriminde görevli kardeşlerimiz İstanbul’da bulunan bu 4 temsilcilik/şube ile yetinmiyorlar. Ne yapıyorlar? Mevcut şartlar dairesinde şube veya temsilcilik açamadığımız yer/ler ya da mevcut şubelerimize ulaşamayan ve özellikle kendi beldelerinde, mahallelerinde, köylerinde kitap okutmak isteyen arkadaşlar için kısa bir süre önce farklı bir çalışma başlattılar. Herhalde bu şekildeki yapılaşma bir “ilk” olsa gerektir: İKRA DERNEĞİ SEYYAR TEMSİLCİLİĞİ… Ne demek “seyyar temsilcilik”?

“Seyyar Temsilcilik” İstanbul ve/veya İstanbul dışında olup da derneğimiz şubelerine-temsilciliklerine ulaşamayan ve/veya kitap okumak, kitap okutmak isteyen gayretli insanların derneğimiz hizmet çizgisi doğrultusunda ve derneğimiz yardımlarıyla, yine bizi temsilen yaptıkları bir çalışma… Burada esas olan dediğimiz gibi kitap okutmak… Kitabı tek başına okumak, sadece “kendini kurtarmak” değil; başlarına da okutmak, kitapla gelen, kitaplaşmayla gelen güzelliği başkalarına da yaymak, duyurmak, ulaştırmak!!! Çünkü bizler okutmanın kutlu ve şerefli bir eylem olduğuna, bugün Müslümanların en büyük problemlerinin okumamak olduğuna, bunun çözümünün de “okutmak” olduğuna inanıyoruz. İman ediyoruz ki, “oku/t/mak” ile inşallah birçok problemimiz de “hâl” yoluna girecektir.

Lâfı uzatmayalım; İKRA DERNEĞİ’nin 4 “sabit” şubesi-temsilciliği yanında, ŞİMDİLİK 2’si İstanbul’da, 2’si de Anadolu’da olmak üzere 4 adet de “seyyar” temsilciliği-şubesi mevcut…

            Daha önce muhtelif zaman ve şekillerde İstanbul’daki seyyar temsilcilerimizi ziyaret etmiş olmamıza rağmen, Anadolu’ya açılamamıştık. Elhamdülillah, geçtiğimiz hafta sonu (25.06.2010 Cuma saat 22.00 ila 27.06.2010 Pazar 22.00 arası olmak üzere toplam 48 saat), şeytanın bacağını ve kafasını kırdık! İKRA (İlim, Kültür ve Yardımlaşma) DERNEĞİ’nin seyyar temsilciliklerini ziyaret amacıyla kısa bir Anadolu turu yaptık.

            Ziyarete, vakit ve mevcut şartların verdiği imkânlar dairesinde –İlhan Uluç Bey kardeşimin tabiriyle- İKRA DERNEĞİ’nin “beyin takımı” neredeyse tamamen katıldı. Elbette Ahmet Yapıcı, Nurullah Gökçe, Halil Kendir, Talip Demir ve Feyyaz Kalkan’ın olmaması büyük bir eksiklikti ve arkadaşlarımız meşru mazeretleri sebebiyle katılamadılar. Ama yolculuğumuz boyunca hep andık ve aradık onları…

            25.06.2010 Cuma günü saat 22.00’de bendeniz, Mehmet Çelik, İlhan Uluç, Hamdi Bakın, Murat Şeker, Yakup Yemez, Hasan Çakır ve Ümit Almacı “Subhanellezzi sehhara lene…” diye başlayan yolculuk duasını okuyarak seyahatimize “bismillah” dedik.

            İlk hedef Giresun Keşap İlçesi Yazlık Köyü idi… Akşam ve “teheccüd” yemeklerini yolda, evlerimizden getirdiğimiz azıklarla geçiştirdik. Özellikle Hamdi kardeşimizin şoförlüğü dairesinde, öğlene yakın zamanda Keşap Yazlık Köyü’ne ulaştık elhamdülillah.

            Bu güzel beldenin güzel insanlarının güzelliklerini arttırmak, güzelliklerine “kitap okuma” güzelliğini de katmak için çalışan Mehmet kardeşimize şahsım ve derneğimiz adına teşekkürlerimizi sunuyoruz. Mehmet kardeşim köyde mütevazi bir bakkal işletiyor. Yaptığı çalışma gerçekten takdire değer bir çalışma… Mehmet Bey kardeşimiz Yazlık Köyü’nde şu anda 10’dan fazla kişiye kitap okutuyor. (Bu arada, dudak bükerek “10 kişi de bir şey mi?” diyen “yiğit”lere hodri meydan, haydi hayırda yarışa siz de katılın, sizin de kaç 10 kişiye kitap okuttuğunuzu görelim diyorum!..)

            Mehmet Bey’in babası Mustafa Bey de çalışmada oğluna yardım edecek ve bu meyanda köyün çay ocağında haftada bir gün Muhammed Ali Haşimi’nin “Müslüman Şahsiyeti” isimli kitabından 10-15 dakika okuyacak inşallah. Bu sözü aldık kendisinden…

            Yine Mehmet Bey ve dostları çok kısa bir zamanda burada bir de kütüphane kuracaklar. Dolayısıyla göndere/bile/ceğiniz kitapları şimdiden hazır edin.

            Buradaki hasbihalden sonra Mehmet kardeşimizin anacığının elcikleriyle yaptığı güzelim yemekleri ve ardından da Giresun’un meşhur yağmurunu yedikten sonra helalleşerek ayrıldık.

            Bağcılar Şubemizin başkanı Hasan Çakır, yol üzerinde bulunan köyü İnişdibi’ne uğramadan geçmenin tahrimen mekruh olduğunu söyleyince, bu köyü de ziyaret ederek babası Ali Bey ve anasına rahatsızlıklar verdik, nefis çaylarını içtik… Haklarını helâl etsinler.

            Buradan ver elini Bilecik/Söğüt’e bağlı Tuzaklı Köyü…

            Buraya uğramadan önce de yol üzerinde olması ve yine ezip geçmenin tahrimen mekruh olması sebebiyle Hamdi Bakın Bey kardeşimizin anneannesinin evine uğrayarak kahvaltımızı yaptık. Ellerine sağlık, kendisine teşekkür ederiz.

            Kahvaltıyı müteakip Söğüt’te medfun bulunan Ertuğrul Gazi rahmetullahi aleyh ve yine Tuzaklı Köyü yolu üzerinde türbesi bulunan Dursun Fakih rahmetullahi aleyhi ziyaret ederek Fatihalarımızı gönderdik.

            Oradan aynı ilçeye bağlı Tuzaklı Köyü’ne geldik. Tuzaklı Köyü, Çin’in 10 yıl kadar önce sun’i ipekte dünya piyasalarını ele geçirmesine kadar, ipek sektöründe mühim ve haklı bir yere sahipmiş, ancak şu anda bu mesleği icra edenler iki elin parmaklarını geçemiyor maalesef.

            Köyümüzün imamı ve seyyar temsilcimiz Dursun Ali Bey ile görüştük. Yaptığı çalışmaları anlattı. Muhtarımız Mehmet Bey ile görüşüldü, kendisi de çalışmalara destek vereceğini söyledi. Bu arada sevgili dostlar, hocamızın görev yaptığı köy camimizin adı Dursun Fakih Camii ve Dursun Fakih’in talebeleri, O’nun hatırasına yaptırmışlar. Cami 1276 tarihinde yapılmış, bu sebeple de gerek camii gerekse camiin kurulu bulunduğu Tuzaklı Köyü’nün tarihi Osmanlı’dan da eski yani yaklaşık 800 Yıllık. Camii tarihi yapısını koruyor ve bazı boyalar v.s. hariç orjinalliğine hiç dokunulmamış.

            Daha sonra kendileriyle helalleşip ayrıldık.

            Dostlar, mutlaka söylenecek çok şey var. Koskoca (tamıtamına) 48 saati böyle 2 sayfalık bir yazıya sığdırmak elbette mümkün değil. Ancak, sizleri de sıkmak istemiyorum. Nasip olursa bu konuya zaman zaman temas edeceğim. Ayrıca bu konuyla ilgili bir takım enstantane ve notları ilerleyen zamanlarda www.ikradernegi.com adresinde de bulabilirsiniz.

            Her iki köyümüzdeki temsilcimize de “Bu Köyde Kitap Okunmaktadır. İsteyene Ücretsiz Kitap Verilmektedir.” yazan tabelalar göndereceğiz inşaallah. Temsilcilerimiz bu gönderdiğimiz tabelaları köylerinin girişine asacaklar ve belki de daha önce yapıl/a/mayan bir güzelliğin başlatıcısı olacaklar. Yine her iki seyyar temsilcimize de köylerinde bulunan hane sayısınca mealli Kur’an-ı Kerim göndereceğiz. Temsilcilerimiz de bu mealli kur’anları inşaallah miraç kandilinde ev ev dolaşarak dağıtacaklar ve bu kur’anın mealiyle birlikte ramazan sonuna kadar hatmedilmesini talep edecekler. Allah yardımcıları olsun, hayır yolunda hepimize yardımcı olsun inşaallah…

Niyetimiz ve hedefimiz güzelliklerin artmasıdır. Her insanın, her grubun güzellikleri yayma konusunda farklı farklı çalışma şekil ve alanları var. Biz de bu güzelliklerin “okuyarak/okutarak” yayılmasını düşünüyoruz. İnanıyoruz ki okumak, farkında olmak demektir. Okumakla güzellikler daha geniş ve bakir alanlara yayılacak ve artacak diye inanıyoruz. Okumanın kişiyi Rabbi’ne götüreceğine inanıyoruz. Bu sebepledir ki Rabbimiz “kendi adıyla” okunmasını salık vermiştir.

Bu arada sizlere de mühim bir görev düşüyor dostlar: Siz de gerek bizzat, gerekse köylerinizde, memleketlerinizde tanıdığınız dostlar aracılığı ile bu ve buna benzer bir çalışmayı başlatabilirsiniz. Derneğimizin temsilcisi/şubesi olabilirsiniz. Bu konuda sizlere elimizden gelen desteği vereceğimize emin olun. Bizimle irtibat kurmanız yeterlidir.

 

x – 0 – x

 

Yeni Nesil Titancılar veya esas ve orjinal İsmiyle Quest.Net

QUEST.NET’ÇİLER TUTUKLANMAYA DA BAŞLANDI!!!

(Önemli Not: Haberler 3 farklı yayın organından alınmasına rağmen aynı mahiyette olduğundan mevcut tekrarlardan dolayı özür dilerim. Yazıların aslına dokunmamak için böyle bir zorluğa katlanmak zorureti hasıl olmuştur. Emin Atalay)

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı piramit satış sistemiyle çalışan Quest. Net firması hakkında denetimlerini tamamlayıp suç duyurusu raporu hazırladı.

 

 

Bakanlık, zengin olma vaadiyle vatandaşların kandırıldığını belirterek firma hakkında nitelikli dolandırıcılık suçuyla Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. İncelemelerde Quest.Net sisteminde hakim, vali, polis, emniyet amiri, müfettiş unvanına sahip kişilerin de yer aldığı söylenerek güven telkin edilmeye çalışıldığı belirlendi.

Bakanlıktan konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada, şikayetler çerçevesinde ilgili firma hakkında inceleme ve denetim başlatıldığı belirtildi. Bu kapsamda, Quest.Net International Limited’in Türkiye’deki faaliyetleri hakkında Bakanlık kontrolörlerinin birçok usülsüzlüğe ulaştığı aktarıldı. Buna göre Quest.Net sistemi adı altında organize bir şekilde Türkiye Koordinatörü ve onun altında yer alan Bağımsız Temsilciler vasıtasıyla çok sayıda vatandaştan zengin olma vaadiyle para toplanıyor. Katılımcılardan 570 ila 2 bin 500 dolar arasında tahsilat yapılırken, toplanan paralar yurt dışındaki bankalara aktarılıyor.

Bakanlık, Quest.Net sisteminin Türkiye’de birçok ilde örgütlendiğini, İstanbul’da Bağcılar, Avcılar, Şirinevler, Mecidiyeköy, Yenibosna, Fatih, Zeytinburnu ilçe ve semtlerinde ofis evlerin faaliyet gösterdiğini ortaya çıkardı. Sisteme üye olanlara ofiste yapılacak toplantılara katılmalarının söylendiği, toplantılara lider diye tanımlanan kişilerin katılarak sürekli sistemdeki üyelerin başarı hikayeleri anlatılarak, yeni üyelerin teşvik edildiği ifade edildi.

5 DOLARLIK ÜRÜNÜ 570 DOLARA SATMIŞLAR

Quest.Net sisteminde satışı yapılan ürünlerin satış değerinin çok üzerinde fahiş fiyatla satıldığı da tespit edildi. Örneğin 570 dolara satılan Amezcua Bio Disc ürününün 5 dolara ithal edildiği, yine aynı şekilde 570 dolara satılan internet konuşma paketi içerisinde sadece 5 dolarlık kredi oluşturduğu tespit edildi. Satışı yapılan ürünlerin üyelerin birçoğuna verilmediği ve ürünlerin vaat edilen özellikte olmadığı ortaya çıkarıldı.

Quest.Net sisteminde, satılan malların sadece sisteme dahil olmak için verilmesi gereken para karşılığındaki bir kılıf olarak tasarlandığı da raporlara yansıdı. Quest.Net çalışanlarının elde ettikleri kazançlardan dolayı vergi ödemedikleri de kayıtlara geçti.

Sanayi Bakanlığı, açıklamasında, tespit edilen bu usülsüzlükler sebebiyle firma hakkında suç duyurusu yapıldığını belirterek, “Quest.Net sisteminde ekonominin temel dinamiği olan arz ve talep dengesi yerine, ürün arzının sadece piramit şeklinde katılım sağlayan kişilere yönelmiş olması ile ürün satışından ziyade kendi işlerini kurarak yüksek miktarlarda kazanç vaad edilen katılımcıların ancak yeni katılımcıların piramit şeklinde sisteme katılması ile bu amaca ulaşılabilmesi hususlarından dolayı, Quest.Net sisteminin Türkiye’deki faaliyetlerinin yasalara aykırı amaç taşıyan piramit bir sistem olduğu gözlemlenmiş olup ilgililer hakkında ‘Nitelikli Dolandırıcılık’ suçu nedeniyle hazırlanan suç duyurusu raporu, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Vatandaşlarımızın maddi ve manevi zarara uğramamaları için bu tür oluşumlardan uzak durmaları önemle duyurulur.” uyarısını yaptı.

 

Sanayi Bakanlığı, gençleri zengin etme vaadiyle kandıran quest.net’in bir ‘Titan’ saadet zinciri olduğuna karar verdi. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü, Zaman’ın ısrarlı yayınları üzerine bir süredir incelediği quest.net International Limited firması yetkilileri hakkında ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçu işledikleri gerekçesiyle cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Bakanlıktan yapılan açıklamada, son zamanlarda piramit satış sistemiyle çalışan firma hakkında Bakanlık’a ulaşan şikâyetler ve basın yayın organlarında çıkan haberlerin ihbar kabul edilerek ilgili firmaya yönelik inceleme ve denetim başlatıldığı bilgisine yer verildi. Bakanlık, bu kapsamda, quest.net International Limited’in Türkiye’deki faaliyetleri hakkında Bakanlık kontrolörleri tarafından yapılan inceleme ve denetim çalışmalarının tamamlandığına vurgu yaparak, adı geçen şirketin zenginlik vaadiyle birçok kişiden para topladığı tespitine yer verildi. Bakanlık, incelemelerin tamamlanmasıyla ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçu işlendiği tespiti üzerine dosyanın ilgili cumhuriyet başsavcılığına gönderildiğini açıkladı.

İnceleme sonucunda quest.net sistemi adı altında organize bir şekilde Türkiye koordinatörü ve onun altında yer alan bağımsız temsilciler vasıtasıyla çok sayıda vatandaştan 570 ile 2.500 dolar arasında tahsilat yapıldığı ve toplanan paraların yurtdışındaki bankalara aktarıldığı, quest.net sisteminin Türkiye’de birçok ilde örgütlendiği, quest.net sisteminde hâkim, vali, polis, emniyet amiri, müfettiş unvanına sahip kişilerin de yer aldığı söylenerek güven telkin edildiği ve yüksek kazanç fırsatının kaçırılmaması için bir an önce katılım sağlanmasının bilinçaltına işlendiği, sistemde satışı yapılan ürünlerin satış değerinin çok üzerinde fahiş fiyatla satıldığı, örneğin 570 dolara satılan Amezcua Bio Disc ürününün 5 dolara ithal edildiği, aynı şekilde 570 dolara satılan internet ko nuşma paketi içerisinde sadece 5 dolarlık kredi olduğu vurgulandı.

Quest.net sisteminde, satılan malların sadece sisteme dahil olmak için verilmesi gereken para karşılığındaki bir kılıf olarak tasarlandığı çalışanlar tarafından itiraf edildiği ve quest.net çalışanlarının elde ettikleri kazançlardan dolayı vergi ödemedikleri ifade edildi. Quest.net sisteminde ekonominin temel dinamiği olan arz ve talep dengesi yerine, ürün arzının sadece piramit şeklinde katılım sağlayan kişilere yönelmiş olması ile ürün satışından ziyade kendi işlerini kurarak yüksek kazanç vaat edilen katılımcıların ancak yeni katılımcıların piramite katılması ile bu amaca ulaşılabilmesi hususlarından dolayı, quest.net sisteminin Türkiye’deki faaliyetlerinin yasalara aykırı amaç taşıyan piramit bir sistem olduğu gözlemlendi. Bakanlık, vatandaşların bu tür oluşumlardan uzak durmalarını istedi. Quest.net’ten yapılan açıklamada ise, bakanlığın şirketlerini yanlış yorumladığı ve şaşkınlık içinde oldukları belirtildi.

 

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü, Quest.Net International Limited firmasının Türkiye’deki faaliyetlerinin yasalara aykırı amaç taşıyan piramit bir sistem olduğunu vurgulayarak, şirket hakkında “nitelikli dolandırıcılık” suçu nedeniyle hazırlanan suç duyurusu raporunun, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiğini açıkladı. Genel Müdürlük, yurttaşları maddi ve manevi zarara uğramamaları için bu tür oluşumlardan uzak durmaları konusunda uyardı.

Tüketici ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, son zamanlarda piramit satış sistemiyle çalışan bir firma hakkında Bakanlığa ulaşan şikayetler ve basın yayın organlarında çıkan haberler ihbar kabul edildiği, ilgili firma hakkında inceleme ve denetim başlatıldığı bildirildi. Açıklamada, Quest.Net sisteminde ekonominin temel dinamiği olan arz ve talep dengesi yerine, ürün arzının sadece piramit şeklinde katılım sağlayan kişilere yönelmiş olması ile ürün satışından ziyade kendi işlerini kurarak yüksek miktarlarda kazanç vaad edilen katılımcıların ancak yeni katılımcıların piramit şeklinde sisteme katılması ile bu amaca ulaşılabilmesi hususlarından dolayı, Quest.Net sisteminin Türkiye’deki faaliyetlerinin yasalara aykırı amaç taşıyan piramit bir sistem olduğu gözlemlendiği vurgulandı. Bu çerçevede şirket hakkında “nitelikli dolandırıcılık” suçu nedeniyle hazırlanan suç duyurusu raporunun, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği belirtildi. Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü, yurttaşları maddi ve manevi zarara uğramamaları için bu tür oluşumlardan uzak durmaları konusunda uyardı.

Katılımcılardan 570-2 bin dolar tahsilat yapıldıBu kapsamda, Quest.Net International Limited’in Türkiye’deki faaliyetleri hakkında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Kontrolörleri tarafından yapılan inceleme ve denetim çalışmaları sonucunda Quest.Net sistemi adı altında organize bir şekilde Türkiye Koordinatörü ve onun altında yer alan Bağımsız Temsilciler vasıtasıyla çok sayıda vatandaştan zengin olma vaadiyle para toplandığının tespit edildiğinin bildirildiği açıklamada, katılımcılardan 570 ila 2 bin 500 dolar arasında tahsilat yapıldığı ve toplanan paraların yurt dışındaki bankalara aktarıldığı ifade edildi.
 

Birçok ilde örgütlenmiş

Açıklamada, Quest.Net sisteminin Türkiye’de birçok ilde örgütlendiği, İstanbul’da Bağcılar, Avcılar, Şirinevler, Mecidiyeköy, Yenibosna, Fatih, Zeytinburnu ilçe ve semtlerinde ofis evlerin faaliyet gösterdiği; sisteme üye olanlara ofiste yapılacak toplantılara katılmalarının söylendiği, toplantılara lider diye tanımlanan kişilerin katılarak sürekli sistemdeki üyelerin başarı hikayeleri anlatılarak, yeni üyelerin teşvik edildiğine dikkat çekildi. Üyelere çok para kazanacakları yönünde telkin ve açıklamalarda bulunularak Questnet’in çok kazançlı bir sistem olduğu konusunda zihinlerinin doldurulduğu belirtildi.

Güven telkin edilmeye çalışıldı

Quest.Net sisteminde hakim, vali, polis, emniyet amiri, müfettiş unvanına sahip kişilerin de yer aldığı söylenerek güven telkin edildiği ve yüksek kazanç fırsatının kaçırılmaması için bir an önce katılım sağlanmasının bilinçaltına işlendiğinin vurgulandığı açıklamada, Quest.Net sisteminde satışı yapılan ürünlerin satış değerinin çok üzerinde fahiş fiyatla satıldığı, örneğin 570 dolara satılan Amezcua Bio Disc ürününün 5 dolara ithal edildiği, yine aynı şekilde 570 dolara satılan internet konuşma paketi içerisinde sadece 5 dolarlık kredi olduğu vurgulandı.

Satışı yapılan ürünler birçoğuna verilmedi

Açıklamaya göre satışı yapılan ürünlerin üyelerin birçoğuna verilmediği ve ürünlerin vaat edilen özellikte olmadığı, satışı yapılan tatil paketi ile internet konuşma paketini üyelerin istedikleri zaman kullanabileceklerinin vaat edildiği, üyelerin bir süre sonra sözkonusu paketleri kullanmak istediklerinde tatil ya da konuşma paketini kullanmaları halinde üyeliklerinin sona ereceği ve komisyon kazanamayacaklarının söylenerek üyelerin aldıkları ürünleri hiç kullanamadıkları tespit edildi.

Satışı yapılan ürünler koleksiyonel özellik taşımıyor

Satışı yapılan ürünlerin koleksiyonel özellik taşımayıp sıradan ürün olduklarının saptandığına dikkat çekilen açıklamada, Quest.Net sisteminde, satılan malların sadece sisteme dahil olmak için verilmesi gereken para karşılığındaki bir kılıf olarak tasarlandığı, yapılan tanıtımların bazılarında amacın ürün satışı olmadığının Quest.Net çalışanları tarafından itiraf edildiğine vurgu yapıldı.

Kazançların vergisini ödemediler

Açıklamaya göre Quest.Net çalışanlarının elde ettikleri kazançlardan dolayı vergi ödemedikleri, söz konusu tahsilat karşılığında ürün satış işlemi yapıldığı, sözkonusu ürünlere ait faturaların düzenlenmediği belirlendi. Üyelerin sistemi inceleme ve araştırma eğiliminin etkisiz hale getirilmesi ve sağlıklı düşünme yeteneklerinin ortadan kaldırılması için özellikle herkesin kendi akraba ve arkadaş gibi yakınlarını sisteme katmaları tavsiye edilerek sistem hakkında sorgulamaların ortadan kaldırıldığı saptandı.

BEN FETHULLAH GÜLEN VE EKİBİNE NE DEDİM Kİ?  (2)

Dolayısıyla muhibleri, tilmizleri Hocaefendi’yi yanılmaz, hata etmez görmemeli, Onu peygamber yerine koymamalıdır. Yine kendilerini yani hocaefendinin ekibi ve sevenlerini de sahabe yerine koymamalı, “tüm hayırları biz işliyoruz, tüm hayırların kaynağı biziz” şeklindeki yanlış anlayış içinde olmamalı, diğer “hayır sahiplerini” de sevmeli ve desteklemelidirler. Maalesef bunların tam tersini gördüğüm için bunları söylüyorum, söylemek zorunda kalıyorum.

               “Zaten biz öyle yapmıyoruz ki…” diye itiraz edeceklere hemen sıcak bir olayı ve bunun sorgulanmasını hatırlatayım: Biliyorsunuz (belki de bilmiyorsunuz), İHH 22 Mayıs 2010 Cumartesi günü Filistin/Gazze’ye gönderilmek ve dolayısıyla oradaki İsrail ambargosunu delmek üzere 1 yolcu 8 yük gemisiyle yola çıktı… Bu büyük cihad evet dünya çapında ilk olan ve cihad niteliğinde olan harekete karşı hocaefendinin gazetelerinin, televizyonlarının, radyolarının, internet sitelerinin ilgisi, “Sizden” olan “Türkçe Olimpiyatları”nın reklam ve tanıtımıyla kıyaslandığında acaba bir çuval pirinç içindeki “bir pirinç kadar yer” almış mıdır? Hayır hayır, hatta belki yarım/kırık pirinç tanesi kadar bile yer almamıştır. Hocaefendi’nin tilmizlerinin, muhiblerinin bu hayırlı olaya KATKISI yani MADDİ KATKISI ne kadardır? Biraz daha ileri gideyim, haberleri ne kadardır? Peki ama niye böyle? Çünkü bu hareketi yapan, hareket ne kadar hayırlı, bereketli ve ÜMMET LEHİNE, MAZLUMLAR LEHİNE ne kadar hayırlı bir hareket de olsa, siz değilsiniz de ondan… sizin dışınızda olan insanlar/müslümanlar da ondan… Şimdi lütfen hocaefendinin muhibleri, tilmizleri ellerini vicdanlarına koyarak düşünsün ve cevap versinler, aynı hareketi ve hatta aynı hareketin % 10 cesametinde bir hareketi İHH değilde Kimse Yok mu Derneği yapsaydı, işbu medya araçlarınızda kıyametler kopmaz mıydı? Peki şimdi niye kıyamet kopmuyor? Ve söyleyeyim mi; işte bu hareketlerdir gerçek ve hakiki kıyameti kopartacak olan… Çok kötü hareketler bunlar! Evet maalesef işin doğrusu ve ama aynı zamanda acı tarafı bu… Kabul edip etmemekte serbestsiniz elbette… Çünkü bir insan/grup kendini la yüsel kabul eder, kendini “en iyi ve en doğru” zannederse, akibet mutlaka bu şekilde olacaktır ve kardeşlik son bulacaktır.

               2. İkinci kısım tepki sahipleri ise sanki biz bir gavurdan bahsediyormuşuz gibi veya bu KARDEŞLERİMLE aramızda derin bir ayrılık/ayrışma varmışcasına “Hah… bak gördün mü, Emin Atalay da bizim safımıza geçti” anlayış ve yanlışlığına düştüler… Bu da sakat ve yanlış bir anlayış dostlar… Ben herhangi bir cemaat ve cemiyetten olmadığım gibi, herhangi bir cemaat ve cemiyete de tepki koymuş değilim. Hep söyledim ve söyleyeceğim: Ben sıradan bir müslümanım! Bildiğim doğrularla amel etmeye, hareket eTam boyutlu görseli göstertmeye çalışıyorum. Bu konuda üslubum ve prensibim Hucurat/11 ve Fetih/ 29. ayettir. Dolayısıyla insanları da bu “doğrular terazisi” ile tartıyorum. Bu terazinin yanılma payı yok mu? Terazinin değilse de teraziyi tutan bendenizin elbette var! İkaz edene, düzeltene de teşekkür ediyorum.

               Bir Müslüman olarak şuna inanıyorum: Peygamberler haricinde herkes ama herkes eleştirilebilir. Unutmayalım, eğer biz efendilerimizi, ağabeylerimizi, hocalarımızı edeb dairesinde eleştirmez, hareketlerimizi değerlendirmeye tabi tutmazsak, yanlışlıklardan sadece yanlışlıkları icad edenler değil, onları bizzat uygulayanlar da sorumlu olacaktır. Amma esas olan eleştirinin dozu ve kişinin haddini bilmesidir vesselam…

               Gelelim öze:

                Bizi eleştiren kardeşimiz, diyordu ki,

               Hz. Peygamber Necran papazlarını mescidinde ağırlamadı mı ? Hz Peygamber değil de, eleştirdiğiniz insanlar aynı şeyi yapsalardı, Eyüp Sultanda papazları ağırlasalar, yedirip içirip konuk etseler, Eyüp Camiinde ibadetlerini yapmalarına müsaade etseler ne diyecektiniz merak ediyorum.

        Kafir mi, münafık mı, BOP müslümanı mı, Hz. Peygamber gayrimüslimlere mi tebliğ yaptı yoksa Müslümanlara mı ? 

        Öncelikle yapılan herhangi bir münazarada ileri sürülen delilin mahiyetinin iddia sahibince bilinmesi vaciptir. Bu manada münekkid kardeşimizin eleştirisine bakalım: Evet Hz. Peygamber Necran heyetini Mescid-i Nebi’de kabul etti amma, o günün şartlarında her tip insan hatta müşrikler dahi mescidde ağırlanıyordu. Yani özel olarak Necran heyeti mescid-i nebide ağırlanmadılar. Sonra bunların hepsi papaz değildi ki… bunlar arasında âkibleri Abdulmesîh, uskufları Ebû Hârise b. Alkame, seyyidleri el-Eyhem de vardı. Âkib, Necranlıların emîri ve halk meclisinin başkanı; uskuf, dini liderleri, papaz ve bilginlerin başı; seyyid ise ticaret ve seyahat işleri başkanıdır. Nerede kaldı hepsinin papaz olması?

               Sonra Hz. Peygamber onlara ne anlattı, ne tebliğ etti bu önemlidir. Onlara iftar verip de Arap veya kendi kavmi olan Kureyş okullarından, oradaki eğitimin kalitesinden, Arapça olimpiyatlarından, tek okunması gereken kitapların “kırmızı kaplı” kitaplar olmasından bahsetmedi herhalde. Tam tersine onlara Allah’ın ayetlerini okudu ve resmen “şirkten vazgeçin” dedi. Evet müşriklikten vazgeçin! Haydi biraz daha detaylandırayım: Necran heyeti bir ikindi vakti Medine’ye gelerek Mescid-i Nebevî’ye girdiler. Hz. Peygamber ashabı ile henüz ikindi namazını kılmıştı. Bu sırada ibadet vakitleri gelen hristiyanlar doğuya yönelerek ibadet etmeye hazırlandılar. Bazı sahâbiler bunlara engel olmak istediler. Fakat Hz. Peygamber onların serbest bırakılmasını ve ibadetlerini yerine getirmelerine müsade edilmesini emretti. Necran heyeti adına konuşan Ebû Hârise ile Abdulmesîh’i İslâm’a davet etti. Onlar “Biz senden önce Müslüman olduk” diye cevap verdiler. Hz. Peygamber “Yalan söylüyorsunuz. Sizi İslâmiyeti kabulden üç şey, domuz eti yemeniz, haç’a tapmanız ve Tanrı’nın oğlu bulunduğuna inanmanız alıkoymaktadır” şeklinde karşılık verdi.

                   Biz veya siz bu şekilde hatalarını söyleyebiliyor, tebliğ yapabiliyor muyuz? Yoksa diyalog bozulmasın diye, tüm bunları görmezden, “amentülerimiz bir aslında” mealinde düzmece şeylerle durumu idare mi ediyoruz?

               Kıymetli dostum, mesele bu insanların nerede nasıl ağırlandığı değildir. Mesele, onlara neyin anlatıldığıdır. Bu konu ile ilgili olarak Al-i İmran Suresi 59-64 ayetleri okuyabilirsiniz, tavsiye ederim.

               Gelelim sorunuzun ikinci kısmına: Allah’a hamdediyorum ve herhangi bir Müslümana BOP müslümanı(!) veya Sapık müslüman(!) demedim. Hele kâfir ve/veya münafık hiç demedim. Bu yanlış sıfatlarla nitelendireceğim müslümanın da mevkii ve makamı çok mühim değil zaten. Esas olan bu şahsın müslüman olması ve Allah katında müslüman olarak anılmasıdır.   Ama lütfen dikkat edin; ben böyle birşey dememiş olsam da, kendilerine bu şekilde DEDİRTEN Müslümanlar da acaba bunun denilmesi için neler yapıyorlar? Veya soruyu tersinden sorayım: Kendilerine bu yaftalar yapıştırılan/yakıştırılan Müslümanlar da acaba bu yaftaların yakıştırılmaması için neler yapıyorlar? Dikkat ederseniz düşünmesi gereken sadece bir taraf değil! İki taraf da neyi nasıl ve niçin yaptığını düşünmek, ince planlar yapmak, ahiretini tehlikeye atmamak zorundadır.

               Üstelik, bırakınız Hz. Peygamber’i, Allah dahi hem Müslümanlara ve hem de gayrimüslimlere tebliğ yapmıştır. Hal böyle olunca Hz. Peygamber de tabii ki Müslümanlara da tebliğ yapmış, kendini de Müslümanları da bundan müstağni görmemiştir. Allah Kitab-ı Kerim’inde “Ey iman edenler iman edin!” derken kâfirlere değil Müslümanlara sesleniyor/du… Kulak verin, iyi dinleyin. Allah’ın ayetleri açık ve seçiktir. Her türlü sorunuza cevap verir. Yeter ki kulak verin, yeter ki kendinizi verin…

               Fethullah Hocaefendi’yi yanılmaz (dolayısıyla da Peygamber gibi) gören kardeşimizin diğer sorusu şu idi “Yöntemlerini beğenmediğiniz bu insanlar sayısız insanın hidayetine vesile olurken, Siz kaç keferenin hidayetine vesile oldunuz. Evet hocam  siz kimsenin adını  bile bilmediğiniz kaç yerinde insanın hidayetine vesile oldunuz.”

        Önce usûl açısından bir itiraz; genel bir bakış açısı ve mantalite: Eğer siz, Allah’ın elinde olan hidayeti, “vesile olmak” gibi sebeplerle tamamen ve yalnızca kendinize bağlar, kendinizden menkul sayar, “biz olmazsak nasıl ve kim hidayete erecek?!” gibi şeyler söylerseniz, haddi aşmış, şirazeyi şaşırmış olursunuz. En çok da böyle insanlardan korkarım biliyor musunuz? Yani kendini “birşey” zanneden insanlardan… Halbuki siz kim, hidayet vermek veya hidayete ermek kim!? Ben kim hidayet vermek veya hidayete vesile olmak kim? Lütfen haddinizi/haddimizi bilelim ve bizi tuğyana sevkedecek, meylettirecek beyanlardan, iddialardan kaçınalım. Yoksa, hafazanallah, kaç kişinin hidayetine vesile oldum diye çetele tutarken, “hidayetine vesile olsun” diye birilerinin bizim için duasına muhtaç duruma düşebiliriz.

        Sorduğunuz soruya karşılık “Ben şu kadar insanın hidayetine vesile oldum” desem bu kibir olmaz mı? Ben bu kibir için mi yazıyorum, yaşıyorum… Allah’ın elinde olan hidayet nimetine vesile olmak bir insan için kibir vesilesi mi olmalı? Olamaz ise siz nasıl oluyor da kendisinin rızasını almadan, kendisine sormadan “Yöntemini beğenmediğiniz (Hocaefendi ve) bu insanlar şu kadar insanın hidayetine vesile olmuştur! Sen kaç kişinin hidayetine vesile oldun bakiiiim?” yollu soru sorabiliyorsunuz!? Eğer Fethullah Gülen, benim tanıdığım, eserlerinden aşina olduğum, hizmetlerini bildiğim şahıs ise ve sizin bu sorunuzdan haberdar olsa ne olur/ne yapar biliyor musunuz? Öncelikle yüzü utancından kızarır, başını önüne eğer ve sizin gibi bir muhibbi olduğu için, sizin gibi bir muhibbe, böyle bir soru sormayı engelleyici ders veremediği için üzülür ve utanır. Sonra da sesi titreyerek ve belki de hüngür hüngür ağlayarak “ben kimim ki hidayete vesile olayım. Ben gibi, kutsilerin peşinde bir kıtmir olmaktan öte mertebesi olmayan bir fakir için bu ne büyük bir iddiadır. Hafazanallah! Rica ederim beni bu gibi münakaşalarınıza alet etmeyiniz.” diye seslenir ve beni değil ama mutlaka sizi kınar/dı. Çünkü benim tanıdığım hocaefendi baştan ayağı edepdir, edep timsalidir. Muhiblerinin de öyle olması gerekmez mi? Eğer yaptığınız amellerle övüneceksiniz, “ateşin odunu yediği gibi, amelleri yiyip bitiren kibir ve riya” siz de varsa amellerinizden ne umacaksınız ki?

 

               Gelelim esasa: Ben hocaefendinin yöntemine hiçbir lâf etmedim. İlle de laf eden bir şahıs mı arıyorsunuz: (Ki tekrar tekrar söylüyorum, bence böyle bir sataşma yoktur, ama siz bunu böyle görüyor, görmek istiyor, böyle anlıyorsunuz. Olayı sizin gözlüğünüzle değerlendirirsek, fail-suçlu) İşte oradadır: Emin Saraç Hocaefendi… Onu da en az Fethullah Gülen kadar seviyor, hürmet ediyorum…

               Evet, varsa bir kınama, varsa bir eleştiri bunun sahibi Emin Saraç Hoca’dır, bu eleştiriye sebep olan da Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın saygı duyulacak ve Müslümanların şerefini düşünerek yaptığı izzetli eylemdir! Öyleyse bu sorunun muhatabı da ilk elde Emin Saraç Hoca Efendi, sonra da Ömer Nasuhi Efendi’dir.

               Şimdi sorun sorunuzu ve alın cevabınızı bakalım; acaba (ey Emin Saraç Hoca ve/veya Ömer Nasuhi Hoca ve talebeleri) sizler veya sizlerin yetiştirdiği talebeler mi daha çok insanın hidayetine vesile oldu, yoksa eleştirdiğiniz, yöntemlerini beğenmediğiniz (Fethullah Hoca ve talebeleri olan) bu insanlar mı?

               Böyle bir soru sorulabilir mi Allah aşkına?! Böyle soru mu olur?! Bunun ölçüsü, endazesi mi olur? Hadi sordunuz ve ölçüye de vuruldu? Diyelim ki bu maçın skoru Emin Saraç Hoca 33, Ömer Nasuhi Bilmen 87, Fethullah Gülen 48 oldu… Ne olacak şimdi? Kim küme düştü, kim şampiyon oldu?! Ölçü ne? Bu sanki “şey yarıştırmak” gibi bir saçmalık değil mi? Subhanallah neler konuşuyoruz şurada?! Sanki “benim hocam senin hocanı döver!” misali çocukça şeyler…

               Sonra niçin insanların-hocaların yönteminizi eleştirmesinden korkuyor veya bu insanların yönteminizi eleştirmesine neden izin vermiyorsunuz ki? Yönteminizin doğruluğuna dair bir vahiy mi geldi? Yoksa yönteminiz eleştirilirse sırça saraylar yok olur, kırılır diye mi korkuyorsunuz? Unutmayın; sağlam fikir sahipleri eleştirilmekten korkmazlar! Eğer diğer yöntemler gibi sizinki de sadece ve sıradan bir “yöntem” ise onu eleştirilmez kılan, onu “mukaddes ve dokunulmaz” kılan nedir? Güncel olması mı? Gavurlar tarafından çok da poh pohlanıyor olması mı? Muhibbinin çok olması mı? İktidara yakın olması mı? Veya başka bir sebep mi? Ama tüm bunların yarın sizin ayağınızın kaymasına sebep olabilecek imtihan olduğunu nasıl unutursunuz? Tekrarlayalım: Peygamber hariç, tüm insanlar (ve dolayısıyla Kur’an ve Sünnetin yorumu olmakla birlikte, bu insanların ürünü olan) tüm yöntemler de eleştirilebilir, reddedilebilir! Hiçbiri ilahi değildir, hiçbirine kutsiyet atfedilemez. Aksi halde, bu tutum, yöntem sahibi şahsı veya hoca efendiyi “ilahi” kılmış olur ki, bu da şirkin ta kendisidir!

               Ayrıca bu hususla ilgili bir de soru sorayım müsaade ederseniz! Hani olur a, bu yere göğe sığdıramadığınız yöntemin neticesi olan “diyalog” sebebiyle, “hoşgörü” sebebiyle Allah bile kâfire KÂFİR, münafığa da MÜNAFIK derken (bakınız Kafirun suresi, münafikun suresi) siz demediğiniz için, sizin dememeniz sebebiyle, bir zayıf imanlı ve ama Müslüman bir şahıs dinden çıkmışsa, bu kâfirlere, gayrimüslimlere özenmişse, onların amelleriyle amel edip, onların özlerine hayran olduğu için böyle ölmüşse bunun hesabını nasıl verecek/siniz? Unutmayın Allah c.c. zalim değildir. Ve O zalim olmayan Allah mutlak manada nimet ve külfeti dengeli yaratmıştır. Amiyane tabirle “ne kadar köfte, o kadar ekmek!” Yerseniz…

        Yine deniliyor ki,

        Siz ve sizin gibi  gibi düşünenler,  O iftar ve benzeri yöntemlerle anne ve babası hrıstiyan olan ve 19 yaşında Müslüman  olup 3 senede bir camide cuma hutbesi yapacak kaç kişi  yetiştirdiniz?  

Bu soru da yukarıdaki soru ve cevapla ilintili… Çok rahatlıkla, hiçbir tereddüt duymadan söylüyorum ki, evet benim değil, çünkü sorunun muhatabı ben değilim ama, bahsettiğim hoca efendilerin yöntemleriyle yüzlerce belki binlerce insan Müslüman oldu ve çoğu da camilere gitmekte, Cuma hutbesi okumaktadır.

               Yukarıdaki soruyu tersinden burada da sorayım: Peki ya siz ve sizin gibi düşünenler o iftar ve diyaloglar, bu çerçevede düzenlenen yılbaşı kutlamaları, doğum günü partileri sebebiyle, sevgililer gününe hoş görüyle yaklaşmaları sebebiyle, kız erkek bir araya gelen Müslüman çocuklarının camiden soğumasına, Cuma hutbesi bile dinlemeyecek insan haline gelmişse bu insana ne diyeceksiniz? Hocaefendinin bir beyanı sebebiyle şu kadar Müslüman hanım kızımız, talebemiz başını açarak günaha girdiyse bunun hesabını kim verecek? Ya gazetemiz? Ya gazetemiz? Aman tirajı 1 Milyon olsun diye bas bas bağırdığımız ve ama hiç de ar etmeden faizlerini reklam ettiğimiz bankaların ilanını, reklamını görüp de, “hocaefendinin gazetesinde bu banka reklamı, bu faiz reklamı varsa demek ki caizdir!” diye yorum yapıp da, faize bulaşanlar olduysa yani Allah ve Rasulü’ne savaş açanlar olduysa ne olacak peki? Orada yayınlanan bazı firmaların reklamlarındaki şuh kadın resimlerine bakmaya bile ar eden babalar, bu gazeteleri evlerine sokup da gencecik kızları bu resimleri ve babalarının gazeteye olan itibarını görüp, “demek ki böyle de giyinilebilir” diyerek böyle giyindi ise, giyinir ise ne yapacağız? İşte dostum orası artı (+) ise, burası da eksi (-)… Kaç eksi, kaç artıyı götürür acaba hiç hesap ettiniz mi? Yoksa hesap etmeye gerek bile görmüyor musunuz? Bunun hesabını, her yıl ÖSS’yi birincilikle kazanan dershanelerdeki muhibler hesab edebilir mi? Bu ne yaman ve içinden çıkılmaz matematiktir, hesaptır bilir misin? Hoşgörü mü esas olacak burada da? Yoksa diyalog yolları mı arayacaksınız? Efendim, duyamadım?!

        Bu insanlar bu yöntemleri kullanırken, İslamın hangi prensibini, hangi farzını, hangi sünnetini çiğnediler, reddettiler. Hz. İsa’yı son peygamber mi kabul ettiler. Kur’an’ı atıp İncili başucuna mı koydular? HOCAM “İKRA-İKRA-İKRA” edip böyle derseniz cemaatiniz ne der hocam.

                  Söylüyorum, anlaşılmıyor. Anlatıyorum dinlenmiyor. Tam da “kellim kellim la yefhem!” anlayışı… Eleştiri sahibi ben değilim. Ama madem soruldu söyleyeyim: Bu kardeşler kendilerinden başka diğer grup ve cemaatlere “kendileri gibi” mi bakıyorlar? Bu kardeşlerin göğsünü gere gere, övünerek “bizden” dedikleri ağabeyleri, fıkıh üstadları tarafından nağmeli sesi haramdır fetvasına rağmen bir kadıncağıza “salavat” okutmadılar mı? Üstelik de bunu ramazan ayında, televizyonlarda bize göstererek, ne göstermesi gözümüzün içine içine sokarak, “niye haram olsun ki, bak salavat getiriyor, şarkı mı söylüyor ki?” demediler mi? Bunlar Kur’an’ın, sünnetin hangi hükmüne giriyor? Sonra… neyse evet neyse bazı söyleyeceğim şeyler can yakabileceği gibi, can da sıkabilir! Zaten yazarken benim de canım sıkılıyor. Ben de kalsın… veya bu kardeş eğer cesarete gelip de bizzat müracaat ederse kendisine anlatayım hangi farzlar, sünnetler çiğnenip, reddediliyor bilmeden… Burada, umumun önünde ve bilen bilmeyen, anlayan anlamayan herkesin karşısında konuşmak yanlış bir takım neticelere yol açabilir.

                   Kim olduğunu halâ bilemediğimiz, ısrarla kendini faş edecek medeni cesareti gösteremeyen bu kardeşimiz en son sözünü böyle söylemiş:

                    İKRA-İKRA-İKRA edip böyle derseniz cemaatiniz ne der hocam?

 

                   İyi de benim bir cemaatim yok ki… birinci yanlış burada…

                  İkincisi de, kıymetli meçhul kardeş, ben İKRA İKRA İKRA etmekten pişman değilim. Çünkü bunu söyleyen de ben değilim zaten Allah’tır c.c… Ben sadece bir kul olarak bu emre ittiba etmeye gayret ediyorum. Ne kadar mühim değil mi kime ve neye ittiba ve  itibar ettiğimiz. Ayrıca şunu da gocunmadan, tam tersine gurur duyarak söylüyorum ki, İKRA İKRA İKRA ettiğim için böyle düşünmekte, yazabilmekte, serbest irademe tâbi olabilmekte ve her türlü eleştiriyi kabul edebilmekteyim. Peki İKRA emrine ittiba etmeyip veya sadece kendi efendisinin, kendi ağabeyinin, kendi meşrebinin kitaplarını okuyan insanlara ne demeli?

                İKRA İKRA İKRA fiili insanı insan yapar, insanı inanan insan yapar, insanı iyi Müslüman yapar… Ben henüz iyi bir Müslüman olamadığım için İKRA demeye devam edeceğim, okumada inat edeceğim.

                Son bir anekdotla bitireyim. İtibar ettiğim ilim ehli bir zattan bizzat dinlemiştim. İlim ehli arasında dünya çapında meşhur, Türkistanlı bir hocası ile ilim müzakere ederlerken, bunlarla tanışan çok iyiniyetli bir nur talebesi (abisi) kardeş “ille de bizim derslere gelin, ille de bizim derslere gelin” diye ısrar eder. Bilmez ki, bu Türkistan’lı hoca bizzat Bediüzzaman rh.a.’i tanımış ve tüm eserlerini ezbere bilir… bir, iki, üç derken kırmamak için katılırlar bir derslerine… ders başlar ve nur eserlerinden birkaç sayfa okunur mütalaası, yorumu, şerhi yapılır ve gerek Bediüzzaman, gerekse Nur eserleri üzerine aman aman konuşmalar yapılır… Ders biter ve muhabbet faslı başlar… Bizim nur talebesi muhterem, hocaefendilere dönerek “nasıl buldunuz?” der ve ekler “işte bu okuduğumuz asrın tefsiridir, okunacaksa bunların okunması gerekir, gerisi beyhudedir, vakit israfıdır! ” O zamana kadar edebinden dolayı ses çıkarmayan bu Türkistanlı hocaefendi sorar bu dersin abisine/kendilerini davet eden ve dersi yöneten şahsa: “Sizler Bediüzzaman gibi mi olmak istersiniz, yoksa kendiniz gibi mi?” Dersin abisi önce hocaya tuhaf tuhaf bakar ve elbette o beklenen cevabı verir, büyük bir tevazu (!) içinde “Biz kimiz ki? Tabii üstad (Bediüzzaman) gibi olmak isteriz. Biz neredeeeee, üstad nerede..?” Bu cevabı alacağını çok iyi bilen Türkistanlı Hocaefendi de son noktayı koyar: “Bediüzzzaman Kur’an ve Sünneti okuyarak, tetkik, mütalaa ve müzakere ederek Bediüzzaman oldu… Siz ise sadece nur eserlerini okuyor, onları mütalaa ve müzakere ediyor, başka eserlere meyletmiyorsunuz. Sizden olsa olsa ancak “siz” olur, bediüzzaman olmaz!”

Mesele anlaşılmıştır zannediyorum…

 

 

HANGİ “TARAF”TANSINIZ ?

Ya da

CAHİLİYYENİN PUTLARI/PEYGAMBERLERİ ZÂNİ OLURSA…

 

Biz bunun örneklerini Deniz Baykal’dan önce de, yine belki 2. sınıf olan ama “idol” olan insanlarda (yarı tanrılar mı deseydik yoksa) gördük/yaşadık. Hatırlayınız ki, bundan bir süre önce de cahiliye inananlarının yarı tanrısı konumunda olan Ali Kırca yine bir otel odasında, zina ederken yakalanmış ve görüntüleri paylaşılmıştı. Üstelik Ali Kırca bu fiilini icra ederken, sadistçe bir takım duygularının da tatmini için zaniye’yi dövüyor, ona işkence ediyor, bas bas bağırtıyormuş… Aman efendim aman… Bu olayın medyaya yansımasını müteakip mahremiyetler hatırlandı. Özel hayatların var olduğu gündeme getirildi. Meseleyi haberleştirenler tu-ka-ka ilan edildi ve Ali Kırca’nın o azıcık olsun sarsılmaya yüz tutan idollük tahtı yeniden muhkem hale getirildi, kavileştirildi. Çünkü o bir idoldü… O kiminle yatarsa yatsın, hanımını kiminle aldatırsa aldatsın, gerek Ali Kırca’nın yaşına, gerek zina ettiği kişinin yaşına bakılmaz… Zina ederken kadına işkence mi ediyormuş? Eder! Edebilir! Bize ne?.. Özel hayat diye bir şey var… Allah Allah…. Aman aman… nasıl da hatırlandı tüm bu kutsal kavramlar… Mübarek olsun, tepe tepe kullanın. Neticede şu dünya hayatında yaşayacağınız günler sayılıdır ve dünya bir oyun oyalanmadan ibarettir.

 

         Tüm bu olaylar “gizli kamera” ile tesbit edil/miş/di. Mevcut ve bundan sonra da muhtemel olaylar için kurulan tuzakları, gizli kameraları elbette meşru görmüyorum. Elbette bunların yanlışlığı ve o meşhur tabiriyle “özel hayata müdahale” gerçekliği ve kabul edilmezliği bir vakıadır…

 

         Ama… Evet bir de olayın “Ama tarafı” var…

 

         Ama, bu gibi bir olayı inanan bir insan yaptığında ve hatta yapmadığı halde yapmış gibi gösterildiğinde gerek bu cahiliye mensuplarının, gerekse onlara yaranmaya çalışan ve “bizden” olduğunu Allah’ı şahit tutarcasına, göğsünü gere gere ve övünerek söyleyeceği yerde, “korkarak” ve “aman ha ‘onlar’ duymasın” diyerek sessizce söyleyenlerin savunma mantığına(!) ve “eblehliğine” ne demeli?

 

         Alın size yakın tarihimizden çok çarpıcı –ve UNUTMAMAMIZ GEREKEN- üç örnek:

 

         1. Müslüm Gündüz-Fadime Şahin Olayı: Çoğunuz biliyorsunuz. Olay tamamen bir 28 Şubat tezgahı idi. Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin aldat/ıl/mış da olsa, kandır/ıl/mış da olsa, gazetelerin dahi yazdığına göre DİNİ NİKAHLI bir çiftti… Ve ama bu insanlar “gizli kamerayla bile değil”, ahlaksızca ve alçakça bir baskınla evlerinin kapıları kırılarak, yani mahremiyetleri ihlal edilerek üstelik de yarı/dan daha fazla/çıplak vaziyette canlı yayın kameraları eşliğinde resmen ve alenen BASILDILAR! Gerek erkek fail, gerek kadın faile saçlarından tutularak, üstlerindeki bir parça “ayıp örten” elbise sanki yırtılırcasına kameraya doğrultuldular. Ama yukarıda söylediğimiz gibi bu insanlar “inananlardan olduğu için”, 4 ve belki de 5. sınıf insan statüsünde bile olmadığı için “bizim kesim” diyeceğimiz ve maalesef inandığını söyleyen bir takım basın organları da dahil hemen hemen tüm yayın kuruluşları tarafından hem faş edildi, hem de kınandı…

 

         2. Fatih Altaylı’nın örtülü kızlarımıza “fahişe” yakıştırması: Kızlarımız örtü mağdurudur. 17 Ağustos 1999 depremi olmuştur. Kızlarımız örtü yasağını protesto ederlerken, bu depreme de işaretle 7.4 yetmedi mi?” şeklinde bir de döviz taşırlar. Döviz gazetelerde fotoğraf ve haber olarak yerini alır. Hemen ertesi gün Hürriyet Gazetesinde Fatih Altaylı, bu namus abidesi kızlarımıza işaretle “bunlar, istedikleri parayı vermeniz şartıyla sizinle istediğiniz muameleyi yaparlar” mealinde ve kızlarımızı fahişelikle suçlayan alçakça (pardon çukurca) ve seviyesizce bir yazı kaleme alır. Yazıyı yazdığı kalemin bile utandığı ve mahşerde aleyhinde şahitlik edeceği bu yazıya özellikle cahiliye basınının hiçbir tepkisi olmaz. “İspatlamazsan şerefsizsin” denilmez… Çünkü çamur atılan, hakaret edilen “inanan insanlar”dır.

 

Bunlar bir yana… Olayın üzerinden bir 10 yıl dahi geçmeden ve işbu Fatih Altaylı nam ve insan suretindeki şahıs bu konuda bir “özür” dahi dilememişken, falanca cemaatin “cübbeli” bir kanaat önderi, O’nun programına çıkar ve bu konuda adamı bir defa olsun sigaya çekmeden, bu meseleyi ima yollu olsun hatırlatmadan, bu programda –sözde- tebliğ yapar. Bu tebliği(!) esnasında da güler-güldürür. Dolduruşa gelip, yine bu adamın tahriki ile merhum ve inşallah mağfur olduğuna inandığımız Bediüzzaman’a da olur olmaz laflar eder. Daha sonra da yaptığı yanlışlığın farkına varır ve başka bir radyo programında özrünü beyan eder ama “atı olan Üsküdar’ı geçmiş”tir çoktan. Geçmiş olsun ve bu da bize ders olsun…

 

         3. Son örnek de Hüseyin Üzmez olayıdır: Sonradan, düzmece ve basın tahriki olduğu anlaşılacak olayda, işbu cahiliye basını dünyayı başımıza yıktı. Ali Kırca’nın zinası esnasındaki sadistliğini ve zaniye ile olan yaş farkını hiç görmedi ama, gerçek olup olmadığı belli olmadığı halde Hüseyin Üzmez olayında hep “yaş farkı” hususunu gündeme getirdi. En kötüsü ve onulmazı da “bizim insanlarımız dahi” saldırdı Vakit Gazetesine… Evet bizim insanlarımız bile… Sanki –fiilin bir an için olsun gerçek olduğunu düşünsek dahi-, fail Hüseyin Üzmez değil de genel yayın yönetmeninden çaycısına kadar tam Vakit Gazetesi çalışanları, emektarları imişcesine demediklerini bırakmadılar. Tam bir linç kampanyası yürütüldü. Önce Hüseyin Üzmez, sonra Vakit Gazetesi bu kampanyadan “epeyce” nasiplendi. Tüm bu sıkıntı, çile ve iftiralar elbette, muhatapları için iftiradır, imtihandır. Ve ama bu olaya çanak tutan ve “Yıldız”laşan yazarlara, “Çakırgil”lere ne demeli? Onlar, hadi Hüseyin Üzmez’i geçtik ama, Vakit Gazetesi ve sorumluları-yöneticilerine karşı tamamen “iftira” niteliğindeki bu olayların hesaplarını, kul hakkı ihlâllerini, kendilerinin de inandığından şüphe etmediğimiz mahşer günü nasıl verecekler? Sırf “yerli gâvurlara yaranmak için”, sırf “âdil ve tarafsız” görünmek için bu kadar zavallılaşmaya, sığlaşmaya değer miydi?

 

         Şimdi gelelim Deniz Baykal’ın uçkuruna!

 

         Bakınız Deniz Baykal uçkurunun çözüklüğünü savunamıyor bile… Ama bunun yanında cahiliye taraftarları ve bu taraftarların oluşturduğu ve okuduğu basın grupları nasıl da saldırıyorlar? Deniz Baykal’a ve uçkuruna veya onunla aynı “pislik” fiile iştirak eden (eski sekreter yeni milletvekili) zaniyeye değil tabii…

 

Peki kime? Vakit Gazetesi’ne…

 

Peki neden? Çünkü uçkur haberi “habervaktim.com” isimli bir sitede yayınlanmış. Ancak unutuluyor veya bilerek UNUTTURULMAK İSTENİYOR ki, haberin/videonun kaynağı habervaktim.com değil, metacafe.com isimli bir sitedir. Habervaktim.com kaynağını da belirterek videoyu/haberi buradan almıştır. Ancak, metacafe’nın bahsi hiç geçmezken, habervaktim.com üzerinden Vakit’e vurulmaktadır. Hatırlayınız; Ergenekon yapılanmasının hedeflerinden birisi de bizzat Vakit Gazetesi ve Vakit Gazetesinin yayınları değil miydi? Ergenekoncular da vakit gazetesinin yayınlarının engellenmesi, sindirilmesi için planlar yapmış ve bir çoğunu da uygulamamışlar mıydı? Üstelik diyelim ki haberin gerçekten de kaynağı habervaktim com’dur. Bu neyi değiştirir ki? Bu site ile Vakit Gazetesi arasında aynı doğrulara inanma haricinde ne gibi bir ilgi ve alâka kurulabilir ki?

 

Peki maksat ne? Maksat, kendi ifadesiyle “inananların yüz akı” olan Vakit Gazetesini susturmak, işlemez hale getirmek.

 

Bunların yanında Taraf Gazetesi de bunlardan “taraf” olarak, uçkuru görmeyip, “niye bunu haber yapıyorsunuz, size ne isteyen istediği ile zina yapar… Görme… Görmek zorunda mısın? Hadi gördün, söylemek zorunda mısın? Evet haberci gördüğünü söylemek için vardır ama, o bizim idolümüz/peygamberimiz… Üstelik o yarı tanrıdır…” dercesine manşetinden “ALÇAKLIK VAKTİ” ile çıktı. Haberin detayında da yanlış siteyi göstererek olayla hiçbir ilgi ve bağlantısı olmayan sadece isim benzerliği olan “habervakti.com” sitesini diline doladı. Bir de onlara iftira attı, hakaret etti.

 

Halbuki habervaktim.com’un Vakit Gazetesi ile bağlantısı olmadığı gibi, habervakti.com’un da ne Vakit gazetesi ile ne de habervaktim.com ile bir ilgisi var/dı.

 

Üstelik Taraf Gazetesi, yayınladığı haberler karşısında Genelkurmay Başkanlığı’nın  haberin detaylarını açıklaması yerine “haberi sızdıranları arıyoruz, bulursak, gerekli cezaları vereceğiz” açıklamalarına kızmıyor muydu, haklı olarak? Şimdi neden kendisi Başkal’a “haberin detayını açıkla” demek yerine, “kim sızdırdı bu haberi, kim bu alçak?” diye niçin vaveyla koparıyor ki? Bay Taraf, dikkat et tam bir SİVİL GENELKURMAY gibi davranıyorsun…

 

Bu iki-üç kuruluş arasındaki benzerlik Taraf ile Paraf benzerliği gibi bir şey yani. Ama buna rağmen Taraf Gazetesi/Paraf Gazetesi alçakça bir manşetle Vakit Gazetesini suçladı… Demek ki, hedef inananların sesi olunca, inananların yüz akı olunca Taraf da diğer taraftan oluyormuş.

 

Aklıma iki şey geliyor: Bir: Bu gazetenin demokratlık adına askerler hakkındaki yazılarını övüp de “aslında onlar bizden, ama fark ettirmiyorlar, onlara haberleri biz/imkiler iletiyor” diyen, “mutlaka destek için abone olun” diyen “zaman”ımızın inanan insanları bu olayları nasıl yorumluyor? İki: Bu olayın faili cahiliyyenin baş aktörlerinden, idollerinden, peygamberlerinden olan Deniz Baykal değil de, “bizim siyasetçilerimiz” diyebileceğimiz Tayyip Erdoğan Erbakan veya Numan Kurtulmuş, ya da hepsine karşı ayrı bir hürmet ve saygı beslediğim Mahmut Hocaefendi, Cübbeli Ahmet, Fethullah Hocaefendi gibi kanaat önderleri (hepsinin ve hatta herkesin böyle bir olaya düçar olmasından Allah’a sığınırız) aynı olayın muhatabı olsaydı, Taraf Gazetesi hangi “Taraf” olurdu?

 

Cevabı sözlerin/alemlerin sultanı ve ideal insan ufuk peygamber versin, biz de kulak verelim ve ittiba edelim: “Küfür tek millettir!”

BEN, FETHULLAH HOCA VE EKİBİNE NE DEDİM Kİ? (1)

Kardeşimizin tarafımıza göndermiş olduğu yazı/yorum aynen şu şekilde:

Sevgili Emin Bey kardeşim
"ÖMER NASUHİ BİLMEN’DEN İKİ MÜHİM HATIRA
PEYGAMBER VARİSİ OLMANIN AĞIRLIĞI"  yazınız üzerine 2 kelam:
1. Bir Gayri müslimin kalbini ve hidayetin niyetleyerek, iftara davet etmek,  müslmana  harammı, mekruh mu? yada ayıplanacak bir şeymi ki ağır bir eleştiri yapıyorsunuz.?
2. Hz. Peygambeer  Necran papazlarını mescidinde ağırlamadımı ?
Hz Peygamber değilde, eleştiridğiniz insanlar aynı şeyi yapsalardı, Eyüp sultanda papazları ağırlasalar, yedirip içirip konuk etseşer, eyüp camiinde ibadetlerini yapmalarına müsade etseler ne diyecektiniz merak eiyorum.
Kafirmi, münafıkmı, BOP müslümanımı. H.z Peygamer gayri müslimleremi tebliğ yaptı yoksa müslümanlaramı ? 
3. Yöntemlerini beğenmediğiniz bu insanlar sayısız insanın hidayetine vesile olurken,Siz kaç kefereninin hidayetine vesile oldunuz. 
Evet hocam  siz kimsenin adını  bile bilmedğiniz kaç yerinde insanın hidayetine vesile oldunuz.
4. Siz ve sizin gibi  gibi düşünenler,  O iftar ve benzeri yöntemlerle anne ve babası hırıstiyan olan ve 19 yaşında müslüman  olup 3 senede bir camide cuma hutbesi yapacak kaç kişi  yetiştirdiniz.
5) Bu insanlar bu yöntemleri kullanırken,  islamın hangi prensibini, hangi farzını, hangi sünnetini çiğnediler,, reddettiler. Hz. İsayı son peygambermi kabul ettiler. Kuranı atıp İncili baş ucunamı koydular.
HOCAM "İKRA-İKRA-İKRA"  edip böyle derseniz cemaatiniz ne der hocam.

Güzel kardeşim, öncelikle şahsına, emeğin ve cesaretin için teşekkür ediyorum. Çünkü işbu yazıyı kaleme almak ve göndermek yerine, arkadan ve/veya kendi kendine konuşup, yine kendin dinleyip, “bir şeyler yaptım” zannına kapılabilirdin. Bu sebeple, yazıyı göndermiş olman büyük bir incelik ve medeni cesaret. Mümkündür ki bizim de yanlışlarımız olur ve insan olmamız hasebiyle de olacaktır elbette. Böylece bizler de şöyle bir silkinir, yazdıklarımızı tekrar ve tekrar okur, “acaba nerede hata yapmışız”, “kardeşimiz ne kadar haklı ve biz ne kadar haksızız” diyerek kendimizi sigaya çekebiliriz. Çekmemiz lâzım. Bu sebeple hassaten ve öncelikle teşekkür ve tebriklerimi sunuyorum.

Şimdi yazılarınızdaki hususların değerlendirilmesine geçebiliriz.

Güzel kardeşim öncelikle usule (yazının yazılma şekli ve muhatabına) ilişkin durumu bilgi ve dikkatlerinize arzetmek istiyorum. Çünkü usûlsüz vusûl olmaz. Usûlde hatalar olduğunu zannediyorum. (Ancak yine burada özellikle işaret edeyim; prensip gereği gönderilen yazıların imlalarına –hatalarını görsem de, ısrarla- dokunmayıp, “olduğu gibi” yayınlıyorum. Burada da aynı usulü devam ettirdim, biline…) Şöyle ki:

1. Evvelemirde isminizi yazmamışsınız. Keşke, düşünmek ve düşündüklerinizi yazıya dökme hususundaki medeni cesaretinizi “isminizi yazarak” pekiştirse idiniz! Şimdi bendeniz size ne diye/kim diye hitap edeyim?

2. Şahsınızın Fethullah Gülen Hoca tilmizi/muhibbi olduğunuzu zannediyorum. Eleştirileriniz bu yönde çünkü… Dolayısıyla da bizzat Fethullah Gülen Hocaefendi ve/veya cemaatini ve fiillerini savunma sadedinde emek sarfetmiş, fikir serdetmişsiniz. Ancak atladığınız bir husus var; savunmaya gayret ettiğiniz hoca efendi ve/veya cemaati ya da çalışmaları hakkında benim zerrece bir sözüm, kelimem yok. Mevcut yazı bir alıntı/iktibas… Yani yazının sahibi ben değilim, ama zaten yazının sahibi de hocaefendiyi-cemaatini eleştirmiyor. Yazı bir hatıranın ve bu hatıraya binaen de bir yorumun kaleme dökülmüş hali… Niye kendi üzerinize alınıyor veya niçin birileri adına gocunuyorsunuz anlayamadım. Bence Fethullah hocaefendi bu yazıyı okusa gocunmazdı. Öyleyse size ne oluyor, yaranız mı var?  Ayrıca eğer herhangi bir şahsa veya kuruma yönelik eleştiri ve/veya değerlendirme/tesbit varsa, bu eleştiri şahsımın değil, hatıra sahibinin yani müşahhas olarak belirtecek olursak Emin Saraç Hocaefendi’nin eleştirisidir…

Durum böyle iken şahsıma yönelik böyle bir yazı yazmış olmanızı anlayamadım. Buna rağmen bu konu ile ilgili olarak ve genel itibariyle yazınıza da bağlı kalarak artık esasa (yazının içeriğine) ilişkin birkaç kelam etme hakkımız ve inandığımız bir takım doğru (zannettiğimiz) şeyleri serdetme hakkı artık doğmuştur zannediyorum:

1. “Bir gayrimüslimin kalbini ve hidayetini niyetleyerek, iftara davet etmek,  Müslümana  haram mı, mekruh mu? Ya da ayıplanacak bir şey mi ki ağır bir eleştiri yapıyorsunuz?” diyorsunuz. Eleştirinin sahibinin ben olmadığımı yukarıda belirtmiştim.

Bahsettiğiniz ve kalple/niyetle ilgili hususun haram mı, mekruh mu ya da ayıplanacak bir husus mu olduğu meselesini, bu işin erbabı olan ve fıkıhla hemhâl insanlara bırakıyorum. Elbette her şeyi bilemeyebilirim/bilmiyorum, ancak “haddimi” bildiğimi zannediyorum, bu sebeple de bu meselede söz söylemek istemiyorum. Ancak, bildiğim (i zannettiğim meseleler dairesinde) beyanda bulunmak gerekirse,

a-) Malûm olduğu üzere bir beldedeki “örf”, fakihlere göre hukukun tayininde –şer’i şerife mugayir olmamak kaydıyla- rol oynayan esaslı unsurlardan biridir. Bu manada memleketimizde de genel itibariyle –Allah imal edenleri, satanları, içenleri kurtarsın- içki/şişesi gazete kâğıdına sarılarak verilir/içilir. İmdi, sizin elinizde gazete kâğıdına sarılmış bir süt şişesi olsa, siz de elinizde bu gazete kâğıdına sarılı süt şişesi ile meydanlarda, sakalınız, cübbeniz yani islâmi kisvenizle geziyor olsanız… Sizi etraftan gören ve abid bir Müslüman olduğunuzu bilen insanlar da elinizde gazete kâğıdına sarılı şişeye bakıp, “Allah Allah hocaya bak, elinde içki şişesi ile dolaşıyor!” deseler, burada kabahat/suç/günah size midir, elinizdeki maddeye bakarak yorum yapan halkta mı?

Belki diyeceksiniz ki, “canım hemen su-i zan edilir mi, hiç mi insana güven kalmadı, hiç mi ‘hocam bu ne haldir?’ diye soracak kimse kalmadı?” İyi ama güzel kardeşim, bu söylediğiniz şeyler şer-i şerifi bilen, ahkâmı ile hareket edenler için geçerli… İnsanımızın kahir ekseriyeti için bunu söylememiz mümkün mü?

Hem sonra, Hz. Peygamber a.s.v.in “töhmet yerlerinden (ve hallerinden) uzak durunuz” manasındaki beyanları ile, sui zanna yönelik hareketlere ve özellikle de sui zanna sebep olmayın; olursanız bunun vebali bu yoruma sebebiyet verenlere aittir manasına da gelen ve Buhari-i Şerif’de, Müslim’de, Ebu Davud’da, İbn-i Mace’de beyan buyurulan “Şeytan, insanın damarlarında, kanının dolaşması gibi, dolaşır” hadis-i şerifini ne yapacağız? Bu hadisin şerhlerine baktığınızda, şarihler ağız birliği etmişcesine “…kişi, başkasının sui zannına sebep olacak hal ve davranışlardan kaçınmalı, töhmete sebebiyet vermemelidir…” diyorlar. İlginçtir, burada, bu hadise binaen sui zann eden değil, buna sebebiyet veren eleştirilmiş, bu gibilerin dikkati çekilmiştir.

İmdi, ben veya herhangi bir vatandaş, nereden bilelim sizin veya “bilmem hangi niyetle” gayrimüslimlere iftar veren falanca insanların, filanca cemaatin, fişman hocaefendinin niyetlerini? Bizi müneccim mi zannettiniz? Üstelik kalpleri okuyacak kadar da maalesef bu seyri sülukta mesafe alamadık. Affediniz! Biz zahire bakar, ona göre amel ederiz. Bu halden dolayı da, yani niye sadece zahire bakıyorsunuz kardeşim, olayı araştırsaydınız diye de, ayrıca hesaba çekilmeyiz. Amma sizler bizleri, hakkınız olmadığı halde, “vayyyy demek sen zahire göre hüküm veriyorsun haaaaa!!!” diye sigaya çekiyorsunuz! Hangimizin tavrı şer-i şerife uygundur, hangimizin ki aykırıdır, sordunuz mu bir hocaefendiye?.. Hangimizin tavrı, duruşu harama, mekruha, helâle daha yakın sizce?

b-) Diğer bir mesele ise gayrimüslimlere verilen bu yemekler -keşke sıradan bir yemek olsa-, “iftarlar” neye dayanarak yapılıyor/veriliyor? Bakınız tamamen samimi olduğum için soruyorum. Hüsnüniyetime lütfen inanınız. Size ne yapayım, ne göstereyim bilmiyorum, ancak beni aydınlatmak durumundasınız. Madem ki meseleyi açtınız, beni aydınlatmaya mecbursunuz zannediyorum. Tamamen karşı olmamakla birlikte, bir şeyleri merak ediyor, bir şeylere hayret ediyorum elbette. Evet! Bu iftarlar, oruç tutmayanlara ve hatta oruca zaman zaman karşı olduğunu beyan edenlere karşı “ne adına/ne diye” veriliyor. Bu iftarlar, Hz. Peygamber a.s.v.’in Ebu Davut’ta rivayet edilen “Sizin yanınızda oruçlular iftar etsin, sizin yemeğinizi takva sahipleri yesin…” hadisine ne kadar uyuyor? Yoksa bu adamlar takva sahibi de biz mi yanılıyoruz? Veya birçok İslâmi ıstılahın içi boşaltıldığı, iğdiş edildiği gibi bu “takva” kavramının da mı içi boşaltıldı? Gerçekten nedir takva, kimdir muttaki? Bu hadisi şerifteki işaret hangi hristiyan, Yahudi veya ateisti karşılıyor, hangisiyle örtüşüyor, açıklar mısınız?

c-) Seleften şu kadar süleha, ulema geçmiş… Ben bilemeyebilirim, hatta teslim edelim; bilmiyorum! Lütfen bana beyan eder misiniz? Bu kadar sülehadan, ulemadan, arifandan kim/ler ramazan ayında, müminlere has olan iftar sofralarında, Allah için ve hadisi şerif gereği oruçluların icabet etmesi gereken sofraya Allah’ın Kur’an’da “necis” diye tabir ve tarif ettiği, din kardeşleri Irak’ta, Filistin’de, Keşmir’de, Patani’de, Moro’da ve elimizin ulaşamadığı, kulağımızın duyamadığı bilmem nerede bizim ve dolayısıyla da sizin din kardeşleriniz olan insanları katlederken, onların kanlarını içerken; saldırı için mübarek günleri beklerken, ramazan demeden, bayram demeden orada bulunan zavallı, masum ve korumasız kadınlarımıza kızlarımıza tecavüz ederken bu iftarlar ne adınadır, nasıl savunulur, nereye sığdırılır? Ben kardeşinize azıcık olsun izah eder misiniz? Beni aydınlatır mısınız? Bunları bilmeyen ve öğrenmek isteyen bir kardeşiniz olarak soruyorum. Bu iftarların bir taneciğinde olsun, bu zulümler, vahşetler neden “usulen” de olsa, şeklen de olsa, sureta kınanmaz, gündeme getirilmez? Yoksa “iftar yemekleri” bu oruç tutmayan muttaki misafirlerin boğazına mı kalır? Kalsın inşallah! İnşallah kalsın da bu iftar lokmalarıyla terk-i dünya eylesinler… Sahi bu adamlar iftarda ölseler, cennete giderler mi? Sorular soru içinde/Akıl olmazların zoru içinde… (Necip Fazıl Rahmetliye bu vesileyle bir dua…)

d-) Şu soruyu sormama da izin verin: Diyelim ki tamamen iyiniyetle ve bir takım iyi niyet beklentileriyle bu programlar icra ediliyor. Ve böyle devam etti, bir gün Kur’an’la, sünnetle hemhal olan çocuğunuzun/çocuğumuzun aklına şunlar gelir mi acaba: “Allah, Allah!? Ben Kur’an’da Yahudilerin, Müslümanlara, müşriklerden sonra en şedid/en düşman olduklarını okuyorum, Hristiyanlara Allah bizzat kendi beyanıyla kafir diyor, müşrik diyor… Ve ama biz bunlara iftar veriyoruz, biz bunlarla oruçlarımızın sevabını (!) paylaşıyoruz. Acaba ben mi yanlış biliyorum, Allah mı eksik söylüyor/biliyor?”

Veya bir müddet sonra çocuğumuz, eşimiz, dostumuz şunu der mi acaba: “Allah C.C. kitabında CİHAT’tan bahsediyor, Allah Rasulü a.s.v. cennet kılıçların gölgesi altındadır diyor, amma bu eskidenmiş. Baksana bu gavurlar hiç de gavur gibi değil. Hatta belki bizden bile Müslümanlar. Her ne kadar oruç tutmasalar da bizimle birlikte iftar ediyorlar. Daha sonra teravih kılmıyorlar ama olsun, yemek yemeleri bile yeterli… Bunlar da bizdenmiş meğer…” O zaman biz insanımıza itikadı, küfrü, cihadı nasıl anlatacağız? Tarihimiz için “bir zamanlar öyleymiş!” mi diyeceğiz.

e-) Son bir soru: Bizler bu adamları iftara çağırıyoruz ve size göre hayırlı bir niyet olduğu için sevaba giriyoruz. Eyvallah! İnşallah da öyledir… Peki dostluk gereği, muhabbet olsun için bu adamlar da bizi içkili-dansözlü yılbaşı kutlamalarına çağırırsa ne yapacağız?

Bu arada bizim kesim (!)den bir çok insanın da artık yılbaşılarını masumane (!) bir şekilde kutluyor olmaları, çocuklarına anlatamadıkları bu diyalog meyvesinin bir ürünü olabilir mi acaba diye düşünmekten de kendimi alamadığımı açıkça itiraf etmeliyim.

(Devam edeceğiz inşallah)

 

O o x – x o O

 

Hiç Merak Ettiniz Mi

BİR SALAVAT KAÇ LİRA EDER?

salât ve selamlarımızla hürmetlerimizi sunmak farzdır; her Müslüman için yerine getirilmesi gerekli bir görevdir. Her Müslüman en kısa şekilde: Âllâhümme salli alâ Muhammed/Allâhım Muhammedi rahmetinle tebrik et ve esen kıl” diye salât getirir.

 

Rasûlü Ekrem Efendimiz de, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtünsün, hakarete uğrasın”“Kim bana bir salât getirirse, Allah ona on salât (mağfiret) eder” (et-Tâc, Vı 145). buyurmuştur (et-Tâc, V, 145). Yine salâvatın fazileti hakkında Rasûlüllah şöyle buyurmuştur:

 

Hepimiz, Müslüman olmak hasebiyle mutlaka Hz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’e salavat getiriyoruzdur. Bu salavatlar kimimiz tarafından bir zikir olarak günlük evraklar şeklinde yapılmakta ve dolayısıyla hayatının günlük bir virdi olmaktadır.

 

Ne mutlu böyle vird sahibi olan dostlara, arkadaşlara, Müslümanlara… işte bunlar(gibi Müslümanlar)dır, ahitlerini hakkıyla yerine getirenler. Ve işte bunlar(gibi Müslümanlar)dır inşallah ahirette gerçek kurtuluşa erecek olanlar. Bizi de Rabbim onlardan eyleye inşallah!!!

 

Kimi Müslümanlar salavatı vird olarak söylememekle birlikte namaz kılmaktadırlar. Namaz kıldıkları için de hiç değilse, selamdan önceki tahiyyaların ardından işbu salavatları tekrar etmektedirler.

Kimi Müslümanlar da –sayıları çok az da olsa – maalesef bırakınız salavatın vird halinde söylenmesini ne zaman, nerede, niçin ve hatta nasıl söyleneceğini bile bilememektedirler.

 

Meseleyi ve yazıyı buraya taşımamızın sebebi, perşembeyi cumaya bağlayan (25 Şubat 2010) günü idrak etmek durumunda olacağımız mevlid/veladet kandili ile ilgilidir. Andığımız gün, peygamberimizin sallallahu aleyhi vesellem dünyayı şereflendirdikleri gün olmaktadır.

 

Yine Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın isabetli bir kararla yaklaşık 20 yıldır başarılı bir program dairesinde kutladığı ve böylece gerçekten tabana yaymış olduğu “kutlu doğum” kutlamaları programları da bu amaç dairesinde yapılmaktadır. Bu programlar her yılın 14-21 Nisan’ına denk gelen haftasında ve 1 hafta süreyle icra olunmaktadır. Tekrar Diyanet işlerinin hakkını vermemiz ve bu fikrin öncü ve devam edicilerini tebrik ve takdir etmemiz bir Müslümanlık borcu olsa gerektir. Çünkü efendimiz sallallahu aleyhi vesellem “Kula teşekkür etmeyen Allah’a şükredemez” buyururlar.

 

Kurucularından ve idarecilerinden bulunmakla şeref ve gurur duyduğum İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) DERNEĞİ, geleneksel hale getirdiği kutlu doğum programlarını “Bir Sevgili Geldi” ismiyle düzenlemektedir. Bu yıl “Bir Sevgili Geldi” programının 4.sünü düzenleyeceğiz. Program 16 Nisan 2010 akşamı İstanbul, Esenler’de bulunan Hakkı Başar Spor Salonu’nda icra olunacak. Programa hatip olarak Ömer Döngeloğlu Hoca katılacak. Şimdilik bu kadar bilgi yeterli zannediyorum. Diğer gelişmeleri ise zamanla size bildirmeye çalışacağım. Çünkü esas niyetim bu programın duyurusu yapmak değil…

 

Esas niyetim, bu program vesilesiyle düzenlenmiş olan 1.000.000 (Bir milyon) Salâvat programına iştiraklerinizdir. Programın organizasyonunu üstlenmiş bulunan arkadaşlar, bu gece hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’e 1.000.000 (Birmilyon) salavat hediye edecekler. Bunu da nasıl yapacaklar? Bugünden itibaren herkes okuyabileceği kadar salavat alacak ve o gün tamamlayacak…. Böylece okunan salavatlar1.000.000’a ulaşmış olacak!

 

İtiraf etmek gerekir ki, bendeniz önceleri bu rakamın nasıl tamamlanacağını düşünmüştüm cahilce… Sonra dernek şubelerimizde duyurusu yapılınca kendim de 10.000 salavatı üstlendim. “Çok, nasıl yetiştireceksin” demeyiniz. Bakınız, ben bu vazifeyi üzerime aldığımda 16 Nisan’a yaklaşık 50 gün vardı (Bugün ise 45 gün kalmış). Günde 200 salavat çekersem, ki rahatça çekilir, 50 günde 10.000 (Onbin) salavat ediyor. Bir de bunu ailemden 4 kişiye daha yaydım, etti mi 50.000… Böyle 20 aile çıktığında rahatça 1.000.000 hedefine ulaşmış oluyor/sun/uz.

 

Bu hayırlı faaliyete siz de katılabilirsiniz. Bu çalışmaya katılmakla hem hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’e gönderilen salatu selamlara ortak olmuş olursunuz ve hem de –esas hayır herhalde burada ortaya çıkacak-, 16 Nisan’a kadar bu salavatlar sizin virdiniz olduğu için, 16 Nisan’dan sonra da çekmeye/söylemeye devam edeceksiniz ve böylece inşallah ölünceye kadar her gün hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’e salatlarınız ulaşmış olacak. Ve nasipse siz de, biz de o salatları mahşerin o dehşetli imtihan meydanında yanıbaşımızda bir kurtarıcı olarak göreceğiz.

 

Bu hayırlı çalışmaya katılmak için bendenizin sitesine mesaj bırakabileceğiniz gibi, bu hayırlı çalışmanın pilotu olan www.ikradernegi.com adresine girerek oradaki ziyaretçi defterine de bu mesajınızı iletebilirsiniz. Böylece inşallah 16 Nisan’a kadar hedeflediğimiz 1.000.000 salavat, 10.000.000 salavat ve belki de daha fazla bir sayıya ulaşmış olur.

 

Ayrıca hepinizi 16 Nisan 2010 Cuma Günü Hakkı Başar Spor Salonu’na beklediğimizi tekraren hatırlatıyorum. Lütfen o akşam kimseye randevu vermeyiniz….

 

Diyebilirsiniz ki, bunların hepsi hoş, güzel de, başlıkla bu yazının ne ilgisi var? Yani bir salavat kaç lira eder diye niye sordunuz? Söyleyeyim; Kardeşler, dünyanın tüm işini sanki biz bitirecekmişiz gibi çalışıyoruz. Yediğimiz, kazandığımız yetmiyor… Bizim böyle çalıştığımızı gören ve dinimizin esaslarını bilmeyen biri bu hay-huylar içinde, herhalde “haaaa…. Demek ki, bunlar kazandıklarını ahirete götürüyorlar ki, bu kadar fazla uğraşıp didiniyorlar!!!” der. Gerçekten bu kadar çalıştıklarımıza bakınca, ahirete ne götüreceğiz? Hani şair demiş ya; Çıplak geldim pazara/kefen ile girdim mezara… Yani ne kadar da çalışsanız çabalasanız, mezara götürebileceğimiz tek şey bir kefen değil mi? Üstelik kefenle gideceğimiz de ne malûm… Kefensiz yatan binlerce canı tanımıyor, bilmiyor muyuz? Ama salavat ahirete götürülecek sermayelerden, kazançlardan bir kazançtır…bir salavat, evet evet bir salavat belki ahirette bizim için burada kazandığımız milyarlardan elzem olacak ve para eder değer ifade edecektir. Bu sebeple “orada” geçerliliği olan ve “orada para eden” hususları çoğaltmamız, gündeme getirmemiz gerekiyor. Bu para eden şeylerden birisi de mutlaka salavattır! Çünkü salavat, inşallah, sallallahu aleyhi vesellem’in şefaatine sebep olacak hayırlı amellerden bir amel ve ibadettir. Üstelik bu ibadetin icrası için bir zaman ve zemin şartı da yok… Her zaman ve her yerde, otobüste, minibüste, araç kullanırken, hanımlar bulaşık yıkarken, sofra düzenler veya toparlarken, erkeklerimiz işlerini yaparken, yürüyüş-koşu yaparken… yani her durumda icra olunabilecek çok kolay ve ama “çok değerli/çok para eden” bir ibadet bu… Durum böyle olunca ister istemez “Bir salavat kaç lira eder?” diye sormak gereklilik oldu. Sizce kaç para eder?

 


Salavatın ahkâmı ile ilgili tafsilatlı bir bilgi okumak isteyenler TAVSİYE YAZILAR kısmına gidebilir.

O – X – O

OKUMAYA ÇAĞRI!

İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) DERNEĞİ sizi okumaya davet ediyor; Çünkü “okumak” soylu bir erdemdir. “Oku” emri, sizi Yaratan ve Yaşatan’ın, Hz. Rasul’e (sallallahu aleyhi ve selem) ve onun nezdinde tüm inananlara beyan ettiği ilk emirdir. Bu sebeple İKRA sizi okumaya davet ediyor!

 

İKRA sizi okumaya davet ediyor! Çünkü Müslüman olmakla şereflendiğimiz ve şerefli olduğuna da hiç tereddüt etmediğimiz ümmet-i muhammed’in en büyük hastalığıdır günümüzde okumamak… İşte bu hastalık sebebiyledir ki, bugün ümmet-i Muhammed denilen şerefli topluluk, zelil bir haldedir. Yurtları işgal edilmiş, toprakları parçalanmış, namusları pespaye hale getirilmiştir. Neden? Çünkü ümmet okumayı terk etmiştir. Okumayı terk etmek ise gitgide “Kitab”ı terk etmek demektir. Halbuki Allah Rasulu s.a.v. “Yüce Allah, bu kitapla nice milletleri yükseltir, nicelerini de alçaltır.” (Müslim, 817) buyurur. Yani Kitab’ı tuttukça, Kitab’a tutundukça yükselir milletler. Ancak elbette o Kitab’a tutunmak için, kitabı tutmak için ille de ve mutlaka okumak gerekir. Bu sebeple İKRA sizi okumaya davet ediyor!

 

İKRA sizi okumaya davet ediyor! “Okumak” demek, elbette sadece okulda “ders geçmek için” kitap okumak demek değildir ve böyle anlaşılmamalıdır. “Okumak”, ders geçtikten, okulu bitirdikten sonra ve hayatı devam ettirirken, hayatı sürdürürken de okumak demektir. Çünkü hayatın kalitesinin artması, duyulan ve görülen olaylara karşı “cahil” olunmaması için “okumak” gerekir. Aksi halde, sadece gören-seyreden-dinleyen ve ama “anlamayan” olursunuz. Çünkü okumak, anlamak demektir. Okumak, anlamak için çaba sarfetmenin ilk ve en mühim adımıdır. İşte tam da bunun için İKRA sizi okumaya davet ediyor!

İKRA sizi okumaya davet ediyor! İnanmanın bir iddia, amel etmenin-uygulamanın ise bunun ispatı olduğu doğrudur. Yani iman söylem, amel ise eylemdir! İmanınız ne kadar doğru ve sağlıklı da olsa, eğer bunu amel ile destekleyemiyorsanız yapacağınız yanlış ve bilgiden yoksun ameller size artı değer sağlayamayacak ve giderek iddianız olan, söylem haline getirdiğiniz imanınızın zayıflamasına ve belki de zayi olmasına sebebiyet verebilir. İşte bunun için yani amellerinizin, duyduğunuz ve/veya gördüğünüz değil de; bildiğiniz, okuduğunuz, anladığınız bilgilerle daha da doğru ve güvenilir şekilde icrası için; netice olarak da imanınızın daha da kavileşmesi ve çoğalması için İKRA sizi okumaya davet ediyor!

İKRA sizi okumaya davet ediyor! Çünkü “İKRA DERNEĞİ Kitap Okurları” biliyor ki, kendileri de bir zamanlar “sizin gibi” idiler. Ve “sizin gibi” oldukları zamanlarda hayatın bir anlamı yoktu, yaşamdan bir beklentileri yoktu. Belki umutları vardı. Ama o umutlarının kendi ürünleri olmadığını, medyanın ve çevre kültürünün bu umutları şekillendirdiğini gördüler. Şimdi ise bir zamanlar “sizin gibi” olan İKRA DERNEĞİ Kitap okurları, umutlarını kendileri şekillendiriyor,kendileri yeşertiyor ve bu umutlarına isim koyabiliyorlar. “Bu umut benim ürünüm; çünkü ben düşündüm ve ben kurguladım, benim planlamam neticesi oluştu. Çünkü artık okuyorum ve düşünüyorum. Düşünen ise kurgular!” diyorlar. Umutlarınızı, hayatınızın ilerleyen kısımlarını, ömrünüzün bakiyesini görsel basın, internetteki sörf alanları ve çevre kültürü değil siz planlayın… Hayallerinizi siz kurun… Unutmayın okumayan hayal dahi kuramaz! Evet belki bu çok iddialı bir söylem. Ama bu iddianın ne kadar doğru olduğunu da okumadan bilemezsiniz. Yani okumaya mecbursunuz. Bu sebeple İKRA sizi okumaya davet ediyor!

İKRA sizi okumaya davet ediyor! Çünkü İKRA biliyorki, bugün maalesef en az kullandığımız organımız beynimizdir! Bu organın az kullanılması neticesinde ilerleyen yaşlarda Alzheimer hastalığı baş göstermektedir. Bu hastalığın en temel etkeni beyni çalıştırmamak yani “okumamak”tır. “Okuduğu için” gençliğinde, emsallerine göre daha bilgili ve bilinçli, olayları daha iyi ve rahat tartabilme, gerçekleri detaylıca görebilme, ülke meselelerine vakıf ve çözüm üretebilme, yani daha “adam” olabilme; yaşlılığında ise “bilge” bir dede veya nine olabilme, gençlere örnek teşkil edebilme ve inşallah bunamamanız için İKRA sizi okumaya davet ediyor!

İKRA sizi okumaya davet ediyor! Çünkü İKRA mensupları biliyorlar ki, Allah c.c. kurduğu nizamın sonunun bir öncesine “imtihan” denilen bir vakıa ve bir kavram yerleştirmiştir. İşte bu “imtihan” alanında, herkes yaptıklarının, ettiklerinin ve dahi yapmadıklarının, yani gücü yettiği halde, imkânı olduğu halde yapmadığı güzelliklerin, okumadığı kitapların, öğrenmediği bilgilerin hesabını verecektir. Ve yine bu imtihan alanında insanlar, sahip oldukları varlıkları, organları nasıl kullandıklarını, yerli yerinde kullanıp kullanmadıklarını beyan edecekler, bu konuda hesaba tâbi tutulacaklardır. Dolayısıyla Allah’ın vermiş olduğu bu sapasağlam beyni, bu sapasağlam gözleri eğer okumak yolunda, anlamak yolunda ve bu manada da gerçekleri görüp, yorumlamak yolunda -tüm bunlar için de okumak ille de gereklidir- kullanmaz isek, kullanmamış isek ayrıca hesap vereceğiz. Ve inanınız ki, bu imtihan çok çetin ve çok ağır olacaktır. Allah inşaallah bu imtihan zamanında ve alanında bizlere rauf ve rahim sıfatıyla yaklaşır, muamele eder. Ama tüm bu ümitlerimizin yanında havf ve reca makamını da akıldan çıkartmayarak, imtihanın çok çetin geçtiğini tekrar ve tekrar hatırlatmak, gündeme getirmek, aklımızda tutmak bir zarurettir. Bu nasıl bir zaruretse, akıl sahibi olarak bu çetin imtihanı nasıl başarıyla geçebiliriz, eksi puanlarımızı artı’ya çevirebiliriz diye çalışmak da ayrı bir zarurettir. Bu zaruretin farkında olduğu için İKRA sizi okumaya davet ediyor!

 

İKRA sizi okumaya davet ediyor! Çünkü dün de, bugün de ve mutlaka yarın da bilgi her şeyin üstünde olacak, her şeyin üstesinden gelecektir. Siz bakmayın günlük kaba kuvvet gösterilerinin, silahların diğer bir takım şeylerin üstün gibi göründüğünü tüm bunların üstesinden gelecek olan ve tüm bunlardan üstün olan bilgidir. Nitekim korktuğumuz/korktuğunuz silahları da yapan bilgi ve teknoloji değil mi? İnsanlığın güzelliği ve dirliği için de bilgi gerekiyor. İnandığımız din bize beşikten mezara kadar okumayı emrederken, bizim insanımızın, Avrupa, Japonya ve diğer batılı ve doğulu insanlarla karşılaştırıldığında çok ama çok az kitap okuduğu, bilgiye aşina olmadığı acı bir gerçektir. Siz sadece hırsızlığı, siz sadece zinayı, yalan söylemeyi, düzenbazlık yapmayı, hile ve hurdayı mı günah zannediyorsunuz? Bilmiyor musunuz ki, bile bile bilgiyi terk etmek, bilgiyi terk ettiği için de ona-buna kul köle olmak da ayrı ve başlı başına bir günahtır. Belki de bu manada günahların en büyüğüdür. Hem bilmiyor musunuz; şehidin kanı ile alimin mürekkebi tartıldığında, alimin mürekkebi daha ağır gelmektedir. Öyleyse bu memleket için, din için ölmek nasıl kutsalsa, aynı şekilde bu kutsallar için bilmek ve bilgiye koşmak da kutsaldır. Tüm bunları okuyarak öğrendiği ve bildiği için İKRA sizi okumaya davet ediyor!

 

İKRA sizi okumaya davet ediyor! İKRA, artık “vaktim yok” bahanelerinin arkasına sığınmanızı istemiyor. Her şeye zaman bulup da okumaya vakit bulamamanız size karşı olan güveni zedeliyor. İKRA artık “kitap pahalı” bahanenizi de ortadan kaldırıyor. Bize müracaat edin, size kitap temin edelim, okuduktan sonra iade edin ve bir sonrakini alın… Siz yeter ki kitap okuyun… İKRA artık, “biraz okuyup sonra bıkıyorum” bahanenizi de geçersiz kılıyor. Siz kitabınızı alın biz sizi arayacak, size uğrayacak ve inşallah kitap okumanızı birlikte geliştireceğiz. İKRA “derneğinize gelme imkânım yok” kaçamaklarını sona erdiriyor. Alın kitabınızı ve günde 15 sayfacık olmak üzere nerede olursanız olun, nerede okursanız okuyun ama okuyun diyor. İster işte, ister evde, ister derneğimizde, ister çay molasında, ister yatmadan önce, ister sabah kalkar kalkmaz, ister metroda, ister otobüste, ister metrobüste… Her yerde… Mesele nedir; kitap okumanız! İKRA “bize uzaksınız” yakınmalarını da literatürünüzden siliyor. Hangi semtte oturduğunuz hiç önemli değil. Bize telefon veya e-posta ile ulaşın size kitabınızı gönderelim. Tek istediğimiz; okumak için söz verin! Tüm bu saydığımız ve sayamadığımız bahaneler ortadan kalktığı için İKRA sizi okumaya davet ediyor!

İKRA sizi okumaya davet ediyor! Çünkü göreceksiniz ki, “okumak” ayrı bir dünyadır. En tatlı uğraştır. Boşa gitmeyen bir meşgaledir. Bir hobi değil, tutkudur. Kitapla farklı dünyalara açılır insan. Kitapla farklı insanlarla konuşur okuyan. Kitap ayrı bir dünyanın pencerisidir, kapısıdır. Hatta bizzat kitap ve her kitap başlı başına ayrı bir dünya, ayrı bir alemdir. Oturduğunuz yerde kalmayın, yeni yeni dünyalar, yeni yeni insanlarla, alimlerle, yazarlarla aydınlarla tanış olun ve dünyanıza farklı bir aydınlık katın diye İKRA sizi kitap okumaya davet ediyor!

 

İKRA sizi okumaya davet ediyor! Eğer başka bir şeye, başka bir yere davet edilseydiniz belki de kabul edecektiniz. Kitaba, okumaya, bilgiye, bilmeye, düşünmeye ve anlamaya davet edilince neden bahaneler üretiyor, geri geri kaçıyorsunuz? Biz söyleyeceğimizi söyledik, sizi davet ettik. Bundan sonrası sizin iradeniz dahilinde olan bir şey artık… Bizler İKRA DERNEĞİ mensupları, hesap gününden korktuğumuz ve bahanelerinizi, bahanelerimizi ortadan kaldırmak, insanımızı daha kaliteli bir anlayış, anlatım ve yaşam standardına kavuşturabilmek, ülkemizi ise hakiki manada “muasır (çağdaş) medeniyetler seviyesine çıkarabilmek” için okumaya çağırıyoruz. Anladınız değil mi dostlar neden İKRA sizi okumaya davet ediyor!

X – O – X

TARAF GAZETESİ YALAN YAZIYOR! İNANMAYIN!

Yapılan yayınlara baktığımızda bu ortaya çıkmıyor mu? Hemen hemen her Türk evladı seve seve vatani görevini yaptığı, şehit olmak için gözünü dahi kırpmadığı halde, ordu içindeki bir takım unsurlar (bir takım mezhebi etnik gruplar) ölmemek ve üstüne üstlük kendi tabirleriyle “dinci” dedikleri ve “İslâm Amentüsü”nü kabul etmiş olanların ölmesi için elinden geleni yapıyorlar. Tabii ölmeleri için elinden geleni yaptıkları bu zümrenin farklı bir şekilde tasfiyesini de YAŞ’da yapıyorlar. Doğru mu?… Yazılan çizilenlere bakıldığında kesinlikle doğru…

 

Ama hiç tersinden baktınız mı olaylara? Farklı açılardan düşündünüz mü? Körü körüne verilen haberlere, yazılan makalelere bağlı kalmayıp da “bir de olayı tersinden yorumlayalım!” diye fikrettiniz, arkadaşlarınızla veya bu kabiliyet ve kapasitede arkadaşınız yoksa aynanın karşısına geçip kendi kendinizle bu meseleye hiç kafa yordunuz mu? Asker ne istesin bu milletten? Hem niye istesin ki?! Millet kendi milleti, kurum kendi kurumu…

 

Bu düşünceler, al-verler neticesinde şu kanaate vardım: Taraf Gazetesi KESİNLİKLE  YALAN SÖYLÜYOR, OLAYLARI ÇARPITIYOR, PROVAKE EDİYOR!!! Tabii büyük bir medya kesimi de bu olaya çanak tutuyor…

 

Bu neticeye nereden mi vardım?! Lütfen sabırla ve sonuna kadar yazıyı okuyun siz de zannediyorum benimle aynı kanaate varacaksınız…

 

İşte açıklıyorum:

 

Biliyorsunuz, bundan önce TARAF isimli bir gazete yoktu. Gazete bir şekilde kuruldu, yayınlanmaya başlandı. Ama bakıyorsunuz ki, gazete gazete değil de, mübarek, gizli servis yayın organı! Gazetenin yayınları sanki ve özellikle bazı gizli servis ajanlarının getirdiği haberler. Meydanda ve tabii ki medyada bu kadar gazete ve gazeteci varken, tüm gizli ve önemli haberler niçin Taraf’a gelir? Niçin tüm haberleri bu Mehmet Baransu denilen gazeteci yapar? Eğer bu haberler doğru ise, gerçekten asker bu kadar dehşetli ve vahşi insanlardan oluşuyorsa, bu gazeteci kılıklı herifi (amiyane tabirle) niçin temizlemez, öbür dünyaya göndermezler? Evet niçin?

 

Cevabı aşağıda…

 

Gelin şimdi Taraf’ın haberlerini hep birlikte ve ama özetle gözden geçirelim:

 

Tarafın her haberinde mutlaka darbe ve darbeciler var! Mübarek sanki babasının adı darb, annesinin adı darbe… Darbeyle yatıyor, askerle kalkıyor, müdahale ile yatıyor, TSK.nın yaptığı/yapacağı bir eylemle kalkıyor. Bu kadar haber bolluğu, TSK.nın bu işin içine girmiş olması sizce de tuhaf değil mi? Yapılan tüm haberler, hatta tüm bu bilgilerin diğer gazetelere değil de sadece Taraf’a, sadece Mehmet Baransu’ya gelmesi acaip ve garaib değil mi? Yoksa size göre de mi bunlar birer rastlantıdan ibaret!?

 

Bakıyorsunuz Hudson Toplantısı, bir bakıyorsunuz Sarıkız, bir bakıyorsunuz, Eldiven… Yok efendim Kafes eylem planı… en son da Balyoz!

 

Bu zamana kadar yazmıyayım, benim necip milletim nasılsa uyanır, nasılsa bu yalancı/düzenbaz/hilebaz geçmişte komünist, bugünlerde belki de ateist ama kendi demelerine göre sözde demokrat olan insanların farkına varır diyordum, ama nerdeeee… Bakıyorum ki her geçen gün bu haberlere meyledenler, haberleri ciddiye alanlar var ve gitgide çoğalıyor. Hele bir de şu son balyoz haberlerinden sonra bu Taraf Gazetesinin tirajının 15.000 (yazıyla ONBEŞBİN) civarında arttığını okuyunca, kendi kendime “oğlum Emin sen eğer bu işe el koymazsan, bunun vebali senin üzerinde kalır. Bu adamlar her geçen gün tirajlarını yükseltirlerse, bu ne demek olur, ne manaya gelir? Yani bunların bu düzmece haberlerine inananlar çoğalıyor demek olur! Öyleyse bir an önce bildiklerini söylemek zorundasın…” dedim ve bu yazıyı kaleme almaya, kamuoyunun dikkatlerine sunmaya karar verdim. Lütfen siz de çevrenizi ve dostlarınızı uyarınız, bu yazıdan haberdar ediniz. Çünkü tehlike büyük arkadaşlar. Mesele sadece bu adamların gazetelerinin tirajının artması ile kalsa yine iyi… Ama bunun yanında yayınladıkları haberlere itibar edenler de çoğaldı. Hem de “akıllı-uslu” bildiğimiz, “demokratik duruşları” olan insanlar bunlar. Üstelik içlerinde yılların deneyimini beraberinde getiren gazeteciler, okumuş yazmış adamlar yani prof.lar vs. de var.

 

Değerli arkadaşlar dikkatinizi çekti ise, Taraf Gazetesinin bu yayınlarından sonra TSK.yı temsilen İlker Başbuğ bir dizi açıklamalar yaptı. (Tabii bu arada Başbuğ’un Yahudilerce kutsal kabul edilen “ağlama duvarı”nda dua eden resimlerini basına yansıtarak iftira atanlara da şimdilik temas etmiyorum. Belki başka bir yazıya…) Bu açıklamalarda (özetini veriyorum çünkü zaten hepinizin malumudur, ama gelin görün ki, Taraf’ın yaptığı haberlerden dolayı unutulmuş olabilir endişesiyle tekrar gündeme getirmek, hatırlatmak istiyorum) özetle;

LAV SİLAHI diye gösterilen ve toprak altından fışkırdığı (ne demekse) beyan edilen silahın esasen “boru” mahiyetinde olduğu ve boş olduğu için buna başka bir isim verilemeyeceği,

Albay Dursun Çiçek’e atfedilen eylem planı fotokopisinin “bir kâğıt parçası”ndan ibaret olduğu ısrarla beyan olunmuştur.

 

Şimdi arkadaşlar, hepiniz elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin; bir aletin silah mı boru mu olduğunu yıllarını, ömrünün en verimli dönemlerini askerlik hizmetinde, silahları tanımak, silahları yapmak, silahları bozmak için geçirmiş bir insan mı iyi bilir, yoksa silahı ancak ve ancak kısa dönem veya yedek subay olarak yaptı kısacık ve sınırlı askerlik döneminde eline alan gazeteci/ler mi? El-cevap: Elbetteki askerler.

 

Albay Dursun Çiçek ve ele geçen belgedeki “ıslak imza”ya gelince… Dostlar, zannediyorum, bu yazıyı okuyanlarınızın çoğu mütedeyyin insanlardır. Ve yine bu yazıyı okuyan işbu mütedeyyin kardeşlerimiz ordumuzu gözbebeğimiz ve “peygamber ocağı” olarak görürler. Doğrudur da… Ancak meselemiz ve asıl konumuz bu değil elbette. Mütedeyyinlikten bahsederek, bu “ıslak imza” mevzuunu çözmek istiyorum. Dolayısıyla bu konuyla ilgili olan aşağıdaki “yaşanmış olay” mütedeyyin bir insan olarak sizler tarafından daha iyi anlaşılacaktır:

 

Camiin birinde, bir vaiz çıkmış kürsüye ateşli ateşli vaaz ediyor… Vaazı gerçekten ateşin ve insanı cüş u huruşa getirici nitelikte… Gel gelelim, her yerde olduğu gibi burada da kendini “âlim” sayan, bir mürekkep yalamış ukâla varmış ki, vaazdan sonra etraftan vaiz efendiyi tebrik ve takdir edenlerden sonra sıra ona da gelmiş… Yanaşmış hocaefendiye ve demiş ki “hocam maşallah gerçekten vaazınız çok etkileyici ve heyecan vericiydi. Cemaatin de çok hoşuna gitti. Yalnız benim aklımı kurcalayan bir şey var idi, bunu söylemeden edemeyeceğim.” Vaiz efendi elbette bilge bir insan, şefkatle eğmiş kulağını bu genç ve yeni yetme “âlim parçası”na “nedir aklını kurcalayan söyle bakim” demiş. Bu genç de “hocam, vaaz esnasında delil getirdiğiniz hadislerin hemen tamamı zayıf hadisti bunu biliyorsunuz değil mi?” deyince, hoca elbette herkesten önce bu gencin irşada ihtiyacı olduğunu kavradığından ve keyiflenerek “ilahi delikanlı” demiş, “hadis hadistir! Hadisin zayıfı şişmanı mı olur Allahaşkına!?”… Bu hadise bize Albay Dursun Çiçek hakkında düzenlenen belgeyi hatırlatıyor. Ama öyle değil mi dostlar; Allah aşkına imzanın ıslağı kurusu mu olur… Tutturdular bir ıslak imza, nemli imzaki sormayın gitsin.

 

Hadi diyelim bu imzaların hepsi ıslaktı, hatta bırakın imzayı yazılar ve dahi kağıtlar dahi ıslaktı, ıslaktı da, 3 tane (yazıyla ÜÇ) koca koca hakim, hem de ağır ceza mahkemesi hakimi, imzanın ıslak olup olmadığını bilmiyor muydu da Dursun Çiçek’i serbest bıraktı. Üstelik de bu Dursun Çiçek’in ikinci serbest bırakılışı… Bu dahi Taraf Gazetesi ve o zihniyetti insanların ne menem yalancı ve hilebaz olduğunu göstermeye yeter de artar bile…

 

Şimdi de son moda BALYOZ OPERASYONU… Neymiş efendim 5.000 sayfalık bir darbe planıymış…. Pöh pöh pöh. Kargalar bile güler böyle plana…

 

Genelkurmay açıkladı; bu bilgi ve belgeler tamamen tatbikat amacıyla hazırlanmış! EMASYA (Amasya değil, karıştırılmasın… Niye karıştırılmasın diyorum? Çünkü bu Taraf Gazetesini okuyan kaç kişi Emasya ile Amasya’nın farkının farkındadır belli değil!? Onun için özellikle dikkat çekiyorum) protokolü çerçevesinde yapılmış bir tatbikatı ve çalışmayı darbe olarak düşünmek ne kadar akılcıdır!? Bu Taraf Gazetesinin iddialarını dikkate alanlara şaşıyorum.

 

Nihayet Sayın Genelkurmay Başkanı da açıkladı; Allah Allah diyerek askerini savaşa gönderen bir ordu kendi camisini nasıl bombalar. Böyle bir şey olabilir mi? Genelkurmay başkanı yumruğunu masaya değil de ille kafanıza mı vursun? Anlamanız için bunun mu yapılması lâzım. Askerimizin sabrını taşırmamak gerekir!

 

Madem Taraf Gazetesinin yazdıkları doğruydu, madem Ergenekon diye bir örgüt vardı. Madem başbakan olan malum şahsa 14-15 suikast düşünülmüş/düzenlenmiş, madem şu kadar darbe planı yapılmış… Bunların hiç biri mi gerçekleşmezdi, bugüne kadar.

 

Artık aklımızı başımıza alma ve kendimize gelme zamanıdır. Taraf Gazetesi yalan söylüyor. Yazılanlar yalandır. İnananlar gaflet ve hatta hıyanet içindedir.

 

Aaaaaaa…. O da ne? Benim bu burnum şimdi durup dururken bilgisayara niye çarptı be?? Aaa uzamış vallahi, burnum uzamış! Ulan iyi de niye uzuyor şimdi bu burun durduk yerde… Aynı Pinokyo gibi yahu… Haydaaaaaa……

 

 

 

0 – X – 0


PİYANGO SİZE ÇIKSA NE YAPARSINIZ?

Çünkü bile bile HARAM’a, GAYRİ MEŞRU bir işe girmek ve üstelik de bu halin meşruluğunu/doğruluğunu savunmaya çalışmak, çıldırma halinden başka bir sebeple izah edilemez.

Şer-i şerifte “kumar” olarak adlandırılan, modern literatürde “piyango” tesmiye olunan ve maalesef dine ait bir tabir olan “millî” kelimesini başına getirerek adeta dinin (haşa) bir parçasıymış veya yapılan işin dinde fetvası varmışcasına konuşulan “milli piyango”dan bahsediyorum. Ve, elbette bu yazının muhataplarının işbu pisliğe herhangi bir şekilde bulaş/a/mayacağını biliyorum. Ancak olur ki, çevrelerinde böyle insanlar var ise, bu insanları uyarsınlar için bir “hatırlatma/öğüt” yazısıdır bu yazı…

Elhamdulillah bu yıl(başında) kaç TL. ikramiye dağıtılacağını bilmiyorum? Ama, verilecek/dağıtılacak paranın çok yüksek ve hatta astronomik olduğunu tartışmaya gerek yoktur elbette. Bunun yanında hiç kimse bu ikramiyeleri kazananların iflah olmadığını ve beter bir şekilde hayatının mahvolduğunu veya bu kuruluşun 10 lira dağıtıyorsa mutlaka 100 lira kazandığını da biliyor ve ama düşünmüyor, düşünmek istemiyor… Çünkü burada temel savunma mekanizması kişiye çıkacak ikramiyeyle güzel bir hayat yaşayacağı veya kurumun kendisi gibiler sırtından ne kazandığından ziyade o kişinin (yani kendisinin) ne kazandığı yönünde…

Bizim asıl dert ettiğimiz ve dolayısıyla da temas edeceğimiz konu, bir takım zavallı  Müslümanların “canım ben bu piyangodan çıkacak ikramiyeyle şu şu hayır kurumuna şu şu hayırları yapacağım, evsizlere ev alacağım, kızılay’a yardım yapacağım ve hatta cami yaptıracağım….” gibi bir takım şeytanın sağdan yanaşmalarına kanmalarıdır. Burada zavallı tabirini özellikle kullanıyorum: Zavallı; çünkü inancının neyi içerdiğini, neyi emrettiğini bilmiyor! Bilmediği gibi araştırmak, dinlemek, öğrenmek de istemiyor çoğu zaman…

Öyle ya çıkacak parayla hayır(!) yapılabilir! Hayırlı bir takım yerlere ikramiyenin hadi diyelim yarısı bağışlanabilir! Peki ama bu yardımlar, bağışlar neticesinde acaba bağışı yapan bağışlanabilir mi? Bu bağışlar kabul edilebilir/makbul bağış kategorisine konulabilir mi?

Geliniz bu konuyu Hz. Peygamber a.s.v.’e soralım ve belki de biz O’nun s.a.v söylediğni anlayamayabiliriz ihtimaline binaen, O’na sorduktan sonra da sözlerinin izahı için Allah’ın izni dairesinde ulemaya müracaat edelim

Bakınız Hz. Peygamber a.s.v. Müslim ve Tirmizi’de geçen bir şerefli sözlerinde şunu beyan ediyorlar:

Ebu Hureyre’den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ey insanlar, şüphesiz Allah (c.c) temizdir. Ancak te­miz olanı kabul eder. Muhakkak Allah peygamberlere neyi emretmişse mü’minlere de onu emretmiştir.

Allah Teâlâ; “Ey peygamberler, temiz olan şeylerden yiyiniz ve güzel amellerde bulununuz” buyurdu.

Yine Allah (c.c); “Ey îman edenler, sizi rızıklandırdığımız şeyin en te­miz olanından yiyiniz.” buyurdu.

Sonra Rasûlullah (s.a) uzun yolculuğa çıkmış, saçları dağınık, yüzü tozlu topraklı bir durumda, İki elini göğe kaldıran bir adamı zikretti ve bu adam; “Yâ Rab, yâ Rab ” der. Halbuki yediği haram; içtiği haramdır, haramla bes­lenmiştir. Duası nasıl kabul olunacaktır!..” buyurdu.

Bu kutlu/şerefli sözün metnini Riyazus Salihin’den (İslamoğlu Yayıncılık Baskısı 1851. hadis aldık.

Şimdi bu şerefli sözün konumuz açısından önem ve özelliklerine bakalım: (Vurgular tarafımızdan yapılmıştır E. A.)

“Allah Teâlâ kemâl sıfatlarıyla muttasıftır (vasıflanmıştır). Haram ka­zançtan verilen sadakaları kabul etmez. (…) Rasûlullah’ın (s.a) bir kimseyi hadisteki söz konusu vasıflarla zikredip, tenkit etmesi bu kötü hasletlerden sakındırmak içindir. (…) Hadiste, “Uzun yolculuğa (İbadet için; hac veya cihat gibi) çıkmış, saçları dağınık, yüzü tozlu topraklı bir durumda elini göğe kaldıran” cümlesinde sayılan haller, dua yapanın duasının müstehab (kabul) olacağına açık delil oluyor. Bununla beraber haram sebebiyle duası müstehab olmaz. Durumu böyle olmayıp da (yani herhangi bir ibadet için yola çıkıp da kendini helak edecek dereceye gelmemiş ve haşa helâl zannederek veya “bir defayla bir şey olmaz” ya da “ikramiye çıkarsa hayra harcarım” zannıyla hareket eden kişinin E. A.)harama bulaşan kimsenin ya durumu nasıldır?

Ayrıca hadiste yiyecek ve içeceğin helâl olması, duanın kabulüne sebep olabileceğine işaret vardır. Bu yüzden “Duanın helâl yemek ve doğru söz olmak üzere iki kanadı vardır” denilmiştir.

Bu hadis İslâm’ın temellerini oluşturan hadislerdendir.

Dua etmeyi arzu eden, (ki, hayır işlemek isteyen/işlemeye niyet etmek de duanın fiili halidir E. A.) helâl ve harama diğer kimselerden ziyade dikkat etmelidir. (Riyazus Salihin Tercüme ve Şerhi, İhsan Özkes, İslamoğlu Yayınları C.6)

Bir başka eserde de bu şerefli söz çok kısa ve ama anlaşılır bir şekilde şöyle şerhedilmiş:

Allah Teala yapılan hayırların helal olanlarını kabul eder (Sahih-i Müslim Muhtasarı, Abdullah Feyzi Kocaer, Hüner Yayınları C. 1)

Riyazus Salihin adlı eserin son zamanlarda yapılan en güzel tercüme ve şerhlerinden birinde de bu şerefli söz (hadis-i şerif) şöyle bir açıklamaya tâbi tutulmuş:

Resuli Ekrem s.a.v. Cenab-ı Hakkın içi dışı temiz insanlara değer verdiğini belirtmekte, görünüşü temiz olmayan, yediği, içtiği, giydiği, kuşandığı haram olan insanların Allah katında birdeğeri bulunmadığını anlatmaktadır. Bu gerçeği ortaya koymak için söze önce Cenab-ı Hakk’ın temiz olduğunu, temiz olmayan hiçbir şeyi kabul etmediğini anlatarak başlamaktadır. Her türlü kusur ve noksandan münezzeh olan Allah Teâlâ, kulunun her türlü çirkinlikten, ahlâksızlıktan arınmasını, onun kazancının helal yollardan elde edilmiş temiz kazanç olmasını arzu etmektedir. İnsanın çok hayır yapması, parasını, servetini, dinin uygun gördüğü yerlere harcaması güzel davranışlardır. Bu güzel işlere vesile olan servetin mutlaka temiz olması, temiz yolla kazanılması şarttır. Haram ticaret yollarıyla kazanılmış bir servetin tamamı Allah yolunda harcansa, bunun hiçbir değeri yoktur; zira Allah Teala, “Sadece Temiz olanları kabul etmektedir.” (Subhanallah! İşte budur esas olan!!! Kazanılan ve dolayısıyla Allah yolunda harcanılan şey TEMİZ (yani haramdan arınmış) OLACAKTIR E. A.)

(…)

Müslüman’ı dünyanın en temiz insanı yapan sadece inancı değildir. Onu diğer insanlar arasında en üstün ve en temiz yapan şey, dinin emirlerine uygun olarak yaşaması, temiz ve helal gıda ile beslenmesi ve böylece hem maddesinin hem de manasının temiz olmasıdır. (Riyazus Salihin Tercüme ve Şerhi, Heyet, Erkam Yayınları C. 7)

Konunun iyi anlaşılabilmesi ve söylenenlerin pekiştirilmesi için son bir alıntı daha:

Bu hadisin çok büyük bir önemi vardır. Dinin kaidelerinden birisidir. Yüce Allah’a yakınlaştırıcı amellerin genelinde iyi ve temiz (salih) olmaları­nın önemini ve salih amellerin kabul edilmesinde bunun şart olduğunu açık­ça ifade etmektedir.

Bu hadis-i şerifte aynı zamanda temiz ve helâl şeylerden yiyip içmeye, giyinmeye, pis, murdar, haram olan şeylerden de uzak kalmaya bir teşvik vardır. Çünkü haramı kullanmak kişinin, şanı yüce ve mübarek Allah’a ken­disi vasıtasıyla yakınlaştığı ibadetlerin en büyüklerinden olan duanın kabul edilmeyişine bir sebeptir.

(..)

Şanı Yüce Allah bize salih amelde bulunmayı emretmiştir: “Kim Rabb’ine kavuşmayı umuyor ise, salih amel işlesin.” An­cak, bu amellerin kabul edilmesi için birtakım şartlar koşmuştur. Bunlardan birisi Rasûlullah (S.A.S.)’in bu hadis-i şerifte dile getirdiği şekilde: “Temiz olandan başkasını kabul etmez.” diye vârid olmuştur. Buna göre temiz olmak, sadakada olsun, diğer amellerde olsun, bütün amellerin kabul edilme­si için bir şarttır. Sadaka hakkında Rasulullah (S.A.S.) şöyle buyurmaktadır: “Her kim helâl bir kazançtan bir hurma kadar bir şeyi sadaka olarak vere­cek olursa -ki Allah helâl ve temizden başkasını zaten kabul etmez- şüphe yok ki Allah onu sağı ile alıp kabul eder. Sonra onu sahibi için sizden her­hangi birinizin tayını büyütmesi gibi -bir dağ gibi oluncaya kadar- besleyip büyütür. (Nevevi, 40 Hadis Şerhi, Guraba Yayınları)

Herhalde anlaşılmıştır ki, diğer tüm kumar çeşitlerinde olduğu gibi MİLLİ PİYANGONUN HARAMLIĞINI, faraza bu kumar neticesinde bir ikramiye çıksa dahi hayır yollara harcamakla temizleyemeyiz, onun pisliğini gideremeyiz. Üstelik –Allah muhafaza- bunun helâl zannedilmesiyle de küfür fiili işlemiş oluruz ki, bu daha da ağır ve yıkıcı bir durumdur.

Elbette sözümüz “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman gerek mü’min erkek için ve gerek mü’min kadın için o işlerinde seçme hakkı (hüküm verilenden başkasını yapma, hüküm verilenden sapma hakkı) yoktur. Her kim Allah ve Rasulü’ne karşı gelirse açık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab Suresi, 36. Ayet) beyanını hayatına düstur edinmiş olanlar içindir. Muhabbet ve hürmetle…

X – O – X

Allah mübarek etsin demekten başka çaremiz yok. Selam ve hürmetle…

 

Dostlar, selamun aleyküm…

Çoktandır maillerinize muhatabım, kim nasıl ve niçin beni grubunuza üye yaptı bilmiyorum. Doğrusu şikayetçi de değilim…. Haberlerinizi, yorumlarınızı takip ediyorum. Müslümanım, şeriatçıyım, İslâm’ı bildiğim kadarıyla yaşamaya, anlatmaya gayret ediyorum. Belki anlaşılması zor gelecek ama “genel anlamda” Milli Görüş çizgisindeyim… Milli gAZETEBeyanlarımın sizi öfkelendirme ve telaşlandırma ihtimali olsa da, partiyi din, dini parti olarak asla görmedim, görmüyorum… 28 Şubat öncesinin bir çok “radikal Müslüman”ı gibi, “O Ak Partili” denilenlerden de değilim! Doğru bildiğim, zannettiğim şeyleri yaşamaya, anlatmaya, bilmediklerimi de öğrenmeye çalışıyorum.

Erbakan’ı hizmetlerinden dolayı ALLAH İÇİN seviyorum. Belki haddim dahi olmayarak, gerek Erbakan’ı gerekse ekibinden kimilerini zaman zaman eleştirdim, eleştiriyorum, eleştireceğim. Çünkü O’nun ve diğerlerinin “peygamber olmadığını” ve bu manada, eleştirilmezlerse -vahiy almadıkları için- yanlışlarını düzeltme imkânlarını sahip olmadıklarına da inanıyorum. Beyan ettiğim gibi, bugüne kadar grubunuzun sadece “zoraki bir izleyeni” idim. Ama herhalde birşeyler yazmanın vakti gelmiştir diye düşünerek bu satırları tuşlar vasıtasıyla sizlere aktarıyorum.

Dostlar, İslâm’ın ilk ve temel rüknü edep değil midir? Hemen akabinde hakkaniyet ve adalet gelmez mi? Kimileriniz “evet” diyecek, kimileriniz “olabilir” diyecek, kimileriniz de “acaba bundan sonra ne söyleyecek, bir tuzak olmasın” için sessiz kalmayı, bir kısmınız da “bekleyelim, görelim!” politikası uygulamayı yeğleyerek “hele anlat bakalım” diyecek, biliyorum.

Öyleyse biz de hele anlatalım bakalım: Milli Gazete’yi takip etmeye çalışan bir insanım; hemen her gün okumaya gayret ediyorum ve % 70 de başarılı oluyorum, bu gayretimde… Ancak abonesi değilim, bunu da kimseyi yanıltmamak, kandırmamak için hassaten beyan ediyorum. Dedik ya illa edep-illa edep diye…

Milli Gazete’nin elbette kendi ekibiyle belirlediği bir yayın politikası var ve olmalıdır da zaten… Ancak bu yayın politikası (hadi biz buna “yayın siyaseti” diyelim) adalet ve hakkaniyetten bigane kalamaz… Kalırsa mutlaka Allah (bu sadece Milli Gazete değil, her kim ve/veya herhangi bir kurum/kuruluş da olsa) mutlaka gereken karşılığı (cezayı) verir.

Dostlar, geçenlerde bir grup arkadaşın maillerine, yazışmalarına şahid oldum, sizler de bizzat şahit oldunuz. Bu yazışmalarda, maillerde, bir ortak çağrı, bir çığlık, bir feryad vardı: MİLLİ GAZETE’Yİ YÜKSELTELİM! Bir grup gönüllü ve yiğit arkadaş ne yaparız da Milli Gazete’nin tirajını yükseltiriz diye düşünmüşler ve herkes şu kadar kişi abone ederse tirajımız şu olur demişler.

Abone olalım, olalım da Milli Gazete “parti bülteni” olmaktan kurtulamadıktan sonra, her yazdığı haber, her yaptığı yorum “kutsal metin” imiş gibi görüldükten ve eleştiriler kesinlikle kabul edilmedikten sonra, böyle bir çalışma niçin ve nasıl başarıya ulaşacak ki?! Kardeşlik hukuku, edebi ile hakkaniyet ve adaletten uzak bir yayın güden bir “gazete” “Müslümanlar arasında” nasıl neşvü nema bulacak, nasıl tiraj arttıracak, nasıl rahatlıkla “tavsiye ve teklif” edilebilecek ki?!

Örnek mi? Bir çok örnek var ama ben size en son ve en sıcak örneği vereyim: Dostlar, kardeşler; biliyorsunuz Siyonist İşgalci İsrail’in de katıldığı bir tatbikat yıllardır Konya semalarının mübarek havasını kirletiyordu. YasakNeticede bugünlerde bu sözleşme -beğenmeseniz de- AKP’nin haklı ve yerinde tutumuyla iptal edildi. Kimi “fanatik arkadaşlar” hayır efendim iptal edilmedi, ertelendi, diyorlar. Hadi ertelendi olsun! Bu iptal/ertelemenin sebebini de biliyorsunuz herhalde: AKP hükümeti, “İsrail burada tatbikat yapıyor, burada öğrendiğini Gazze’de uyguluyor, bu sebeple bu tatbikata İsrail katılmasın” manasına gelen bir beyan ve/veya yorumla İsrail’i istemediğini beyan eder. Bunun üzerine işbu İşgalci Siyonistlerin baş koruyucusu İşgalci ABD “o katılmazsa ben de katılmam, o sebeple mutlaka onları da çağır!” deyince. Bu defa hükümet, “o takdirde, tatbikatı komple iptal ediyorum” der. iSRAİL 1Tabii bundan sona ise özellikle İşgalci Siyonist İsrail’de dehşetli bir fırtına çıkar. Bu fırtına halâ devam etmekte. Bu fırtınanın müsbet tarafı da ülkemizde kopar ve halk elbette bu uygulamayı destekler ve bağrına basar.

Şimdi gelelim Milli Gazete ve haberlerine… Kaç gündür bu konuda, bırakınız müsbet bir haberi, tek bir haber, evet evet tek bir tanecik haber bile yok!!! (*) Hadi bu haberi veya olayı desteklemiyorsunuz, hadi Erdoğan’ın bir kandırmacası olarak görüyorsunuz… Ama el-insaf vel izan; olayı “Sadece bir haber” olarak da mı duyuramazdınız? Bu olayın “sıradan bir haber” değeri de mi yok?! Bu hükümetin idari kadrosunda yer alan “Müslümanlar” en ufak, evet evet en ufak bir yanlış dahi yapsa hemen habbeyi kubbe yapıp bas bas bağırırken, bu hayırlı gelişmeyi, uygulamayı neden görmez Milli Gazete!? Bu haliyle “Milli Gazete” kelimenin hakkını vernek manasında acaba “Milli” mi yoksa “Ulusal” mı? Bunun tekrar düşünülmesi gerekir. Hep Milli Gazete ve yazarları mı olayları doğru görmek ve yorumlamak zorunda? Yanlış yapamazlar mı? “Yanlış yapma/yanılma hakları” yok mu??? Bu konuda ilahi bir emir ve/veya koruma altındalar mı? Hep onlar iyi, onların dışındakiler veya onlara aykırı yorum yapanlar mı kötü?! Hep Milli Gazete’yi okumayanlar, Milli Gazete’de yorum yapmayanlar mı yanılmaya mahkûm? Şeytan bile, -hadisle sabit olduğu üzere- zaman zaman doğru söylediği/söyleyebildiği halde, Milli Gazete ve yazarlarının yorum ve haberlerinin aleyhine, onlardan farklı düşünenler, yorum yapanlar Şeytan kadar bile olsun doğruyu göremez, söyleyemezler, yapamazlar mı?  Milli Gazete böyle mi tiraj artışı yakalayacak, böyle mi tavsiye edilecek, böyle mi okunur hale gelecek? Ülke gerçeklerinden, doğruyu duyurmaktan uzak, dediğim dedik, çaldığım düdük diyen kafayla mı? Va Esefa!…

Bu örneği verirken ve yorumu yaparken veya eleştirilerimi yazarken, kimilerinin “sen de gömleği çıkartmışsın”, “sen de çınarın kökünden değilsin”, “seni Tayyipci seni”, “Senin de ampülün patlar” yaftalamaları, ithamları ve hatta iftiraları vuku bulacak olursa, şimdiden bu sözleri kendilerine iade ettiğimi, bu söz ve suizanlarından dolayı haklarında Hakk katında şikayetçi olacağımı beyan edeyim. Hiçbir zaman bu gömleği çıkartmadım; çıkartmadım ama, gömleğin de yanlış iliklenen ilk düğmesini ve ilk düğme yanlış iliklenince diğerlerinin de bizzarur yanlış iliklenmeye mecbur ve mahkûm olduğunu; gömleğin iki yakasının neden bir araya gel/e/mediğini; gömleğin ütüsüz olduğunu, ütüsüz giyilemeyeceğini; gömlekte lekeler olduğunu, bu lekelerle toplum içine, seçmen önüne çıkılamayacağını; gömleği hep aynı adamların dikmemesi, ütülememesi gerektiğini; biz kabul etmesek dahi bazen başkalarının kazaklarının, atletlerinin ve hatta (affınıza sığınarak) donlarının mevcut haliyle bizim gömleğimizden (bu haliyle ve düzeltilmediği, ütülenmediği, yıkanmadığı için) daha güzel ve kullanılabilir, tercih edilebilir olduğunu yani bizim gömleğimizden “bir gömlek daha üstün” olduğunu görebilen, görebilen olmak yetmez, her türlü eleştiri ve ithama uğramama rağmen söyleyenlerdenim elhamdülillah! Aksi halde “dilsiz şeytan” olmaz mıyım? aNADOLU kARTALITabii böyle söyleyince de birçok fanatik tarafından “dilli şeytan” diye nitelendirilme riskimiz var!!!

Son söz olarak, bu tavırlar/ınız/ın hem seçmen, hem sempatizan kaybetmenize sebep olduğunu, yol açtığını da açık yüreklilikle söylemek zorundayım.

“Hadi be sende!!!” diyenler mi var dediniz? Hadi be sizde…

Hürmet ve muhabbetle…

(*) Bu yazı kaleme alındığında, henüz meşhur ve yüz akı (3. one minute de sayılabilir tabii) “Ayrılık” isimli dizi ve bu dizinin beraberinde getirdiği fırtına, öfke ve bu öfkeye mukabil Dışişleri BakanıMIZ’ın o yüreklere su serpen beyanları henüz gündemde bile değildi. Gündemde olsa ne olur ki, yazının “bu kısmı” yazıldığı esnada Milli Gazete bu haber ve olaylara da halâ kör ve sağırdı. İyi uykular çocuklar…

O – x – O

Bu yazılanları, (Burada elbette isimlerini beyan etmedim, ama o özel yazımda bahsettim ve) muhataplarının e-postalarına gönderdiğimi de hassaten beyan edeyim. Diyebilirsiniz ki, “niçin gönderdin, sanki faydası mı olacak?” Belli mi olur? Son tahlilde bu eleştirdiğimiz insanlar da iman eden insanlar, hatırlatmak ise müminlere fayda verir! Hem iman ettiğimiz ve elbette O’nun rızası ve hatırı için aşağıdaki fiilleri yapanlara kızdığımız Rabbimiz Kitab-ı Kerim’inde buyuruyorlar ya; “Ve içlerinden bir topluluk ‘Niçin Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azab ile cezalandıracağı bir kavme (gruba, cemaate) vaaz ed(ip öğüt ver)iyorsunuz?’ dediği vakit (o öğüt verenler, hatırlatanlar) dediler ki: ‘Rabbinize özür dileyebileceğimiz bir mazeret olması için, bir de ne bilirsiniz belki Allah’tan korkar (da) sakınırlar’” Araf/164

Belki de “tebliğ yaparım ama parasız olmaz”, “sohbete gelip İslâm’ı, Allah’ı, Peygamber’i, namazı niyazı anlatırım ama kardeşim siz de şu kadar TL.lik kitap alın” denildiği ve bu mübarek ve kutsi işler böyle maddi çıkarlara, maddi beklentilere alet edildi içindir ümmetin mahzunluğu!? Bunun içindir belki, “o kadar şey anlatılmasına, bunca sayfalar dolusu yazılmasına rağmen” yazılan ve söylenenleri kalbe ve oradan da kalıba nüfuz edememesi…

Benim elimdeki kalem ancak bu kadar yazabildi. Elbette daha acı ve daha ağır şeyler söylenebilir, yazılabilirdi. Ama o zaman da şiddet dozu artar, kalpler kırılır, gereksiz incinmeler olabilirdi. Diyen ne güzel demiş şiddetin hikmeti yok edeceğini…

İnşallah sizler böyle yanmaz, inşallah sizler hayal kırıklıklarına uğramaz, umduğunuza nail olursunuz… (Not: Yazım biraz uzun ama, sabrederseniz güzel şeyler alacağınızı zannediyorum.)

BİR KALP KIRILMIŞLIĞI, BİR HAYAL YIKILMIŞLIĞI NOTLARI

Bismilah ile…

Sayın S.D, işbu beyan ve sitemler, bir hayal kırıklığının, bir gönül yangınının çıkarttığı dumanlardan arta kalan izlerdir, islerdir. Zira, sizleri şahsen tanımadığım halde eserlerinizden dolayı Allah için seven bir insanım. Böyle olmakla birlikte, sizinle bir vesile ile irtibat kurmak istemem neticesi maalesef ACI GERÇEK ile karşılaştım. Halbuki bundan önce ne güzeldi… Bazı radyolarda her namaz öncesi sizin o sesinizle ve/veya namaz sonraları ya da belli yayın aralarında sizin kaleme almış olduğunuz ve çoğu zaman da M. Engin Noyan’ın seslendirmiş olduğu Esmaül Hüsna’ları dinlerken ne de güzel duygularla heyecana geliyor, sizlere gıyabınızda dua ediyor, seviyor, seviyor… sizin gibi gönlü bol ve kibar, nezaketle, Allah’ın rauf sıfatıyla yoğrulmuş kişileri var ettiği için de O’na hamdediyor, beni de sizler gibi yapmasını temenni ve niyaz ediyordum. Kalp-mumlar

Belki de bu “Acı Gerçek” olarak nitelediğim/isimlendirdiğim olay, sizler için sıradan/olağan ve hatta “olmazı lazım gelen” bir hareket tarzıdır. Elbette bu tartışılabilir. Ve bu yazıyı kaleme alayım mı, diye çok düşündüm. Neticede, Zariyat/55’de beyan buyurulan “Hatırlat (öğüt ver)! Çünkü bu (hatırlatma/öğüt verme) mutlaka mü’minlere fayda verir…” ilahi emri ile sizin de yazılarınızın birinde işlemiş olduğunuz “Din Nasihattir!” emr-i nebevisi beni bu ikazı yapmaya mecbur etti. Hatta biraz daha ileri giderek ve belki de haddimi aşarak, bunun mümince bir vazife olduğu kanaatine vardım. Zira Ali Ünal, “Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali” isimli eserinde Zariyat/55’i tefsir sadedinde “Son iki (yani 54 ve 55.) ayet, Allah yolunda hizmet konusunda iki önemli noktaya dikkat çekmektedir. Allah’ın dinini anlatırken, tebliğ ederken tartışmanın hiçbir yararı yoktur. Önemli olan, kendi üslûbuyla Din’i anlatmak ve yaşamaktır. Ayrıca, tebliğ yapılırken mü’minler de nazara alınmalı, onlar nasıl olsa inanmışlardır diyerek ihmal edilmemelidirler. Çünkü herkesin nasihata ve hatırlatmaya ihtiyacı vardır”. diyor. Böyle olunca sizin de elbette ve muhakkak mü’min olduğunuza binaen bu hatırlatma ve nasihata ihtiyaç duyduğunuz gibi, benim için de bu manada bir gereklilik olduğu kanaatine vardım.

Şöyle ki,

Sayın S.D., bendeniz İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) DERNEĞİ başkanıyım. Derneğimizin hali hazırda 4 ayrı şubesi vardır. Bu şubeler Bağcılar, Esenler (iki adet) ve Güngören İlçelerindedir. Derneğimizin kuruluş amacı ve hedefi, isminden de anlaşılacağı üzere kitap okumak ve okutmaktır. Bu manada sloganımız, logomuz da “Farkınız Okumak Olsun!” ve “Bize Ulaşın, Kitaba Ulaşın!”dır. Elbette okuttuğumuz kitaplar bizi “Kitab”a götürecek ve/veya “Kitab”ın şerhi, şubesi olan kitaplardır. Derneğimiz bünyesinde çalışan arkadaşlarımız tamamen hasbi ve gönüllü olarak hizmet etmektedirler. Çalışan arkadaşlarımız gündüz işlerinden geldikten sonra akşamları şubelerinde görevlerini ifaya gayret etmekte bu manada maddi, manevi tüm gayretlerini buraya aktarmaktadırlar. Yine bülten niteliğinde 3 ayda bir ve tamamen ücretsiz olarak yayınlanıp dağıtılan, masrafını (alabilirse) aldığı reklamlardan karşılayan bir de dergimiz var, İKRA isminde…

Allah yolunda, gönüllü bir asker olarak çalışan bu kardeşlerimizin faaliyetleri ve elbette Allah’ın destek ve Tevfikleri dairesinde şu anda fiili olarak kitap okuyanlarımız hanımlar, gençler ve yetişkinler olarak 1000 (BİN) sayısını geçmiş durumdadır. kitap_yapraklari

Dernekteki arkadaşlarımız, sadece ve yalnızca insanımız kitap okusun ve kendisine indirilen ilk emre hakkıyla muhatap olsun, muhatap olduğu emri hakkıyla ifa etsin için insanımıza ulaşmaya gayret etmekte, bu yolda, inanınız tahmin dahi edemeyeceğiniz fedakârlıklar yapmakta ve bir defa olsun “of” dahi dememektedirler. Yine bu kardeşlerimiz “yeterki insanımız okusun” için gerekirse kitapları, sadece ve yalnızca okusunlar için, ücretsiz vermekte veya “al götür, oku getir” sistemi uygulamaktadırlar. Sadece yıllık kitap harcama bütçemiz 10.000,00 (ONBİN) TL.yi geçmektedir. Bunun yanına kiralarımız, elektrik/su sarfiyatımız, diğer harcamalarımızı dahil ettiğimizde altından kalkılamayacak bir yük oluşturmaktadır.

Tüm bunları size niçin anlatıyorum? Para mı isteyeceğim? Ücretsiz kitap göndermenizi mi talep edeceğim? Veya farklı bir temennam/ız mı olacak? Billahi değil… Tüm bu yukarıda bahis konusu ettiğim ve belki aşağıda da yine bu minval üzere yazacağım yazılar, ilk başta da işaret ettiğim üzere bir gönül yanıklığının izleri, isleridir!!! Sizden yazımı sonuna kadar okumanızı özellikle istirham ediyorum. Yine yukarıda yazdığım üzere bu yazı, kendi çapında bir nasihat, bir hatırlatmadır.

Derneğimizde kitap okuma faaliyetleri sistemli bir şekilde yürütülmektedir. 1.000’i aşkın okurumuz, genel geçer okur kitlesi olmayıp, fiili ve sistemli bir şekilde kitap okumaktadır. Bu kitap okurları “günde 15 haftada 105 sayfa” düsturu ile bu yola çıkmışlardır. Kimi kör kimi topal, kimi de çok sağlıklı olarak bu programa uymaktadır. Kitap okuma programı 4 ayrı seviye halinde uygulanmaktadır.

Dernek Eğitim Birimi, kitap okuyanların kitap okuma motivasyonlarını arttırmak, okudukları kitapların yazarlarıyla tanışmalarını sağlamak, gerek kitap yazarları, gerekse toplumda temayüz etmiş “hoca”larımızı daha yakından tanıyarak/tanıştırarak, onların işbu İslâm’ı Tebliğ, İslâm’ı öğrenme yolunda çektikleri çile ve sıkıntıları öğrenmek, bunlardan kendilerine dersler çıkarmalarını sağlama amaç ve niyetiyle 2. ve 3. seviyede bulunanlar için 2 ayda bir “motivasyon seminerleri” adıyla bir de seminer programı düzenlemektedir.

Bu çerçevede şu ana kadar –hemen aklıma geliveren-, İhsan Atasoy, Mahmut Toptaş, Dr. Ahmet Efe, Emin Saraç Hoca, Hafız Osman Şahin Hoca (Fatih Camii İmam ve Hatibi), Hasan Celâl Güzel, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Hasan Karakaya, Doç. Dr. Ahmet Kavas, Yaşar Alptekin, Ali Erkan Kavaklı, Prof. Dr. Ali Akyüz gibi isimler çağrımıza icabet etmiştir. Motivasyon seminerlerinin icra şekli ise şöyledir: Sabah 09.00’da buluşulmakta, dernek şubelerimizden birisinde 2. ve 3. seviyeye gelmiş kitap okurlarıyla mütevazi bir kahvaltının ardından programa başlanmaktadır. Programımız tam anlamıyla bir “sohbet” şeklinde icra edilmektedir. Çünkü dernek olarak misafirlerimizden talebimiz “kendilerini ve bugüne kadarki mücadelelerini, hayat tecrübelerini” anlatmalarıdır. Program, misafirin müsaitliğine göre saat 12.00 veya 13.00’e kadar devam ettikten sonra, varsa ve gerek görüyorsa hocamızın/yazarımızın kitaplarının imzalanması ile son bulmaktadır.

Yukarıda bahis mevzuu ettiğimiz programın son serisi de 11.10.2009 tarihinde şahsınızla icrası ve gerçekten okurlarımız arasında da sevilen bir yazar/abi olmanız hasebiyle davetimiz tarafımdan hanımınız S. Hanımefendi vasıtasıyla şahsınıza iletilmiştir. Nitekim davetimize rağmen cevap gelmeyince, merak saikiyle şahsınızla da 28.09.2009 saat 22.30 sularında irtibat kurmuştum. Siz de konuya henüz vakıf olduğunuz, bu sebeple bilahare döneceğinizi beyan ettiniz. Daha sonra hanımefendi arayarak, 11 ve 18 Kasım’da başka bir yerde program olduğu ancak 25 Kasım itibariyle programın icra edilebileceğini söylemiştir. Biz de hay hay demekle birlikte tarafımıza düşen ne gibi bir vazife var diye sordukta, katılımcıların sayısı sorulmuş, 70 civarında denilince de, belediye ve/veya buna benzer kuruluşlar için program yapıldığında nakdi bir meblağ istendiği veya katılımcıların mevcuduna göre 1.000-1.500 TL.den başlayan kitap almalarının istendiği, bizim ise katılanlarımızın azlığı sebebiyle 500-600 TL.lik kitap almamız talep edilmiştir. zenginlik 1Bir yanlış anla/şıl/maya mahal verilmemesi için, Hanımefendi’ye alınan kitaplar satıl/a/madığında iadesinin mümkün olup olmadığı sorulmuş, hayır bu kitaplar size satılmaktadır, bu kitapları siz bir şekilde eriteceksiniz” mealinde cevap verilmiştir. Yani anlaşılan odur ki; bu kitaplar bir “konferans/konuşma ücreti” olarak verilmekte veya satılmaktadır…

“E, n’olmuş yani? Ne demek istiyorsunuz?!” diyebilirsiniz.

Öncelikle şunu teslim edeyim ki, biz gerçekten de çok “saf” insanlarmışız… Bu “saf” tabirini, elbette (nefsimi tezkiyeden Allah’a sığınırım) “çok temiz” manasından ziyade, “bilmeyen” manasına kullanıyorum. Niye? Çünkü bizler, Kur’an’da, Hz. Peygamber a.s.v.’in emir ve tavsiyelerinde, hayatında, büyüklerin öğütlerinde bu güne kadar okuduğumuz kitaplarda, hep “tebliğ”in ÜCRETSİZ yapılacağına okuduk, duyduk, şahit olduk. Bize hep, “İslâm davası anlatılırken karşılık beklenmez” denildi, yazıldı, okutuldu. Biz de böyle bildik, böyle söyledik, böyle inandık, böyle san’dık.

Elbette biliyorsunuz, ama, Zariyat 55’de buyurulduğu üzere “hatırlatmak” fayda verir: Hz. Peygamber a.s.v.’in ismini, faaliyetini duyup da kendisine gelenler ve hatta hatta kendisini imtihan etmek için gelenler, O Rasul’ün hizmet ve tebliği karşısında hiçbir karşılık beklemediğini görünce kendisine teslim oluyorlardı. Düşününüz ki, -ben böyle olduğuna hâla ve tüm kalbimle billahi inanıyorum- henüz hidayete ermiş bir grup saf ve/veya mü’min ve mutlak manada tebliğe muhatap genç, Kur’an’da, hadis kitaplarında ve diğer eserlerde okudukları ve hayran oldukları bu Rasul’ün bir temsilcisi/tebliğcisi olarak sizleri veya sizin gibi abileri, hocaları, yazarları-çizerleri hizmet ve tebliğ için davet ettiler. Sizler de “Elbette geliriz, bu yolda canımızı veririz, bu zaten bizim görevimiz…” dediniz ve peşinden de “ama gelmek için de şu kadar para isteriz” veya “geliriz ama bizim şu kadar TL.lik kitabımızı almanız şarttır” dediğinizde bu gençlerin hayalleri yıkılmayacak, kalpleri kırılmayacak mı?

Hem eğer Peygamberler, sıddıklar, şehidler, veliler, alimler ve bu yolda ömür tüketmiş abiler tebliğ faaliyetleri için, cihad için para isteseler, bir karşılık bekleselerdi ne olurdu bu yolun, bu davanın hali ve neticesi??? TebliğVeya acaba diyorum, böyle yaptıkları, bir karşılık bekledikleri için midir, anlatılanların tesir etmemesi, söylenenlerin, söyleyenin gırtlağından, dinleyenin kulağından öteye geçememesi… Acaba bunun için dışarıda değil de, bizzat kendimizde, kendi içimizde, kendi büyüklerimizde mi aramalıyız hatayı… Ve hatta böyle dostlar varken, ne ihtiyaç düşmana…

Şunu hassaten belirtmekte fayda görüyorum; elbette eğer bir şahsın tek geçim kaynağı kitapları ise bu şahsa ille de yardımcı olunması gerekir. Ancak herhalde bunun da şeklinin eşiniz Hanımefendi’nin söylediği şekilde olmaması gerekir. Peki –hadi haddimizi aşmış, ukâlalık yapmış olalım- nasıl olmalıdır? Çok kolay: Kitaplar alınır, satılan satılır, satılmayan ise tarafınıza iade edilir. Nitekim bizler çağırdımız şahısların eğer varsa kitaplarını alıp, bu şekilde imzalatarak, satarak kendisine bedelini de takdim etmişizdir. Hatta bu konuda kendilerinden bir teklif beklemeden, bu daveti de bizzat yapmışızdır. Nitekim bu uygulamadan da gerek bizler gerekse, davetimize icabet eden şahıs oldukça hazzetmiştir. Hem, “kiminin duası kiminin parası” meselesi ve hem de “bereketin ihlasta olduğu” meseledir bizce esas olan…Ancak şahsınız gibi, hekim olan, kurulu bir müessesesi bulunan, televizyon ve radyo programlarına çıkıp buralardan elbette yeterli ücretler alan, kitapları oldukça iyi satan bir yazarın, aslında (küçümsemek için söylemiyorum tabii ki ama) hiç de uzmanlık gerektirmeyen bir konuyu, yani kendisini anlatması için direkt değilse de dolaylı yoldan ücret istemesi doğrusu beni şaşırtmış ve üzmüştür.

“Emeğimizin karşılığını almayalım mı?” diyebilirsiniz? Emeğinizin karşılığını, eğer bu emeğiniz meslekî bir faaliyetse tabii ki ve elbette alın. Kim Allah’ın helâl kıldığını, haram kılma hakkına sahip olabilir ki? Ama bu emeğiniz (dışarıdan görenler, bakanlar için) Allah ve Rasulü’nün rızası için ise bunun karşılığını beklemeye HAKKINIZ YOK diye düşünüyorum. Çünkü ben (ve mutlaka siz de) Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in teklif ve tavsiyelerine inanıyorum. İşte bu Kur’an “…Kim de Allah’a saygı duyup emirlerine uyarsa, (Allah) ona (selamete) çıkacak bir imkân sağlar. Ona, tahmin etmediği yerden rızık verir. Kim de Allah’a güvenip dayanırsa, O, ona yeter (O’nun bütün ihtiyaçları için) Allah kâfidir…” (Talak-2,3) buyurur. Yani,

“Kadın olsun, erkek olsun kim bütün işlerinde ahlâki ilkelere uyar, Allah’ın rızasına uygun olmasında hassasiyet gösterir ve yasalarını çiğnemezse, yapacağı iş ne kadar riskli bir iş olursa olsun, Allah onu asla darda koymaz; işlerinin çıkmaza girmesine müsaade etmez; çözümsüzlükler sarmalına kapılmasını önler. (…) Allah, bir kapıyı kaparsa daha başka kapılar açabilir! Zira O, “mukallibelkulûb” ve “müfettihalebvab”dır. (…) Allah’ın verdiği öğüt ve nasihatlere inanıp güvenerek ve kararlılıkla uyulur, gerisi O’na havale edilirse, Allah kendisine tevekkül eden kimseye kâfi gelir; bütün işlerini kolaylaştırır ve kendisini zora sokmaz; sıkıntıya dûçar etmez, kaoslar yaşamasına izin vermez.” (Beyânu’l – Hak, Prof. Dr. Zeki Duman, Fecr Yayınları, Sayfa 451, 452)

Yani, eğer biz, eğer siz tebliğciler tamamen ve yalnızca Allah’ın rızası için bu işi yapacak olsak ve sadece ve yalnızca karşılığını O Gani olan Allah’dan beklesek, O Gani olan Allah bunun karşılığını daha fazlasıyla ve kat kat vermez mi? Diyelim ki vermedi, bu da imtihanın farklı bir boyutu değil midir? Sizin gibi Esmaül Hüsna kitabı yazmış bir yazara bunları söylemek abes belki ama, dilin kemiği yok işte… Affınıza sığınarak.

Yine üstadım, deniliyor ki:

“Rasuller’in dışında tebliğle kendini görevli hisseden her insan, neyi, nasıl tebliğ edeceğini, hangi şartlarda nasıl davranması gerektiğini çok iyi bilmek zorundadır. Bazıları, tebliğden yalnızca sözle tebliği anlamaktadırlar. Oysa, insanlara bir düşünce veya dava yalnızca sözle ulaştırılmaz; öyle olmuş olsaydı, insanda yalnızca kulak var edilirdi. Oysa, insanda göz de vardır ve diğer duyular da vardır. Şu halde, tebliğ hem kulağa, hem göze hitap edici olmalı, aynı zamanda doğrudan kalbe işlemelidir. ‘Hareketlerin sesi daima dilin sesinden daha güçlü ve daha etkileyicidir.’ Dilin söylediğini davranışlar, yani vücudun diğer organları doğrulamazsa, bu hiçbir zaman tebliğ olmaz ve Kur’an’da belirtildiği gibi, Allah’ın en sevmediği bir eylem olur.” (Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Yayınları, Tebliğ Maddesi, Sayfa 86)

Bir gönül insanı da şunları söylüyor öğüt olarak davetçilere, tebliğcilere:

“Tebliğ insanı, yaptığı bu kudsî vazife karşılığında hiçbir ücret talep etmemelidir. Bu ücret, ister maddî ister manevî ve ruhî olsun, mutlak surette ihlâs ve samimiyete gölge düşürür. İhlas ve samimiyete gölge düştüğü zaman da, o işin tesiri kırılır. Hatta değil maddi ücret karşılığında tebliğ yapılması, yapılmakta olan o tebliğden manevi bir haz ve lezzet alınmasının dahi, tebliği samimi olmaktan çıkaracağı endişesi taşınmalıdır. Hele bir de o işin içine maddi menfaat girerse, samimiyet tamamen ortadan kalkar ve artık bu işe de asla tebliğ denmez; denemez. Kur’an-ı Kerim’in bütün peygamberlerin dilinden naklettiği “Ben sizden bir ücret beklemiyorum, benim ücretim âlemlerin rabbi Allah’a aittir” (Şuara, 26/109) mealindeki ayeti, sözünü ettiğimiz hususa en açık bir delildir.
(…)
Hz. Mesih’in havarileri –geldikleri yer Antakya ise- Antakya’ya geldiklerinde, zamanın devlet ricali derhal onların hapsedilmelerini isterler. Emir yerine getirilir ve havariler hapsedilirler. O yörede herkesin saygı duyduğu ve görüşlerine itimat ettiği Habib-i Neccar bu meseleyi duyunca hemen koşar gelir ve ilgililere hitaben: “Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun…”(Yâsin, 36/21) der. Kur’an bu hadiseyi naklederken yukarıda zikrettiğimiz ayetiyle, tebliğcide olması gereken iki şartı, daha doğrusu tebliğcinin iki vazifesini daha nazara verir. Bunlardan birincisi evvelâ tebliğcinin kendisinin hidayette olması, ikincisi ise, yaptığı tebliğ mukabilinde kimseden bir şey istememesi.
(…)
İslâm’ı yaşamanın diyalektiğini yapanları şimdiye kadar bu millet çok gördü, çok dinledi. Onlarda gördükleriyle her defasında inkisara uğradı ve iki büklüm oldu. Zannediyorum daha fazla aldatılmaya da tahammülü kalmadı. Şimdi artık o, lafa değil, yaşantıya bakıyor. Fiili, söylediklerini doğruluyorsa onu bağrına basıyor ve onun yoluna baş koyuyor. Aksini ise ne dinliyor ne de ona itibar ediyor. (…) Eğer birine bel bağlamak istiyorsanız, evvelâ onun yaşayışına bakarsınız. Eğer fakirâne, mütevazıâne yaşıyorsa ve söylediklerini de, yaptıkları yalanlamıyorsa ona bağlanırsınız, bağlanırsınız ve bu gayet tabii ve normaldir. Aslında herhangi bir şahsı böyle bir mihenge vurmadan arkasına takılıp gitmek de kat’iyen doğru değildir. Doğru olmadığını da tarih binlerce misaliyle göstermiştir. Bu itibarla ağzı çok laf yapana değil, davranışları Muhammedî olan insanlara ittiba edilmelidir. Meselenin sadece suretinde takılıp kalan ve cerbezeyi büyük bir marifet sayan insanları İslâmî hizmette zarardan başka yapacakları bir şey yoktur. Onlar ruhta bizden uzaktırlar, biz de onlardan uzak olmalıyız.
Ayrıca, bir yere angaje olmuş ve bir yerin minneti altına girmiş bir insanın, minnettar olduğu insanlara karşı bir şey anlatması da mümkün değildir. Onun içindir ki, Ebu Hanife, Leys b. Sa’d, İmam Servi, Fudayl b. İyaz, İbrahim b. Ethem ve daha niceleri bu mevzuda fevkalâde hassas davranmışlardır. Ve yine ondandır ki, bu zatlar, söyledikleriyle asırları aşarak bize kadar geliş ulaşmış tebliğleriyle müessir olmuşlardır.
Meselâ Süfyan-ı Servi, çok mahzun ve mükedderdir. Kendisine üzüntüsünün sebebi sorulunca şu cevabı verir: “Ben bu kadar insanı önüme aldım, onlara hadis, fıkıh ve tefsir okuttum. Fakat gördüm ki, bu insanların çoğu kadılık veya başka bir memuriyet alıp devlete intisap ediyorlar. Bu durum beni çok üzüyor. Yarın mahşer gününde, onların yaptıklarının hesabı da benden sorulur diye çok korkuyorum.” (…)
Hem sizin sözlerinize tesir etme gücünü bizzat Cenâb-ı Hakk tekeffül buyurmuştur. Siz başkalarından karşılık beklemezseniz, karşılığı Allah’tan alırsınız. Nasıl mı alırsınız? Dünyada sözlerinizin tesir etmesi şeklinde; âhirette de, cennet ve Cemalûllah ile müşerref olmak suretiyle. Eğer bu şekilde davranmaz da, halktan bir şeyler talep ederseniz, evvela sözlerinizin tesiri kaybolur, sonra da nimetlerin en büyüklerinden mahrum kalırsınız.
(…)
Bu itibarla, tebliğleri verdiği hizmetleri, dünyevî menfaatlere alet etmesi, hak ve hakikatleri neşrederken elde ettiği şöhreti dünya adına kullanması, altın ve elmasları, cam parçalarıyla değiştirmesi gibi bir ahmaklık olur.” (İrşad Ekseni, M. Fethullah Gülen, Zaman Gazetesi Hediyesi, Sayfa 125-132’den süzülerek)

Evet üstadım, durum bu! Bana göre söyledikleriniz/yazdıklarınız ile yaptıklarınız birbirine uymadı… Dilinizin/kaleminizin söylediğini ameliniz yalanladı.

Biz sizi “Kıl Beni Ey Namaz” ile, “Tut Beni Ey Oruç” ile sevmiştik. Keşke “Anlat Beni Ey Tebliğ” de diyebilseydiniz…

Sizi dinlemeden yazdım bu kadar şeyi… Size hiç söz hakkı vermedim… Bunun imkânsızlığının elbette farkındasınız… Diyorsanız ki, “kardeşim bu benim ekmek kapım, ben de dünyamı bundan kazanıyorum” elbette buna –Allah’a andolsun ki- bir itirazım olmaz. Ancak yine hatırlatma kabilinden şunu beyana hak kazanırım herhalde:

  • Kim âhireti gaye edinir ve (yaptıklarıyla) onun mahsulünü isterse, elde edeceği bu mahsulü onun için arttırırız; kim de dünyayı gaye edinir ve onun mahsulünü isterse, ona da onun mahsulünden veririz, fakat onun âhirette hiçbir nasibi olmaz. Şura Suresi, Ayet 20
  • Kim iradesini dünya hayatını tercihte kullanır ve onun süsünü, şatafatını arzularsa, (hikmet ve sebepler dairesinde dilediğimize dilediğimiz ölçüde takdir buyurup vermekle birlikte,) onların bu gayeye yönelik olarak yaptıkları gerekli çalışmaları dünyada karşılıksız bırakmayız; bu hususta kendilerine haksızlık yapılmaz, mağdur da edilmezler. / Ama onlar öyle kimselerdir ki, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey yoktur; dünyada meydana getirdikleri bütün eserler dünyada kalmış ve âhiret açısından heder olmuş, yaptıkları bütün işler hatta iyilikler bile boşa gitmiştir. Hûd Suresi, ayet 15-16 (Meal metinleri, Ali Ünal’ın meal’ine aittir)

 Sözlerimin ağır ve belki incitici olduğunu kabul ediyorum. “Ben böyle değilim” itirazınızı da kabul ediyorum. Ama ya bizim incinmişliğimiz, ya bizim gönlümüzün kırılmışlığı, hayallerimizin yıkılmışlığı… “Sen de mi Brütüs!?” dercesine “Sen de mi, ‘Kıl Beni Ey Namaz’ diyen” hüznümüz ve mağduriyetimiz.

Kıymetli S. Bey, sizin hesabınızı yine siz vereceksiniz. Hesabınızı verirken de üstad, yaptıklarınızdan ve gücünüz yettiği halde yapmadıklarınızdan da sorulacaksınız. mahşerKitap satamayacağınız, satmadığınız yerlere gitmemenizden meselâ. Bu manada size Abese suresini de hatırlatmama gerek yoktur herhalde… Ve sözlerimi en güzel ve en şaşmaz “insan”ın mübarek sözleriyle bağlıyorum: “Ameller niyetlere göredir. Herkese yalnız niyet ettiğinin karşılığı vardır…” (Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, Nesei)

mahşer 2Ahirette “sen amellerinin karşılığını dünyada almıştın ya…” hitabına muhatap olmamanız ve olmamamız dua ve temennileriyle sizleri Gafur, Latif ve Rauf olan Allah’a ısmarlıyor, gerek dünya gerek âhiret imtihanlarınızdan yüz akıyla çıkmanızı tüm kalbimle diliyorum.

O – x – O

BİR HADİS VE HÂLELERİ

BİR HADİS VE HALLERİMİZ (3)

“Ben’i bir gün zikredeni veya bir yerde Ben’den korkanı cehennemden çıkartırım” (Tirmizi, hasen gariptir demiştir). Düşününüz ki, biz Allah’ı anıyoruz, zikrediyoruz… nerede falanca dernekte, cemaatte, arkadaşların arasında filanca toplum kesiminde… Bunun karşılığında da ayet ve hadisi kutsiden anlaşıldığına göre Allah da bizi zikrediyor, ismimizi söylüyor, güzelliklerimizi sunuyor etrafındakilere… Kim bu etrafındakiler, Allah bizi kime karşı veya kiminle birlikte, nerede zikrediyor? Bu konuda çok fazla şey söylenebilir elbette… Biz konuyu daha fazla uzatmamak için sadece şunu diyebiliriz; Allah eğer bizi anmak isterse (ve dolayısıyla da ayet ve hadisin işaretiyle anarsa) mutlaka meleklerin yanında, Rasullerin yanında ve kendi dostları yanında anacaktır. Bu anma fiili (zikir) bizatihi bizler yaşarken ve haberimiz olmadan cereyan ede/bile/ceği gibi, öldüğümüz ve tüm insanlarla birlikte dirildiğimiz anda yani mahşer anında, hesap görülürken de cereyan edebilir. Öyle ki, hesap anında Allah tüm insanlara karşı “benim şu kulum var ya… İşte o Ben’i dünyada zikretmeşti, anmıştı, şimdi Ben de onu sizin yanınızda anıyorum ve (inşallah) affediyorum” buyurabilir. Her iki halde de binbir güzellik var elhamdülillah!

 Yine Allah’ın zikri ille de ve/veya sadece dille anmak şeklinde, tesbih çekmek şeklinde değil de meselâ Allah’ın sanat eserleri üzerinde, yarattıklarının hikmeti hakkında düşünerek ve onu tesbih ederek (subhanallah diyerek) de gerçekleşebilir. Meselâ yemeğe oturduk, bismillah dedik, sonra da bu sofradaki nimetlerin güzelliklerini ve bize nasıl ulaştığını, bu manada Allah’ın bizleri nasıl da bereketlendirdiğini, merhamet ettiğini düşünmek birer zikirdir. 1zzb1Giderek, Ay’ı, Güneş’i yarattıkları diğer şeyleri düşünmek de başlı başına zikirdir, zikrin ta kendisidir. Zikrin belli bir mekân, zaman ve şeklini de aramak yanlıştır. Yani elbette belli zikirleri, virdleri icra için zaman tayin edilebilir, ancak demek istediğimiz, her an ve şartta zikrin ifasının mümkün olduğudur. Nitekim Rabbimiz buna da ayrı bir ayetinde işaret ederek buyurur ki, “Elbette o göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde, vicdanları temiz olanlar için şüphesiz ibretler vardır. Onlar ki; gerek ayakta ve gerek otururken ve gerek yanları üzerinde hep Allah’ı zikrederler ve göklerin yerin yaratılışı hakkında düşünürler. *Ey Rabbimiz! Bunları boşuna yaratmadın, sübhansın. O halde bizleri ateş azabından koru* derler.” Allah C.C.’dan bizleri zikir ehli olanlardan ve son nefesini zikrederek verenlerden eylemesini temenni edelim. Zira hadisin bu bölümü çok açık; Allah’ı analım ki, Allah’a yakınlaşmış olalım.

 6. Soru : İhsan derecesine erenlerden olmak istiyorum?

Cevap: Allah’ı görüyormuşçasına kulluk et. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.

 Hadisimizin bu kısmı “Cibril Hadisi” olarak maruf bulunan hadisin farklı bir rivayeti gibi durmaktadır. Bildiğiniz üzere o hadiste de aynı metin vardır: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir!” “İhsan derecesi” mühim ve ulaşılması güç bir mertebedir. Tüm ilim ehlinin, muttaki Müslümanların arzu ettiği, gayret ettiği bir mevkidir. Çünkü ihsan mertebesi ihlas’ın da son ve mütekamil noktasıdır aynı zamanda. Bu sebeple Cibril A.S., Hz. Peygamber efendimiz’e s.a.v. bu makamı özellikle hatırlatmış ve bu manada da ümmetine öğretmesini istemiştir.8551_2

Herhalde “ihsan makamını” bize en iyi anlatan ibadet daha geçen günlerde bizde misafir iken, inşallah bir daha gelin bekliyoruz diyerek uğurladığımız “oruç ibadeti” içinde gerçekleşmektedir. Niye mi? Düşününüz; oruç tutuyorsunuz. Yalnız başınasınız, yanınızda yörenizde kimse yok. Sadece siz ve Rabbiniz! Oruca da diyelim ki 5 dakika hadi olsun 1 dakika var. İftar sofrasının başında ezanın okunmasını bekliyorsunuz. O anda yani daha iftar vakti gelmeden 1 lokma ekmek alsanız, çok susadınız ya hani, boğazınız kurudu, iftara 5 dakika kala, sadece ve yalnızca 1 yudum su alacaksınız, sonra da yemek ve diğer ihtiyaçlarınız için iftarı bekleyeceksiniz. Kimse yok yanınızda. Yalnızsınız. Sadece siz ve Rabbiniz… Ve ama, ve ama kesinlikle o 1 yudum suyu içmiyor ve iftarı bekliyorsunuz! Neden, kimse görmüyor ki… Olsun Rabbiniz görüyor ve biliyor… Siz de bunun farkındasınız… Her ne kadar siz O’nu görmüyorsanız da O sizi görmektedir. Siz de O’nun sizi gördüğünü biliyorsunuz, siz O’nu görmeseniz de… İşte ihsan makamı da tam bu… O’nun gördüğünü ve bildiğini bilerek amel etmek, ibadet etmek, hissetmek ve duymak… Bu sebeple zaman zaman kendim için dua ederken, Rabb’den niyazda bulunurken “Rabbim tüm ibadetlerimi oruçlarım gibi yapsın” demekten kendimi alamıyorum. Çünkü kendimi hesaba çektiğimde ihsan makamında olan ibadet olarak sadece kendime ait olarak tuttuğum oruçları düşünüyorum, buluyorum. Allah tümümüze yardım etsin ve ihsan makamını nasip etsin.

 

7. Soru: İmanımı tamamlamak istiyorum?

Cevap: Ahlâkını güzelleştir, imanın kemâle erer.

 Rabbimiz, hayat örneği ve önderimiz olan Rasul aleyhissalatu vesselamı yüce bir ahlâk üzere gönderdiğini (Kalem suresi 4. ayet) beyan etmiştir. Dikkat edilecek olursa Rasul dahi yüce bir ahlâkla göndermiş olup, Rasulünü dahi bu konuda mustağni kılmamış, bununla mes’ul tutmuştur. Yine bu ayeti tanımlama ve şerh sadedinde efendimiz kendi lisanlarıyla “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyururlar.

Dervişlerin, İslâm tarihi ve kültürünün ahlâk ve nefis cihadında öne geçen önderleri olan gerçek mürşidlerin dergah kapılarının üzerinde boşuna Edep Ya Hu! yazmaz. Edep Yahuİşte hikmeti budur. Yani son Rasul ve örnek Kul olan Hz. Muhammed s.a.v’e yakışır ümmet olabilmek. Hadisimizin bu kısmındaki soru ve cevaptan anlıyoruz ki, imanın tamamlanması ancak ahlâkın güzelleşmesi ile mümkündür. Yine bu manada efendimizden muhtelif hadisler gelmiş ve cennete güzel ahlâk sahiplerinin gireceği defaatle ve ısrarla beyan olunmuştur. Ahlâk imanın meyvesidir. İnsanı günaha ve diğer tüm kötülüklere düşmekten koruyan da bizzat ahlâk ve ahlâkî umdeler değil midir? Ve fakat ne yazık ki, bugün ümmet-i muhammed’in terk ettiği en mühim hasletlerin başında geleni de yine ahlâktır. Hâl böyle olunca, yol göstericimiz s.a.v.’in ahlâk üzerinde niçin bu kadar ısrarla durduğu daha rahat anlaşılabiliyor. Anlayıp, icra edebilene ne mutlu…

BİR HADİS VE HÂLELERİ

BİR HADİS VE HALLERİMİZ (2)

kanaatkâr olduktan sonra, halkımızın güzel tabiriyle “aç gözlü” olunmayacağından bir başkasının malına bakılmayacak, başkasına verilen güzellik kıskanılmayacak ve herkes (daha doğrusukanaat kanaatkâr olan insanlar) kendi ellerindekini en güzel sayacaklardır. Bunun için olsa gerek efendimiz s.a.v. “doymayan gözden” Allah’a sığınmıştır. Hem unutmamak gerekir ki, kanaatkâr olmak, dinimizce zemmedilen, kınanan hasetin de en büyük ilacıdır! Bilindiği üzere haset, bir başkasında olan şey’in aynısını ve hatta daha da ileri giderek, bir başkasında olan şey’in daha iyisinin mutlaka kendisinde de olmasını istemek, bunu elde etmek için gece gündüz çalışmak, didinmek manasınadır. Haset, dengelenmediği ve bu sebeple de aşırıya kaçtığında psikolojik bir rahatsızlıktır aynı zamanda… işte İslâm da yapısı gereği toplumdaki psikolojik dengesizleri önlemek için geldiğinden, bu bir ilaçtır. Yine haset, efendimizin şerefli sözlerinde işaret edildiği üzere, amelleri de mahveden bir hastalıktır. Buyururlar ki; “Haset, ateşin odunu yediği gibi, amelleri yer bitirir!” Çünkü haset, Allah’ın verdiğine, takdir ettiğine, adaletine razı olmamaktır. “Nasıl olur da falancaya şu kadar verilir? Aslında ben buna ondan daha fazla layıktım!” deme cesaret ve terbiyesizliğidir haset. Kanaatkâr sahibi olmak ise “demek ki, Allah böyle takdir etmiş. O’ndan gelen başgöz üstüne diyebilmektir.” Gerek ruh sağlığı, gerek toplum sağlığı ve düzeni için de ideal olan da bu değil midir? Zaten aleyhisselatu vesselam efendimiz ideal olan dışında bir şeyi emretmemiş, tebliğ etmemiştir. Ne mutlu duyana ve uyana…

3. Soru: İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum?

Cevap: İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır. Sen de insanlara faydalı ol.

 İnsanlara faydalı olmak… insanların güzelliği için çalışmak… yaptığımız şeylerde hayrı ve güzelliği, diğer tabirle insanlara yararlı olmayı aramak… İşte hayrın başı budur. Bunu destekler mahiyette efendimiz s.a.v. “yoldaki taşı kaldırmayı” imanın şubelerinden saymakta değil midir? Yani insanların faydası için çalışmak. Ancak elbette burada “insanların faydası”ndan söz ederken, esas ölçü Allah rızası dairesindeki faydadır. Zira Allah’ın rızası olmadıkça fayda da olmayacaktır. Bu sebeple bu gibi konularda önce Allah’ın rızası var mıdır diye bakılmalıdır. 12a7e395fd6af6c3a7efad2gx5Eğer yapılan iş’te, faydalı olduğu zannedilen eylemde Allah rızası yoksa, fayda da olmayacaktır. Çünkü insanlara en faydalı olanı elbette onları Yaratan bilecektir.

 

4. Soru: İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum.

Cevap: Kendin için neyi arzu edersen, insanlar için de onu arzu et, insanların en adaletlisi olursun.

 Günümüz insanının veya daha doğru bir tabirle günümüz Türk insanının seslendirdiği bir kelime var. Çoğunun belki de kâmil manada anlamını bilmediği ancak kulağa hoş geldiği ve toplumda “modern” görünebilmek için kullandığı bir kelime: “Empati”… Empati; en kısa tarif ve tabirle kendinin karşındaki insanın yerine koymaktır. Eğer gerçek manada empati yapılabilirse, empati sahibi olan kişi, diğer tarafın ne yaptığını, ne söylediğini veya ne yapıp söylemek istediğini bilir/tahmin eder ve buna göre hareket etmeye gayret eder. Böyle olunca da o şahsa zulmetmez, haksızlığa meydan vermez. Yani, evet yani “adalet” tesis edilmiş olur. Empati’nin özellikle önemsenmesinin ve –bilenlerce- sıksık gündeme getirilmesinin temel sebebi budur.

Zikretmiş olup, halihazırda da kendi hâl ve kâlimizle izahına yeltendiğimiz hadis-i şerif (şerefli söz) bu kısmıyla adaletli olmaktan bahsetmiyor mu? Ve adaletin tesisi için de bizim bugün modern veya batılı tabirle “empati” ismini verdiğimiz kuralı va’z etmiyor mu? Tekrar okuyalım, ne buyuruyor aleyhissalatu vesselam şerefli sözlerinde: “Kendin için neyi arzu edersen, insanlar için de onu arzu et. (Bu takdirde) insanların en adaletlisi olursun”terazi

Görüleceği üzere, uzun uzun makalelere, mühim mühim adamların konuşmalarına, yorucu felsefelere hiç mi hiç gerek yok aslında, adaletin tesisi için. Efendim’e kulak vermek yeter de artar bile: “Adaletin tesisi için, kendin için istediğini herkes için iste!” Bu şerefli söz ve tavsiye farklı şekillerde de rivayet edilmiş. Meselâ “kendisi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemeyen hakkıyle iman etmiş olmaz.” beyanı ilk aklıma geleni… Çok basit, kolay anlaşılır ve hemencecik hayata tatbik edilebilir bir düstur. Hatta biraz daha ileri giderek, “Billahi insanlar sadece bu şerefli söz ile amel etseler, dünyada bu kadar kan akıtılmaz, zulüm işlenmezdi” demek herhalde abartı olmayacak, belki hakkın teslimi olacaktır. (devam edecek inşaallah)

ooo — OOO — ooo

BİR HADİS VE HÂLELERİ

BİR HADİS VE HALLERİMİZ (1)

ramazan2henüz “o zaman” gelmeden, kokusu, heyecanı güzelliği ve ferahlığı kendisini hissettirmektedir.

Elbette bu hal, olağan/olması gereken hallerdendir. Zira Allah, “o zaman” dediğimiz ve inmesi sebebiyle kendisi hakkında “mübarek”tir serlevhasını haklı olarak alan ve bu serlevhayı kendisine yakıştıran Ramazan’da hayat rehberi, olmazsa olmazımız olan Kur’an’ı indirmiştir.

İşte gerek bu manevi iklimin tesiriyle, gerekse çoktandır okuduğum ve etkilendiğim bir hadisi siz dostların da dikkat ve istifadelerine sunma ihtiyacı hissettim. Elbette bir hadis âlimi/uzmanı değilim. Belki bir çooook şeyi bilmiyorum ama haddimi bil/diğimi zanned/iyorum. Ve tüm inananlar gibi, hayatını Allah’ın Kitab’ı, Rasulü’nün sünneti ile yönlendirme ve böylece de şereflendirme amacını düstur edindiğimden hadis ilmine ayrı bir hayranlık ve bu hayranlığın getirdiği bir merakım var… Bu manada, aşağıda dikkat ve istifadenize sunacağım hadis metnine, “açıklama/şerh” adına bir takım ilaveler yapacağım. Yani hâle’lendireceğim. Maksadım; ne anladığımı sizlere anlatmak ve hadisin, örneklemelerle daha iyi anlaşılmasını sağlamak, en azından buna yardımcı olmaktır. Elbette, öncelikle bir beşer, daha sonra da işin uzmanı olmadığım ve belki de bu manada haddi aştığım için hatalarımın olması muhtemel hatta, beklenen bir haldir. Böyle bir durumda beni ikaz edecek dostlara “aman ne olur, hatamı söyleyin ki, bunların farkına varayım” diyorum. Ve/veya varsa bu hadis (ve size sunacağım bölüm)le ilgili farklı yorumlarınızı bekliyorum. Bu tip müdahale ve çabalar hem sitemizi zenginleştirecek ve gerçek amacına ulaştıracak ve hem de bir “ikaz” vazifesi gördüğü için bendenizin hâl ve kâl’ine çeki düzen vermesini sağlayacaktır. Şimdiden bu dostlarımıza ayrı ve özel teşekkürlerimi iletiyorum.

Hadis, el-Hakim et-Tirmizi isimli alimin “En-Nevadir’ul Usul” isimli kitabında zikredilmiş. İşbu şahsın (Allah’ın Rahmeti onunla olsun İnşallah!), “es-Sünen’it Tirmizi” ismiyle maruf kitabın müellifi ile veya “el-Müstedrek” sahibi el-Hâkim isimli hadis alimi ile karıştırılmaması gerekiyor. Bu şahıs andığımız ismiyle ayrı bir şahıs. Sufilik yönü ağır basan, âlim bir zât kendisi. Eseri, hadis ulemasınca zaman zaman eleştiriye uğramış ve eserinde “cidden zayıf” hatta, “mevzu-uydurma” hadislere yer verildiği zikredilerek, dikkat çekilmiş. Bizim tercümesini almış olduğumuz eserde, (Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, Peygamber İkliminden Soluklar, Nun Yayıncılık) müellif, hadisi “mevzu” gibi bir illetle tenkid etmediği için biz de “en büyük arızası zayıflık olabilir” hüsnü zannı ile faydalandık. Bir an için hadisin zayıf olduğu düşünülse bile; hadis ulemasının “ahkâma dair olmayıp, faziletler ve ahval (güzel ahlâk)a dair ise zayıf hadisle amel edilebilir” fehva ve fetvasınca hadisin burada zikredilmesinde bir beis görmedik. Ayrıca bilfarz, hadisin “uydurma” olduğu ihtimal dahilinde olsa bile –böyle bir şeyden hiçbir şekilde bahis açılmamış- yine hadis ulemasının “lafzen mevzu, mana olarak sahih” nitelendirmesini göz önüne aldığımızda ve bu değerlendirmenin konumuz olan hadise şerife uyduğunu zannediyoruz. Aşağıda dikkatlerinize sunduğumuzda sizlerin de fark edeceği gibi, beyan olunan hadisteki öğüt ve işaretler, Hz. Peygamber’in a.s.m. diğer hadis ve hâlleriyle mutlaka desteklenen, yaşanmış/söylenmiş olan hallerdir.

Kolaylık olsun için, sorulan sorulara numara verdim. Böyle olursa daha iyi akılda kalabileceği ve anlaşılabileceğini umdum. Belli olsun için hadis’in orijinal (tercüme) metnini kalın ve farklı bir karakterle yazdım. Bunun dışında Hatipoğlu üstadın tercüme metnine herhangi bir şekilde müdahale etmedim. Rabb’imden fayda ihsan etmesini talep ediyor, ahiret azığımı dizerken, nadide bir yerde bulunmasını niyaz ediyorum.

Buyurun;

16

Hz. Peygamber’e bir adam geldi. “Beni dünya ve ahirette muhtaç etmeyecek, bana yetecek şeyleri size soracağım” dedi. Rasûl-i Ekrem, “İstediğini sor” buyurdu.
1. Soru: Ey Allah’ın Elçisi, insanların en alimi olmak istiyorum?
Cevap: Allah’tan kork, buyruklarını yerine getir, yasaklarından sakın, insanların en bilgilisi olursun.

 Allah C.C. Kitab-ı Kerim’de “Ey iman eden! Allah’tan gereği gibi (O’na yaraşır şekilde) korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Al-i İmran 102 ve 200) buyurmaktadır. Yani anlaşılan o dur ki, öncelikle Allah’tan korkmanın belli bir ölçüsü, şekli var… Öyle keyfimize göre, zannımıza göre, “ben anladığım budur”a göre korkamayız. Böyle bir korku belki anlamsız da olabilir. Çünkü korkunun “gereği gibi” veya diğer bir meal şekliyle “O’na yaraşır şekilde” olması gerekir. Hatta bu korku o halde olacak ki, bizi “Müslümanlar olarak” can vermeye götürecek. Yani “Müslüman olarak can veremezsem ne yaparım, ne olur benim halim?” korkusu saracak bizleri. E, böyle bir korku ve böyle bir korkunun hayatına yön verdiği bir Müslüman da mutlaka Rabb’imin ilmine sarılacaktır. Bu sarılma ise onu insanların en âlimi, ilmi en genişi olmaya doğru götürecek ilk adımdır.

Bundan sonra ise ikinci adım gelmektedir. O da yine Allah c.c. tarafından ayet ile sabitlenmiş bir hüküm ve durumdur ki “Kulları içinde Allah’tan (hakkıyla) ancak alimler korkar!” (Fatır, 28) şeklinde buyurulmuş ve duyurulmuştur. Bu durum Allah’ın kula ihsan edeceği en büyük bereketlerdendir. Zira eğer hakiki ilim sahibi olmak Allah’tan korkmayı gerektiriyorsa, diğer bir deyişle Allah’tan korkmak hakiki manada ilim ise hadis-i şerifin işareti ne kadar da isabetli, ne kadar da yerindedir? Allah’tan kork ki insanların en âlimi olasın! Yine devamında “buyruklarını yerine getir, yasaklarından sakın insanların en bilgilisi olursun” buyuruluyor. Bilinen bir kudsi hadiste “kul bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediğini de öğretir” buyurulduğu malumunuzdur. Yani bir şey biliyorsak, o şey ile amel ettiğimiz takdirde, bu durum 2., giderek 3. ve 4. şeyler öğrenmemizi sağlayacaktır. Hüküm böyle, açıklama böyle, vaad böyle… Vaid’ler ise sözlerinden döndükleri, haşa yalan ve yanlış söyledikleri vaki olmayan Zât-ı Kibriya ve O’nun gözbebeği, elçisi… bu halde, âlim olmanın temeli ve yol haritası belli olmuştur: Allah’tan (gereği gibi/hakkıyla) korkacağız ve buyruklarını yerine getirip, yasaklarından sakınacağız. Yani bildiğimiz hayırlarla amel edeceğiz. Bunlar bize bilmediğimiz şeyleri öğretecek, bizi tadına, lezzetine doyamayacağımız okyanuslara salıverecek ve hakiki ilim sahibi eyleyecektir.

Zaten demezler mi büyükler, “her şeyin başı Allah korkusu!”!?

(İnşallah devamı yakında…)

OOO — ooo — OOO

1

HAMDOLSUN ANDIÇLARI VERENE!

 Ülke gündemini –haklı olarak- yaklaşık 20 gündür andıçlardan bir andıç meşgul ediyor. Ancak bu andıçın isminin daha sık anılmasının ve kamuoyunu meşgul etmesinin sebeplerinden birisi de zannediyorum Fethullah Gülen Hocaefendi ve hareketini/ekibini hedef alması…

 

Doğrusu ters gelebilir amma, ben inanın bu andıçı desteklemesem de sayılarının artmasını, inşallah AYNI MAHİYETTE daha on’larca andıçın önümüzdeki günlerde faş edilmesini, ortalığa saçılmasını arzu ediyorum. Rabbim bizi o güzel günlere kavuştursun inşallah!

 

Bilindiği üzere, bu andıçta ismi özellikle zikredilen Fethullah Gülen Hocaefendi ve hareketi bu ülkenin bir gerçeğidir. Kimi usûl ve yapılarını beğenmeyebilirim/beğenmeyebiliriz. Mümkündür. Ancak bu durum bizim doğruları söylememizi, hakkı görmemizi engellememelidir. Bu manada Fethullah Gülen ve hareketinin mağdur edilmeye çalışıldığından dolayı da, özellikle bu bu andıç sebebiyle mazlum komuna geldiğini söylememiz gerekiyor. Ancak, yukarıda da beyan ettim: Önümüzdeki günlerde İNŞAALLAH bu tip, yani tıpatıp-aynı mahiyette yani aynı ekibe yönelik olarak düzenlenmiş on’larca andıç, hadi biz buna koskoca genelkurmay başkanının tarzıyla “kâğıt parçası” diyelim, görmeyi arzu ediyorum.

 

3 Çünkü bu “kağıt parçası”nın ortaya çıkmasıyla belki Fethullah Gülen hocamız ve ekibi nihayet “gerçekleri” görmüş oldu. Yazının özellikle bu kısmında kimilerinin sağ (veya sol) kaşlarını kaldırıp biraz daha bilgisayar ekranına yaklaşarak ve daha ağır bir edayla, daha bir dikkatle okumayı devam ettirdiğini hissedebiliyorum. Evet, “Fethullah Gülen ekibi” bu andıç sebebiyle gerçekleri görmüş oldu.

 

Fethullah Gülen Hocaefendi ve ekibini, Türkiye’de yaşayan ve elhamdülillah dini hassasiyeti olan biri olarak, 20 yıldan fazladır bir şekilde gözlemliyor, eleştiriyor, destekliyorum… Ancak bu değerlendirmelerimdeki genel intiba, maalesef zaman zaman Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve ama daima ekibinin “kendilerinden olmayan” Müslüman grup veya şahısları, herhangi bir hatalı (!) fiilleri ortaya çıktığında bu fiilin yanlış veya doğruluğunu ölçmeden, biçmeden yaftalamalarıydı.

 

6Bu ekip, televizyonlarından uzun bir zaman 28 Şubat’ı eleştirme (veya kendi hocalarını övme) adına “Şubat Soğuğu” estirdiler… Çünkü hocaefendi bu sert ve acımasız soğuklar sebebiyle dışarı çıkmak zorunda kalmıştı onlara göre. Ve bu sert rüzgarlar aynı hızla esmese de zaman zaman kendini hissettirdiği için dönemiyordu.

Ve ama o meş’um zamanları bir hatırlasanıza… Acaba bu soğuklara hiç mi hocaefendi ve ekibinin katkısı olmamıştır. Kandırılmış olabilirler! Bilerek/bilmeyerek alet olmuş olabilirler! Ama hiç mi payları yoktur? Hiç mi desteklemediler, alkış tutmadılar?

Ben bugünmüş gibi bizzat hatırlıyorum; Fethullah Gülen Hocaefendi, Kanal D’de Milliyet yazarlarından Yalçın Doğan’ın konuğu… Ekranda bu iki şahıs var. Yalçın Doğan soruyor, Fethullah Gülen Hocaefendi cevap veriyor (mealen yazıyorum): “(Erbakan’ı kastederek) Ben bu şahısla hiç sevişemedim. Allah ruhları yarattığında, bazı ruhlara ülfet peydah eder. Bu ruhlar bu dünyada da sevişir ve görüşürler. Ancak ben bu şahısla demek ruhlar yaratıldığında da sevişmemişim ki bu dünyada da sevişemiyorum.” Pes yani! Böyle bir söz, doğru dahi olsa, böyle bir ortamda, böyle bir adama karşı ve böyle bir kanal/izasyon/da söylenecek söz mü? Ama daha bitmedi… Yine aynı hocaefendi, 28 şubatın komutanları ve fiilleri hakkında sorulan bir soruya “komutanlar bir içtihadda bulunmuşlardır. İsabet etmişler ise 2 sevap, hata etmişler ise 1 sevap almışlardır” demedi miydi? “Efendim öyle söylemek zorundaydı!” diye kimse bizi değil amma kendini kandırmaya çalışmasın. Hocaefendi o günlerde “Kardeşim Cebrail gelse ve bana parti kur de’se yine de parti kurmam” diyecekti. Bunu derken de; genelde siyasetten, özelde ise o gün sadece ve yalnızca “Müslüman” olduğu için “İslâmî hassasiyetleri” olduğu için devirilmeye çalışılan Refah Partisi ve/veya Necmettin Erbakan’ı 28 Şubatçılar eliyle veya onlara tâbi olmuşcasına soğutmamış mıydı? Böylece de inanan insanları “özellikle günümüzde partiye bulaşmak caiz değildir, aman ha aman bu manada sakın partilere güvenmeyin oy vermeyin, desteklemeyin” manasına gelen fıkhen ise artık ne manaya geldiğini sizin de söyleyebileceğiniz büyük bir laf etmemiş miydi? Böylece de meş’um 28 Şubatta bilerek/bilmeyerek bu post-modern darbeci generallerin “emir eri” olmamış mıydı? Bu ve benzeri sorular kendisine sorulunca, meselâ “bu geçmiş bir mevzudur, tarih bu konuda hükmünü verecektir” yollu, usulden bir cevap veremez miydi? Hocaefendinin usul bilmediğini söylemeyin bana…

Cebrail gelse ve “parti kur” dese, (haşa) kurmayacak olan hocaefendinin sözcüsü, sağ değilse de sol kolu olan bir gazeteci şahsın (kesinlikle parti kaygımız olmamakla birlikte) geçtiğimiz günlerde, ekibin AKP’yi desteklediğini açıkça deklare etmesi ise tabii ki bahs-i diğer bir fasıldır. Ama hani insanın aklına da gelmiyor değil: Acaba Hz. Cebrail A.S. gelip de Fethullah Hocaefendi’ye “artık parti kurabilirsin” mi dedi yoksa? Hani böyle bir şey varsa bilelim diye soruyorum..

Yine bu ekibin televizyonu (ve gazetesi) bu gibi olaylarda her zaman takındığı tavrı geçtiğimiz aylarda da takınıp bir Müslüman hanımcağıza onulmaz İFTİRALAR atmadı mı? Hatırlayınız; Fatih Altaylı’nın programa çıkardığı ve 28 şubatın en büyük mağdurlarından bu hanım kardeşimizin “Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum” sözü üzerine bu mağdureye söylemedikleri söz, takmadıkları yafta, yaptırmadıkları ajanlık kalmamıştı. Zavallının ne hainliği kaldı, ne de satılmışlığı… Bini bir paraydı…Çünkü en doğru kendileri, en masum kendi ekipleriydi. Ve bu ekibe göre, kendileri haricindeki tüm ekipler, kazara da olsa eğer bir polis veya jandarma takibine uğrayacak ol/ur/sa mutlaka “suçlu” ilan edilirdi. Çünkü bu ekibe göre kendileri dışındaki tüm Müslümanlar yalan söyler, amiyane tabirle dolduruşa gelir, dolmuşa biner, içlerinde ajan ve hatta provakatör besliyebilir, hatta ve hatta bu hareketlerin hemen tamamı provakatif hareketler olabilirdi. Neden? E çünkü bu ekibi jandarma basmış, polis istihbar etmiş ve faş ederek çökertmiştir. Peki ama bu haberlerin doğruluk ölçüsü nedir? İşte bunu araştırmazlardı. Evet İŞTE BUNU ARAŞTIRMAZLARDI! Araştırmacı-gazetecilik vasıfları bu gibi durumda tatile çıkardı. Çünkü eğer evde silah bulunmuşsa, bir hareketin temsilcisi, lideri bir kadınla basılmışsa, bir hareketin içinde 2-3 tane heyecanlı insan var ise bu hareket mutlaka “böyledir.” Peki bu hareketi baltalamak için, yapılanlar, derin devlet’in işi olamaz mıydı? Onlara göre olamazdı! Çünkü bu ekibe göre jandarmanın-polisin verdiği bilgiler tartışmasız doğrudur. Ne yani yakalananlar müslümandı da, yakalayanlar gâvur muydu? Onlar onun bunun çocuğu değildi ya, onlar da bu memleketin çocuğuydu. Üstelik bu ekibe göre büyük bir ihtimalle yakalananlar bu memleketin çocuğu gibi görünüyorsa da aslında ve büyük ihtimalle dış mihraklar tarafından kullanılıyordu.

Bu ekibin gazetesinin, yine aynı şubat soğuğu dönemlerinde yakalanan bir başka Müslüman hanıma iftira etmek adına, sadece ve yalnızca polis zabıtlarına dayanarak, bu hanım kardeşimizin evinde “Porno CD”ler bulunduğunu yazmışlığını da unutmuş değiliz.

Ama gün olup devran dönünce… keser dönüp, sap dönüp hesap dönünce… ve bugün andıç, onu-bunu değil direk kendilerini hedef alınca “Aman Allah’ım! Bu derin devlet ne belâ ve utanmaz bir şeymiş… Şunlara bak şunlara… Yahu insaf yani bunlardan da her şey beklenir haaaa!” mealli konuşmaya, bağırmaya, vaveylalar koparmaya başladılar. Hatta kendilerini tamamen ve hassaten “millet” yerine koyarak (elbette doğruluk payları da vardır), mevcut komployu “millete ihanet planı” olarak sundular. Vaa esefa… Va esefa… Hani insanın diyesi geliyor: “Yaaa nasılmış? Eeee, bunları gördükten sonra, evinde/elinde silah yakalatan, evinde/elinde porno CD.ler bulunan Müslümanların bu belge ve bilgileri acaba kendilerinin miymiş, yoksa devlet mi koymuş şimdi bildiniz mi? Aklınız başınıza geldi mi?”

Bu ekibin yayın organları olan gazeteler, televizyonlar o kadar büyük şoktalar ki, bu “millete ihanet plânı” ile yatıp, yine bununla kalkıyorlar. Öyle ki şu kadar raytingi olan televizyonları, işte efendim nerede ise 1 milyon satan gazeteleri bile şaşkınlıktan veya bu haberden fırsat bulup da, Türkiye’li Müslümanlar için başlı başına bir övünç kaynağı olan ve Dünya Güzel Kur’an Okuma Yarışması’nda birinci olan Bünyamin Topçuoğlu’nu bırakınız haber yapmayı göremediler bile… Vaa esefa… Vaa esefa…

Geç oldu ama uyandılar! Rabb’imin “rahmet tokatlarıdır” bu ikazlar. Kendinize gelin… Müslümanlara gelin… Müslümanların safına geçin ikazlarıdır. Fasıkların getirdiği haberlere itimat ederek Müslümanların aleyhine –sizin ekipten değiller diye- iftira atmayın, yarın aynı iftira sizin başınıza da gelir uyarılarıdır bunlar!!!

Bu andıç vesilesiyle sevindirici diğer bir hadise de şudur: Fethullah Gülen Ekibi dışındaki diğer inanan insanlar, bir zamanlar onların yaptığını yapmadılar! Yani “bana ne kardeşim, bunlar bizden değil ki, hem ille de vardır bir pislikleri, hinoğluhinlikleri” demediler. Tam tersine, namlunun kendilerine çevrilmiş olduğunun şuuruyla tam cephe aldılar ve (ben de can-ı gönülden destekliyorum, çünkü doğrusu budur) andıçın karşısında göğüslerini siper ettiler.

Şubat soğuğu estiren ekibin baş/kan/larından olan Çevik Bir, soğukların7 estiği, Hocaefendi’nin yurtdışına çıkmak zorunda kaldığı bir dönemde kendisine bu ekip kastedilerek sorulan “ama efendim bunlar vatan millet için çalışmıyorlar mı? Bakınız ne kadar da memleketi düşünüyorlar, okullar açmak için eğitimi yaygınlaştırmak için evlerini, ailelerini, yurtlarını bile terkediyorlar… Bunlar diğer şeriat isteyen Müslümanlar gibi değil ki?!” mealindeki bir soruya, pis pis sırıtarak ve aynen şu cevabı veriyordu: “bunlar (yani Fethullahçılar da diğer tüm Müslümanlar da) aynı denize akan bir ırmağın farklı kolları gibidirler. Birbirlerinden farkları yoktur.” Boşuna dememişler “durmuş saat bile günde iki defa doğruyu gösterir” diye. El-hak Bir’in söylediği doğruydu! Ama bu doğruyu en az Çevik Bir kadar bu ekip bilmiyordu?

Efendim? Çevik Bir’in söyledikleri doğru değil miydi? Hadi canım sizde!!!

OOO — ooo — OOO

1Her Baba Gibi

BİR BABANIN YAVRUSUNA SESLENİŞİDİR BU!!!

(Sevgili anne-baba zannediyorsun ki, bu anlatacağım “ben”im hikayem, dert benim derdimdir değil mi? Hayır hayır, bu dert “bizim” derdimizdir. Eğer senin böyle bir derdin yoksa ne mutlu sana..ben, bana arzedilen, bana söylenen acı gerçekleri duyarak yazdım… Sen nasıl okuyacaksın; o sana kalmış bir ruh halidir!)

Oğulcuğum/güzel kızım, sevgili yavrum, yiğit evladım!
Sen babanın göz bebeğisin. Umudu ve sancısısın.
Babanın sana güven ve sevgisinin tam olduğunu bil…
Allah c.c. ayeti kerimede (Tahrim 6) Kendinizi ve ehlinizi (Ailenizin tüm fertlerini) yakıtı taş ve insanlardan müteşekkil bulunan cehennem ateşinden koruyun, buyurur.

Bu manada, senin özellikle son zamanlarda namaza gösterdiğin hassasiyet beni ve anneni son derece mutlu ediyor ve gururlandırıyor. Bunun yanında bir zaafına işaret etmek, dikkat çekmek istiyorum.
Samimiyetinden ve iyiniyetinden dolayı yakın akraba çocukları olan (teyze/amca/hala/dayı çocukları) kimselerle bir Müslümana yakışmayacak laubalilik gösteriyorsun… Unutma, onlar, ne dersen de, senin için namahremdir; annen/baban veya abin/bacıların gibi değildir. Onların akraba olması seni, şeytanın iyiniyet tuzağına ve/veya iğvasına düşürmesin.
Elbette ki bunlarla görüşme demiyorum. Ancak dikkat et; sen -belki farkında değilsin ama- İslâm’ı temsil ediyorsun, sıradan bir Müslüman değilsin. Neden sıradan bir Müslüman değilsin, neden İslâmı temsil ediyorsun? Çünkü zaman zaman söylemlerini İslâmla süslüyor, namaz kılıyor, başını örtüyor ve Elhamdülillah Kur’an okuyor, onunla muhatap oluyorsun. Bunlar benim için ve elbette senin için gurur meselesi (olan konular)…  Ama işte tehlike de bu noktadan sonra başlıyor. Zira seni İslâm’ın temsilcisi, Müslümanlardan yiğit bir Müslüman olarak tanıyan bu akraba çocukları, sendeki bir takım -iyiniyete de dayansa- basitlik ve laubalikleri görünce iki durum ortaya çıkıyor:

1. Kendileri de laubalileşiyorlar ve “demek ki bu caizmiş canım, hiç böyle olmasaydı bu Kur’an okuyan, namaz kılan, başını örten falanca akrabamın çocuğu böyle böyle yapar mıydı?” diyorlar ve dolayısıyla sen kendin bir takım yanlışlar yaptığın ve günaha girdiğin gibi, bunlara da aynı yanlışı doğruymuş gibi gösterdiğin için onların da günahına girmiş, onları da İslâm hakkında yanlış bilgilendirmiş oluyorsun.

2. Belki de sana bakarak “bu çocuk/bu kız, yiğit bir Müslüman, öyleyse ben de ona bakarak kendime çeki düzen vereyim” diye düşünen kardeşlerin varsa bunlar nezdinde de yine “demek ki bunda da iş yokmuş, bu da karşı cinsi görünce cıvıyan cinstenmiş” diyerek, belki de senden öğrenecekleri şeyler hususunda daha işin başında bu şahısları vazgeçirtmiş oluyorsun.
2
Müslüman her daim vakarlıdır. Vakarlı olması, onun asık suratlı ve tebessüm etmeyen, insanlara hakaret eden, onlara tepeden bakan kibirli bir yapıda olması demek değildir elbette… Elbette şaka yapacaksın, bu yaşıtın olan akrabalarınla… ama şakanın dozunu iyi ayarlayacaksın. Sulu olmayacaksın. Şakaya muhatap olan da senin kavi bir Müslüman olduğunu unutmayacak her daim aklında tutacak, hatta senin şakalarını duyan bunu ancak bir Müslüman yapabilir diyecek… Bunun yanında aman ha aman, zinhar… Sakın ola ki aşktan meşkten, karşı cinsten “senin sevgilin var mı?” cinsinden hadi, biraz daha güncelleştirelim “çıktığın/buluştuğun kimse var mı?” cinsinden konuşmalardan latife kabilinden de olsa mutlaka ve mutlaka kaçın. Çünkü bu gibi konuşmalar, yaşınız itibariyle çok hoşlandığınız ve şeytanın sizlerle çok çabuk irtibat kurabildiği, sizi bu vesile ve vasıtayla çok rahatça tuzağına düşürebildiği enteresan ve ama çok da kullandığı bir metoddur.
Şeytan bu konu ile ilgili olarak sizin kanınıza girdiğinde, “zaten bunları yapıyorlar, bir şekilde konuşuyorlar. Ne olacak ki biz sadece konuşacağız…” saikiyle yaklaşabilir. Ama bir Müslüman olarak sen de biliyorsun ki, bu gibi konuşmalar mahremler haricinde yapıldığında kesin ve kesin olarak haramdır. Allah C.C. bunu kitabında yasaklamıştır.
Bunun haricinde ne maksatla olursa olsun, yine zinhar, yine sakın ola ki, bahsettiğim şahıslarla bir arada kalmayasın, bir arada yani yalnızca o(nlardan biri ve sen yalnız olmanız kaydıyla) gezmeyesin, dolaşmayasın, bir yerlere gitmeyesin. Elbette diyeceksin ki “ama zaten o benim kardeşimdir, ben ona veya o bana kardeş gözüyle bakıyor/um” Eyvallah! Ben aksini söylemedim. Ama değil mi ki, Efendimiz s.a.v. “(birbirine) yabancı/namahrem iki karşı cins  bir arada bulunduğunda üçüncüleri şeytan olur” demektedir. O, Allah’tan gelmiş ve Allah’tan gelen emir ve tavsiyeleri bize bildirmiş, dikkatlerimizi çekmiştir. Dolayısıyla O s.a.v. bizi bizden daha iyi bilen Allah’ın emir ve tavsiyelerini getirdiğine göre bize neyin yakışıp neyin yakışmayacağını ve/veya bizi neyin bozup bozmayacağını daha iyi bilmektedir. Bu manada Müslümana yakışan da O’nun bir beyan ve tavsiyesini duyunca “ama…”larla vakit geçirmek yerine “semi’ne ve ata’na/Duyduk itaat ettik” demek olmalıdır. Çünkü Rabbim “İnanan bir erkek ve kadın için, Allah ve Rasulü bir (konuda) hüküm verdiğinde SEÇME HAKKI YOKTUR (BUNA YANİ EMRE TESLİM OLMAK ZORUNDADIRLAR)!” buyurur.

Samimiyetiniz, akrabalığınız, kardeşliğiniz İslâm’dan ve İslâm’ın sahibi ve tebliğcisi olan Allah ve Rasulünden daha üstün ve değerli değildir. Dolayısıyla yaptığın/ız şakalar sebebiyle karşı cinsiniz, akrabanız, kardeşiniz sizi sevecek, size daha çok yaklaşacak diye, sakın ola ki Allah ve Rasulü’nü kırmayın. Onların hatırı herkesten ve herşeyden hatta anne ve babanın hatırı ve hakkından da ötedir, yücedir.
31
Bu sebeple

  • Görüşün ama yalnız/baş başa kalma… Yalnız kalacak pozisyonlardan ısrarla kaçının ve karşı tarafa da bunu çekinmeden ve korkmadan İslâmın emri olduğunu bilerek söyle!
  • Şaka yap ama laubalilik sınırını zorlama… Bu şakaların tamamen gerçeklere dayansın, kesinlikle yalan söylemeyesin. Doğru şakaların da laubalilik olmasın…
  • Sakın ola ki, bu kardeşlerinle aşk/meşk muhabbeti konuşmayasın. Eğer onlar bilfarz açacak olur, seni bu sahaya çekmeye gayret edecek olurlarsa onlara “Ben Elhamdülillah Müslümanım. Allah’tan korkar, O’nun Rasulünden de utanırım. Çünkü onlara ahirette hesap verecek, onlarla yüzleşecek ve muhatap olacağım. Ve o zorlu/şerli günde hesap çok ağır ve çetin olacak. Siz de Müslümansınız, bu konuları konuşmayın! Konuşmadığınız gibi eğer bir şekilde böyle bir takıntınız, gezip dolaştığınız, çizip yazıştığınız, msn veya telefonla mesajlaştığınız kimseler varsa bu/nlar da haramdır, caiz değildir. Tövbe edin, terk edin!” de…. Diyemiyorsan, sen tövbe et ve o mekânı terk et! Billahi bu hareketin seni onların gözünde yücelttiği ve vakarını yükselttiği gibi, Allah ve Rasulü gözünde de müstesna bir yere koyacaktır. Zaten esas olan da bu değil midir? Niye? Çünkü bunları yapmak nasıl yasaksa ve Allah’ın tabiriyle nasıl fahşa ise, bunun farklı bir versiyonu olan konuşmak/yazışmak/mesajlaşmak kısmı dahi haramdır.


Allah’a emanet, O’nun Rasulü’ne tâbi olasın yavrucuğum…

Seni her daim seven ve Rabbi’nin güzel ve değerli bir hediyesi olduğunu bilmekle birlikte, bir “fitne/imtihan aracı” olduğunu da hep aklında tutan, seni sevip okşarken yukarıda beyan ettiğim Tahrim/6 ayeti aklına gelen, dualarında “yarabbi evlatlarımızı muttakilere imam yap” diyen babacığın…

Lütfen unutma; seni seviyorum ve güveniyorum…

=== O O O ===

zenginlik 2

Kıymetli dostlar, herhalde uzun bir zamandır birçok insanımızın gündeminde idi, ancak yaklaşık 1 aydır İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) DERNEĞİ gündemini meşgul eden bir mesele var; YENİ NESİL TİTANCILAR!!! Veya esas ve orijinal ismiyle “QUEST.NET”… Gündemimizi işgal etmesinin temel sebebi ise bu konuya dernek mensubu bazı arkadaşlarımızın da meyletmiş olması ve bu kazanç yolunun bize göre İslâm’ın ticaret-rızık elde etme yolları’na aykırı bir takım hususlar taşıması… Emeksiz bir kazanç olması, ticaret yapılıyor zan veya kandırmacası ile insanların istismar edilmesi, sistemin baştan ayağa yalan ile dizayn edilmiş olması gibi meseleler İslâm’ın öngördüğü ve tavsiye ettiği ticarete aykırı hususların ilk akla gelenleri… Nitekim bu hususta kendisine müracaat ettiğimiz ve ilminden takvasından da şüphe etmediğimiz Dr. Ahmet Efe yapılan iş’in “Helâl olmadığını” açık ve anlaşılır bir vaziyette beyan etti. Bu meyanda hocamızın verdiği fetvayı da yine sitemizde siz dostların bilgi ve dikkatlerine arzettik.

Buna rağmen, nefislerine uyan ve ama iyiniyetli olduğunu zannetmeye gayret ettiğimiz bazı arkadaşlar “bu konuda falanca hoca helâl demiş, caiz demiş” diyerek hem bizleri ve hem de kendilerini kandırıyorlar. Niçin “kandırıyorlar” diyorum, bu arkadaşların isim verdikleri Hayrettin Karaman Hoca (eğer fetvası Allah için ve iyiniyetle okunur, adaletle yorum yapılırsa) kesinlikle “helâldir” demiyor. Yine kendilerine “gidin sorun” diye ismini bizzat salık verdiğimiz Faruk Beşer Hoca’ya da bu konu aylar öncesinden sorulmuş ve Faruk Beşer Hoca bu konuda hakkıyla doyurucu bir cevap vererek “helâl olmadığını” beyan etmiştir. (Hocalarımızın fetvaları kelimesine dahi dokunulmaksızın, bu yazının ekinde aşağıda dikkatlerinize sunulmuştur) Tabii anlayana… Niçin böyle söylüyoruz. Zira, bu delilleri arkadaşlara sunmamıza rağmen ısrarla “şu hocaya da soracağız” diye diretmektedirler…

Arkadaşlar, kardeşler, dostlar, el insaf vel izan! Allah için söyleyiniz eğer, farzı muhal; Ahmet Efe, Hayrettin Karaman, Faruk Beşer bu işe “helaldir-caizdir” dese idi, sizler yani bu işi ısrarla yapmaya kalkışanlar “yahu bir de şu hoca efendiye soralım. Belki haram diyecektir. Eğer böyle bir hususta haram diyecekse dünyamızı da ahiretimizi de yıkmayalım!!!” diyecek miydiniz!? Cevabı siz de biliyorsunuz ki; hayır! Amma ve lakin şimdi “haramdır, caiz değildir!” fetvası verildi ya, ısrarla “ille de bir hoca buna helâl diyecektir” diye afedersiniz ama “fetva” aramaya ne hacet? Allah’dan haya ve ittika ediniz. Bu kadar değer verdiğiniz, kıymetli hocalar bu iş için olmaz dediği halde niçin hala diretmekte, kırk dereden su getirmektesiniz.

Hadi diyelim ki, haram olduğu konusunda ikna olmadınız. Peki sizin o geniş mezhebiniz nezdinde “Şüphesiz helâl de apaçık bellidir, haram da apaçık bellidir. Ama ikisinin arasında bazı hususlar vardır ki, insanların bir çoğu bunları(n hükmünü) bilmezler. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dini ve ırzı (şeref ve haysiyeti) lehine korunmuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur.”  Şeklinde hüküm bildiren ve Buhari ile Müslim’in birlikte zikrettiği hadis sizin mezhebinizce ne hüküm ifade etmekte, ne anlama gelmektedir. Bu mesele, haram olmasa dahi, bu hocalarımızın fetvaları neticesinde hiç değilse ve mutlaka şüpheli olacağına göre, artık sadece ve sırf bu sebebe binaen kaçınmanız gerekmez mi? Unutmayınız, her şey bu dünyadan ibaret değildir; ölünce hepimiz o dehşetli imtihan gününde burada yaptıklarımız ve gücümüz yettiği/elimizden geldiği halde yapmadıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Ve o gün çok şiddetli bir gün olacaktır.

Artık Allah ve rasulüne inandığını, ahiretten ve hesaptan korktuğunu bilen ve teslim edenlerin bundan sakınma zamanı gelmedi mi?

Bizler İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) DERNEĞİ yöneticileri olarak,

Asla ve kat’a bu sistemi benimsemediğimizi, haram olduğuna inandığımızı, bu işle iştigal eden arkadaşları da gerek şifahi olarak gerekse işbu yazıyla yazılı olarak ikaz ettiğimizi, bu işi bir an önce terk ederek ve gerekirse aza kanaat ederek ve ama helal rızık dairesinde geçimlerini temin etmelerini ve haramlardan medet ummaktansa Rab’bimden hayır dilemelerini tavsiye ve teklif ediyoruz.

Buna rağmen dinlemez ve itaat etmezlerse diyoruz ki biz görevimizi yaptık ve sizden bu hususlarda müşteki ve muzdaribiz.

Tekrar ve ısrarla beyan ediyoruz; İKRA DERNEĞİ yönetimi bu meseleye yukarıda arzettiğimiz çerçeve dairesinde haram veya en hafif tabiriyle şüpheli olarak bakmaktadır. Böyle olunca da şüpheli şeylerden Allah Rasulü s.a.v.’in beyanları dairesinde “dini ve ırzını korumak için” kaçınmayı, bunları terk ve ilân etmeyi mühim bir vazife addediyoruz.

Tebliğ ettik mi, şahid ol Ya Rab, şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab!!!

Önemli Not : Yaptığımız tetkik ve araştırmalarda ismi bizce malûm ve mahfuz olan bazı cemaatlerce –ve Elhamdülillah herhangi bir meslek ve meşreb taassubumuz olmadığı için, bizlerce de- sözleri muteber bazı hocalarımızın bu meseleye “caizdir” dediklerini duyduk. Ancak insaflı ve adaleti gözeterek yaptığımız araştırmada ve bizzat soruyu soranlara “soruyu nasıl sordun?” dediğimizde, hocalara konunun tam aktarılmadığı ve konunun ana mihverini oluşturan soruların veya konuların atlanarak üstün körü bir vaziyette meselenin anlatıldığı ve dolayısıyla da amiyane tabirle hocalarımızın “kandırıldıkları-aldatıldıkları”nı gördük. Böyle olunca da bu fetvalara “sıhhatlidir” gözüyle bakılması mümkün değildir; Hocalardan dolayı değil, sorunun yanlış ve bilerek eksik sorulmasından dolayı tabii…

1. Dr. Ahmet Efe Hoca’nın Fetvası :Dr. Ahmet Efe

PARA PRİMİ VE HÜKMÜ

Soru    : Saat, şampuan, kolye, yüzük, telefon kılıfı gibi hafif ürünler satan bir firma bu malları birebir/yüzyüze pazarlamacılar aracılığıyla pazarlıyor ve aracıya prim veriyor. Bu şirketle çalışmak isteyen kişi önce bu mallardan bir tane almak zorunda. Ancak fiyatlar malın değerinden çok yüksek. Meselâ bir telefon kılıfı 580 ABD doları. Kişi bunu bu fiyata altıktan sonra şirketle çalışmak istediğini merkeze bildiriyor ve çalışmaya başlıyor. Önce 2 kişiye aynı şekilde malı satıyor. O 2 kişi de diğer 2 kişiyi daha buluyor. 6 kişi tamamlanınca 1. şahsa ayda 250 $ prim gelmeye başlıyor. Üyelik zinciri uzadıkça gelir artıyor. Aylık gelir 3.000 $ olunca prim donduruluyor. Satılan mal bir bankanın garantisi altında doğrudan müşteriye teslim ediliyor. Pazarlamacı hiçbir safhada maldan sorumlu olmuyor. Üyelerin tek işi üye bulup primi arttırmak oluyor.

Bu yolla kazanılan para helâl midir?

Cevap  : Pazarlama primi gibi görünen bu kazanca aşağıdaki sebeplerden dolayı gönül huzuru ile “helâl” demek mümkün değildir:

1. Ortada mal yok: “Alış-veriş yapıldı” denilen işlemde, o piyasada mal ve para birbirini karşılaması gerekir. Bu dengeyi sağlamak için pazarlık yapılır. Yaklaşık olarak denge kurululamazsa biri satmaz, öteki almaz. Bir insan bir malı piyasa değerinin kat kat üstünde bir bedel ödeyerek satın alıyorsa, asıl maksadı mal almak değil demektir. Onun verdiği bu paranın karşılığını başka şekilde elde etmek isteyeceği açıktır. Çünkü insan maddi veya manevi bir karşılık görmeden parasını elden çıkarmaz. Bu alışverişte ortada mal yok sadece para varsa bunun adı nasıl “pazarlama” olacak.

2. Sisteme üyelik söz konusu olmasaydı üye adayının o ürünü almaya niyeti olmadığı açıktır. Nitekim üyelerin çalışma ve üye bulma usullerini detaylı bir şekilde anlatan notlarda ürünlerin kalıtesinin ne şekilde anlatılacağından hiç bahsedilmemektedir.

Öyleyse bu sistemde bu ürünler semboliktir. Meşru alışveriş şekli vermek için bir kılıftır.

3. Bu tesbit ve tahlillerden sonra şunu rahatça söyleyebiliriz: Bu, şirketin malını pazarlama değil, şirkete üye pazarlama demektir. Yani her üye şirketten alacağı prim karşılığında şirkete üye buluyor demektir. Neticede 6 üye bulur, şirkete birkaç bin dolar aktarırsa şirket ona bu emeğinin ve propaganda  çalışmalarının karşılığı olarak cüz’i bir kısmını iade ediyor demektir. Gerçek anlamda ortada ürün olmayınca, işlemden geriye “bana 10 lira bulana 1 lira prim var” pazarlamacılığı kalmaktadır.

Bir mal veya emek devreye girmeden elde edilen kazanç helâl olmaz.

4. Üyeler, üye bulmak için sarfettikleri mesaiyi, aldıklarına karşılık gösterebilirler. Ancak bu isabetli değildir. Çünkü;

a-Üye bu eforu şirket için değil, kendisi için sarfetmektedir. İnsan başkası için sarfettiği emeğin karşılığını başkasından talep edemez. Kendi işinde çalışanın kimseden bedel istemeye hakkı olmadığı gibi.

b- Şirket için çalıştığını farzetsek bile aldığı yine helâl olmaz. Zira şirket ona bu parayı malı pazarladığı için vermiyor. Çünkü zaten ürünün o kadar değeri yok. Şirket üyeye 250 dolar ve sonrasını kendisine para topladığı için vermektedir. Yani üye emek harcıyor, zaman harcıyor ama helâl bir bedel için harcamıyor. O yüzden aldığı prim helâl olmaz.

5. Çevresinde 6 kişi bulamayan bir üye elindeki ürünü satacak olsa, verdiğinin kaçta kaçını alabilir acaba?

6. Bir kazancın haram olması için ille de faiz bulaşması şart değildir. Bir malı değerinin üstünde fahiş kârla satmak, yalan söylemek, malın kusurunu gizlemek… bunlar da haramdır. Tüm bunlar “Ey iman edenler birbirinizin mallarını aranızda batıl yollarla yemeyin” yasağının şümulune girer.

“Helâl açık, haram açıktır. Arada şüpheler vardır. Kim şüphelilerden uzak durursa dinini korur”

“Müftüler fetva verse de, sen fetvayı kalbine sor.!”

25.05.2009 Dr. Ahmet EFE

2. Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca’nın Fetvası:hayrettin_karaman

Yüz dolar vererek bir “üyelik zincirine” giriyorsunuz, sizin refere edeceğiniz kişiler de zincire girip para ödedikçe size ödeme yapılıyor, sonunda yeterince insan zincire sokarsanız kârlı da çıkıyorsunuz. Bu işlem caiz midir?

Yüz dolar vererek aldığınız bir şey (mal, hizmet) varsa alırsınız, sizin refere ettiğiniz şahıslar da yine para vererek bir şey alıyor ve aldıkları şey bu parayı karşılıyorsa (Dikkat ediniz hoca, ALDIKLARI ŞEY BU PARAYI KARŞILIYORSA diye bir şart koymaktadır. Hepimiz de biliyoruz ki aldığımız veya sattıkları şey bu parayı karşılamıyor E.A.), siz refere edersiniz, onlar da alırlar. Böyle değil de verdiğiniz paranın bedelini ve daha fazlasını ancak sizden sonrakilerin ödemeleri sayesinde alacaksanız ve bu zincir böylece devam ederken yeni üyeler beklemede kalacaklar, nihayetinde verdiklerinin karşılığını alamayacaklarsa -ki böyle olacağı anlaşılıyor- bu takdirde işlem caiz değildir, karşılıksız, gelir vaadi ile para çarpmaktır.

3. Prof. Dr. Faruk Beşer Hoca’nın FetvasıDr. faruk beser

FARUK BEŞER

Sayın yetkili, bir tür ticari sistemle alakalı uzunca bir sorum var. Cevabınız için önceden teşekkür ederim.

Satılan ürünlerin fiyatı, piyasadaki benzer ürünlerinkinden iki uç kat daha fazla. Böyle olmasının nedeni olarak yüksek kaliteli ve yüksek ayar altından üretilmiş olmasını (999.9 ayar. Herhalde Türkçe 24 ayar diyorlar) ve bazı ürünlerin sayılı olmasını gösteriyorlar.

Sistem şöyle işliyor: Bir şahıs bir defaya mahsus bir mal alıyor. (Mesela 3–4 gr ağırlığında bir kolye. Üzerinde bir az pırlanta var. Fiyatı 650-700 dolar. (650-700 dolara belki 30-40 gr altın alınabilir) ve şirketin isçisi oluyor. Ama daha sonra 2 tane müşteri bulmalıdır. Mesela Ali ve Ahmet’in de şirketin ürünlerinden birer tane almasını sağlıyor. Daha sonra Ali 2, Ahmet de 2 müşteri buluyor. Bu durumda şirket ilk şahsa 250 dolar para veriyor. Şirket devamlı her yeni gelen 6 müşteri için 250 dolar bonus para veriyor. Bu iş böyle devam edip gidiyor. 2, 4 oluyor. 4, 8 oluyor, 8, 16 oluyor.

Yani bu işte herkes para kazanıyor. Şebekeniz büyüdükçe sizin kazancınız da katlanarak artıyor. Geliriniz haftalık olarak hesabınıza yatırılıyor. İşe ilk başladığınızda aldığınız ürünün fiyatına göre (740 $) haftalık geliriniz en çok 5000 $ a kadar yükselebiliyor. Bunun üzerini şirket artık vermiyor. Bunun için aşağı yukarı 1 sene geçmesi lazım. Fakat ilk girişte daha pahalı bir mal (2060 $ ) alırsanız bir kaç sene sonra, şebekenizin gelişmesine bağlı olarak geliriniz haftalık 15,000 $ a yükselebilir.

Ayrıca şirket sizinle ömürlük bir anlaşma yapıyor ve bir varis istiyor.

İnsanlara bu ticareti anlatma, ürünlerden almalarını sağlama ve devamlı işleyişi takip etme karşılığı şirket bu işe kazandırılan her şahıs ve sonradan o şahısların da kazandırdıkları her şahıs için belli bir miktar komisyon veriyor.

Hocam bu işin ve böyle bir kazancın helal olup olmayacağını biraz açık bir şekilde bize anlatır mısınız?

Böyle bir komisyon caiz midir?

Bir insan bu malın benzerini piyasada daha ucuz alabilirken bu sisteme kayıt olmak için yüksek fiyattan bu şirketin malını alması karşılığı yapılan bu ticaret caiz midir?

CEVAP :

Meseleden benim anladığım şudur:

Bir uyanık 5 lira değerinde bir malı 15 liraya satıyor. Sattığı müşterisine de diyor ki, bana iki tane daha müşteri bul, 15 liraya aldığın malın 5 lirasını sana iade edeyim. Böylece bu müşteriden, 10 lira değil de beş lira kazanmış oluyor. Ama diğer ikisinden kazandığı onar lirayı da hesap edersek bu kazancı zincirleme olarak sürekli artırıyor. Yani geçen yıllarda söz konusu olan bir saadet zinciri kurmuş oluyor.

Bu olay serbest irade beyanına dayalı yeni bir akit türü olarak bakılabilir ve kıyasen caiz görülebilir. Ancak Hanefilerin İstihsan kavramları tam da böyle durumlar için vardır ve meselenin şeklinden çok, anlamına ve içeriğine bakmayı gerektirir. Konuya bu açıdan baktığımızda zincirleme bir aldatmanın olduğunu görürüz. Herkes alacağı mal için değil, bu zincirin ilerleyen halkalarında kendisine gelecek olan dolarlar için sisteme katılır. Bu dolarlar, karşılığı olmayan dolarlardır. Zincire sonradan katılanlar sürekli öncekilere çalışır ve çarkın kendisinden yana dönebilmesi için hep yeni katılanların olması gerekir. Ya da herkes girerken aldanır, sonra girenleri aldatır. Sözleşmenin bir yerde kesildiğini düşünürsek, sisteme yeni katılanlar safi aldanmış olacaklardır. İşin organizatörü ise herkesi aldatır. İslam’ın alışverişten hedeflediği maksatlara baktığımızda bu sistemin alışveriş anlamında olmadığı açıktır ve caiz olması mümkün gözükmemektedir. (03.11.2008)

images

Dostlar, belki de bu konuda söylenecek çok söz var. Amma değil mi ki, bizler müslümanız ve inanıp yaşamaya gayret ettiğimiz din bizim için bir hayat nizamı öngörmektedir. Öyleyse bu fetvalar yeterlidir diye düşünüyorum. Aksi halde, yukarıda da dediğim gibi olayın teknik ve iktisadi sakatlığına ilişkin boyutlarını da göz önüne sermekten elbette aciz değiliz Elhamdülillah.

Netice itibariyle; Ülkenin yüzlerce meselesi çözümsüz dururken, çözüm arayanlar cezalandırılıp yiyicilere çanak tutanlar ile çanaklarına döküleni yeyip keyfine bakanlar ödüllenirken ipe sapa gelmez konuları gündem yapan ve böylece gündemi saptıran medya ve bazı çevreler gibi olmamak, onlara benzememek için ben de TİTAN şirketinin âlicengiz oyunu ile hiç ilgilenmezdim. Ancak, umut tacirleri milleti soyarken bazılarının işe dini soktuklarını ve meşruiyeti dinden aldıklarını (fetva aldıklarını) ileri sürdükleri için meseleye fıkıh ve dolayısıyla da konuya fakihlerin gözlükleri ve görüşleri açısından bakma zarureti hasıl oldu.

Bu işlemde ortada “verilen/harcanan parayı karşılayacak mal” kavramı ile açıklanacak bir değer yok. Şirket’e veya size mal satarak sizi de yeni insanları kandırmaya teşvik eden arkadaşınıza deseniz ki farz-ı muhal “ben bu sisteme girmem ama istersen seni hatırına bir eşya alırım!” bu şirket için cazip olmadığı için kabul edilmeyecektir. Düşünsenize; siz bu malı (!) aldığınızda şirket tek bir eşya satmış olacaktır, ama şirket sisteme dahil ederek sizi satın aldığında, onlarca, yüzlerce binlerce mal satmış olacaktır. Dolayısıyla burada “mal” siz olmuş oluyorsunuz. Tabii bu arada sadece eşya manasında mı “mal” olmuş oluyorsunuz, yoksa Anadolu insanının kabul ve telaffuz ettiği manada mı “mal” olmuş oluyorsunuz bunun yorumu da size ait…

Evet; kazananlar, şirket ve daha önce davranıp diğerlerini şirkete para bağışlamaya kandıran insanlar, kaybedenler ise aşağıya doğru binlerce -kandıracak kişileri bulamayan- insanlar, “ben de başkalarını bulurum da prim alırım” diyen ümit ve hayal adamları.

Bu işlem meşru değildir. Çünkü:

a) Binlerce insanın havadan para kazanma ümidiyle kaybettikleri büyük-küçük paraları cebe indirme esasına dayanmaktadır.

b) Gerçek rıza yoktur; razı oluş kazanç beklentisine dayalıdır, meseleye matematik olarak bakıldığında -sonunda astronomik ölçülerde veya daha az olarak- kazananların az, kaybedenlerin ise çok olacağı daha baştan bellidir. Hatta bu oran, yapılan matematiksel değerlendirmeler göz önüne alındığında kazanan % 14, kaybeden %86 şeklindedir.

c) Şirketin aldığı para, karşılığı bulunmayan bir malın satımına ve bu duruma bile bile kanan/kanmak zorunda olan insanlara dayandığı ve sonunda birçok insanın zarara uğrayacağı baştan belli olduğu için meşru değildir. Meşru olmayan bir işe aracılık etmek, simsarlık hizmeti sunmak ve bundan kazanç sağlamak da meşru olmaz.

d) Aldatma ve kandırma yoluyla, karşılığında bir mal, emek veya hizmet sunmadan elde edilen kazanç hem “ğabin ve tağrîr” kuralına hem de “haksız yoldan kazancı yasaklayan naslara” göre (Bakara: 2/188) haramdır.

e) Müslümanların para ve servetlerini -daha fazlasını ümmete kazandırmadan- yabancılara aktarmak, Müslümanları paradan yoksun kılarak yabancıların servet yapmalarına sebep olmak hem günahtır, hem de millete ve ümmete hiyanettir.

Sonuç olarak bu işlem bir matematiksel kazanç değil, kayıp sistemi; daha doğrusu tuzağı ve hilesidir. Hem aklı, hem de dinî hassasiyeti olanların bu gibi işlemlerden uzak durması tabiîdir. (08.06.2009)

Yazılarım Yorumlarım” üzerinde 118 yorum

    • Dostlarımız güzel olur ve güzelliklerini baki ve daim tutarlarsa, biz de onlar vesile ve vasıtasıyla güzelleşiriz elbette. Şahsınızda bütün güzel dostlara teşekkür ve hürmetlerimi iletiyorum.

    • Aynen öyle asım nesli! Bu mal’ı pazarlamaya başlayınca bu sistemi icad eden ve devam ettirenler nezdinde sen de otomatikman “MAL” oluyorsun zaten. Allah kurtarsın, bulaşanları. Amin

      • hiç te öyledeğil kusura bakma adam paranı verip 4 kişilik 10 gun 9 gece 5 yıldızlı otel tam pansiyon olarak alıyor yani gelmese zararı olmuyor çünkü tatil almiştır titiline gider normal 4 kişi tatile gitmek istese 10 gunlüğünne en az 5 bin tlsi gider ama burda sadece iki bin yedi yüzü gider (?!?! Ne dediğinizi anlayamadım, özür dilerim. Emin Atalay=

  1. sa. abi öncelikle sitenin hayırlı olmasını dilerim.Titan meselesine gelince,bu işle uğraşan akadaşlarımızın allah azze ve celle basiretini açsın.insanların beden gözlerinin değil asıl sinelerindeki gözlerinin görmesi önemli, o göz görmeyince, maalesef hakkı güneş gibi karşılarına diksende göremiyorlar.Elimizden gelen onları uyarmak ve hakkı görüp teslim olmaları için dua etmektir diye düşünüyorum.baki selamlar

    • Amin Hasan kardeşim, amin! Sen duası makbûl insanlardansın. Duaya devam inşaallah!

  2. Efem merhabalar…
    bu isin helalligini harmaligini mekruhlugunu yani din acisindan duzgunlugunu sormak icin Quest firmasini urunlerini calisma sistemini .. bu calisma sisteminin tarihcesini evvela ..sonrasinda ise bu sekilde calisan 2000 firmayi ki bunlardan 25 e yakini Turkiyede faliyetdedir bunlari arastirmalarini oneriririm …

    arkadaslar sordugunuz sorulara gore din alimlerinin verdigi cevaplarin hepsi dogrudur.

    arkadaslar sordugunuz sorular yanlistir eksiktir yetersizdir .. vede yanlis sorunun cevabida o soruya gore yanlis olacaktir.

    ben yurt disinda yasamama ragmen 1 ay sonrasinda Turkiye ye geldigimde ilk yapacagim isler arasinda yukarida ki butun din alimleriyler gorusme talep edecegim . vakitlerini bu yanlisligi gidermek icin bana ayirirlar ise Allah onlardan razi olsun

    bu benim yaptigim istir isimin yanlis bir sekilde anlatilmasini vede kotu sonuclar dogurmasini istemem.

    bende onceden yukarida soru soran arkadaslarimiz gibi dusunuyordum.. Fikihlara baktim ticarette haram konusunu arastirdim hepsinin cevabini bulmamla beraber tatmin oldum bunlari arastirmamla beraber sirketi sistemi ve baska sirketleri devlet yasalarini etraflica inceledim

    isime yapilan titan yakistirmasini hakaret gibi gormekteyim. kesinlikle dolandiricilik yoktur.

    temmuz 2009 itibariyle Turkiyede Ankarada olacagim. isin aslini esasini bilmek isteyenlere yardimci olurum. butun sorularinizi cevaplandiracagim
    Allah a Emanet olun

    • Serhat Bey, ben bu meseleye zaten “titan” demedim. Ama benzerliğini siz de teslim edersiniz. Ayrıca “dolandırıcılık” kavramı içi boş bir kavramdır ve her kanun, her anlayış kendisine göre doldurur. Bu manada “size göre” dolandırıcılık olmayabilir. Hatta alan razı, satan razı da diyebilirsiniz. Ama bakınız ben tüm yorumcu arkadaşlara aynı seyi söylüyorum: BEN MÜSLÜMANLARDANIM. Böyle olmak yanında, söylediğim sözün arkasında duran ve mümkün mertebe düsturlarını da hayata dökmeye, yaşamaya gayret eden biriyim. Bu manada, yaptığım bir işten vazgeçmem için ille de onun dolandırıcılık olmasına gerek yoktur. Kanunen yasak olması da gerekmez. Eğer dinim “yasak” diyorsa mesele bitmiştir. Vesselam…

      • baq emin kardeş
        sen bu sistemin içindemisin
        eger içindeysen diorum ya gel bir tane kötü bir sonuc bul helal lik olsun haramlık olsun her ne konuda olursa olsun gel
        kötü bişe bulursan gel bizide kurtar ama öle bişe yok
        ALLAH bilior geris yalan biz inandık inş . yolumuz da acık olacak
        insanın karsısına hayatta bir cok fırsat gelir ama ya tepersin yada bunu yasarsın tabi helali var haram ı var tabi bizde helal olan fırsatı degerlendiriyoruz

      • Ya habibi ben söyleyeceğimi söyledim. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana bırak hocalarımı, bu site bile az. Hem sen kendinle çelişkiler içindesin. Titre ve kendine dön! Niye mi? Hem diyorsun ki, biliyorsan söyle de bizi kurtar/biz de kurtulalım; ve ama hem de daha cevap bile beklemeden bu işin helal olduğuna fetva veriyorsun. Nefsini ve hevasını ilah edinene ben ne diyebilirim ki “Allah bize yardım etsin, bizi yolundan ve rızasından ayırmasın, bize hakkı hak, batılı batıl olarak göstersin” demekten başka… Va Esefa…

    • serhat bey e katılıyorum sorular hep yanlış sorulmuş hocalarımıza burada bi emek bi enerji sarf etmeden kim para kazanabilmiş
      burada insanlar calısmadan kazanamaz
      calısanlarda kazanıor
      bunlar belli zaten herşey ortada

      • Ya Habib(i), Büyükler ne güzel demiş: Kellim Kellim La Yefhem (Anlat anlat, anlamaz ki)… Güzel kardeşim, bakınız; her bir hocaya başka başka şahıslar soru sormuş. Ben sormadım, benim sorduğum sadece Ahmet Efe Hoca’dır. Diğer hocalarımın cevaplarını internet sitelerinden aldım, bizzat soruyu soran ben değilim. Girin internet sitesine göreceksiniz. dolayısıyla hep bu soru soranlar yanlış, yalancı da, sadece tüm ticaretlerini yalan ve insanları sömürme üzerine kuran bu titancı (veya yeni nesil quest net’çiler) mi doğru. Size hocalar kâr etmeyecek anlaşılan… Bu sebeple kendisine tâbi olmaya çalıştığım (tabii bu arada siz de kime tâbi olmaya çalıştığınıza veya tâbi olduğunuza bakın) ve bundan büyük şeref duyduğum A.S.V. buyuruyor ya; kişi sevdiğiyle haşrolunur. Ben helâl kazanç arayan, az da olsa, aç da olsa karnına ateş doldurmayan insanlarla birlikte haşrolmak istiyorum. Siz de madem öyle -inşaallah diyeyim mi bilemiyorum, gönlüm de el vermiyor ama- quest.net’çilerle birlikte hatta mümkünse onların reisleriyle, bu sistemin kurucusu ile haşrolun… Tamam mı güzel kardeşim. Hz. Ömer ne büyük insanmış, boşuna dememiş “inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız!” diye… Yaşayın bakalım. Hep birlikte yaşayıp, tek tek ve ama hepimiz öleceğiz. Mahşerde akkoyun kara koyun belli olur nasılsa… Sizi Allah’ın beyanı ile uğurlayayım: “Bekleyin, biz de sizin gibi bekleyenlerdeniz, akibet muttakilerindir!”

  3. s.a arkadaslar sorulan sorularda eksık vardır eksık oldugu ıcın hocamızın yanılmaktadır ben bır musluman olarak hocalardan ıstegım sudur kı bu ısı bırıncı agızdan dogru bırsekılde dınlemelerıdır onda sonra yorum yapmalarıdır.
    artı olarak bu soruyu soran arkadaslara benımde bır sorum var
    bır ışı oldugundancok farklı bır şekılde baskalarına yasıtılırsa ve bır cok mumın ınsanların hakkına gırdıgı zaman ubur dunyada cezası ne olucak?

    • Eyvallah güzel kardeşim. Ancak bir hususu hatırlatmakta fayda olduğuna inanıyorum: Bunlar ve bu gibi kuruluşlar yalan üzerine bina ederler hayatlarını… Ve hayatlarının devamiyeti yalan ile kaimdir. Ne zaman ki yalan biter, bilki hayatları da biter. Niye ve neye dayanarak söylüyorum bütün bunları. Şundan; diyorsunuz ya “hocalardan isteğim şudur ki, bu işi birinci ağızdan doğru bir şekilde dinlemeleridir. ondan sonra yorum yapmalarıdır”… Bizden bir arkadaş yani derneğimizin bir yetkilisi ve muttaki olduğuna zerre kadar şüphem olmayan bir arkadaş, “Ne oluyor burada, bu iş ne iştir” diye sormak için, bu firmanın bürolarından birine gitmişti. Bir müddet sonra bu büro tarafından ve bu büroda maalesef HARAM İŞLE İŞTİGAL EDEN şahıslar “kardeşim, siz öyle diyorsunuz ama, bakın işte İKRA DERNEĞİNİN falanca şubesinin başkanı olan şahıs bile bize geliyor” diye yaygara ve yalan-iftira çıkartmaya ve ilan etmeye başladılar. Şimdi Allah için bir düşünün diyelim ki HAYRETTİN KARAMAN hoca bu adamların merkezine gitti ve “ne oluyor burada” diyerek birşeyler sorup işin aslını astarını öğrenmek istedi. Billahi, bu adamlar hocanın oraya giriş çıkış fotoğrafını çeker, yetkili ile görüştüğünü resm’en belgelerler ve yarın da “İŞTE BAKIN HAYRETTİN HOCA DA BİZİM EKİBE KATILDI. BU HOCA KATILDI İSE SİZ DE KİM OLUYORSUNUZ?” derler. Hafazanallah. Ne ile yüzyüze olduğumuzu bilmem anlayabildiniz mi, anlatabildim mi?! Allah’a emanet olun, hidayette olun…

  4. S.ALEYKÜM BU ÜRÜNÜN DEĞERİ BU PARA KADAR OLSA İDİ BU CAİZMİDİR HOCAM BENCE DEĞİLDİR BI İŞE NE AD VERİRSENİZ VERİN EMEK HARCANMADAN KAZANILAN PARA HARAMDIR BUNUN BİR İNGİLİZ SÖMÜRGESİNDE KALMIŞ BİR ÜKLEDEN FARKI YOKTUR İNSANLARI SÖMÜRÜYORLAR BENCE YANLIŞTIR KAZANCINIZI HELAL YOLDAN KAZANIN AZ OLSUN HELAL OLSUN S.ALEYKÜM

  5. hocalarımızın alimlerimizin sözlerine itimat edin bu dünya için ahiretinizi yakmayın hocalarımızın yorumları çok güzel kolay para peşinde koşmayın derim rabbim günahlarımızı affetsin

  6. bu konuda fıkhî olrak cevaz verilmediğini görüyoruz. bunu dışında akıllıca düşünen ve toplumsal psikolojiyi ve bakışaçısını gözardı etmeyen birisi de bunun gayrıislamî olduğunu anlar. bu işi yapan arkadaşlar çok akın dostlarına dahi müşteri gözüyle bakmaya başlıyorlar. bir şeyler pazarlayıp onun üzerindenpara kazanabilir miyim diye düşünüyorlar. açıkça söylemek gerekirse bu sistem kapitalizmin sn oyunudur diyebiliriz. insanları reklamlar yoluyla yoldular yıllarca şimdi de arkadaşlıkları ve dostlukları para kazanma unsuru haline getirdiler.

    EMİN ATALAYA BEYEFENDİ ‘YE BU ÖNEMLİ KONUYU ELE ALDIĞI İÇİN TEBRİK EDİYORUM . SON 10 SENENİN ÖNEMLİ EVZULARINDANDIR BENCE. EĞER ÖNÜ ALINMAZSA FAİZ KADAR TEHLİKELİ OLABİLİR.

  7. S.A ARKADAŞLAR,ABİLERİM,MÜSLÜMAN DİN KARDEŞLERİMM…

    BENDE SİZİN GİBİ DUSUNUYORDUM, AMA ! YAPTIGIM ARASTIRMALARDA GORDUM KI COKK KONUSANLAR VAR..

    BIRAZ KENDIME SORDUM VE KENDI KENDIME CEVAP BULABILECEK BIR ISIN ICINDE OLDUGUMA KENDIM KARAR VERDIM.

    HOCALARIMAZA SAYGIMIZ SONSUZDUR…

    AMA ! BIRDE SOYLE DUSUNECEK OLURSAK ANLIYACAKSINIZDIR..

    SIZ BU ISE GIRIYORSUNUZ VE IKI ARKADASINIZIA (VESİLE OLUYORSUNUZZ) YANI O INSANLARA IS IMKANI VERIYORSUNUZZ YANİ (MÜŞTERİ VEYA KOMISYON ) GÖZUYLE DEGIL IS IMKANI VERME GOZUYLE BAKARSANIZ NE OLDUGUNU ANLIYORSUNUZ…

    AYRICA BU BENIM İŞİMDİR,KIMSENIN BENIM ISIMILE DALGA GECMESINE IZIN VERMEM..
    BEN BU ISIMLE YANI KAZANCIMLA VERDIGIM EMEKLE DERSEM DAHA IYI OLACAK..

    KARSIMDA OTURAN VE 40 YASINDA OLMASINA RAGMEN ETRAFINI GÖREMEYEN KOMŞUMUN GÖZLERİNİ ACTIRACAGIM…

    NERDE KALDI BUNUN HARAMLIGII

    AYRICA SORULAN SORULARI EKSIK EKSIK SORUYORSUNUZ VE HOCALARIMIZDA ONA GORE CEVAP VERIYORLARR..

    BENCE GEC KALMADAN BU İŞE KATILIN VE HAYATINIZ GARANTI ALTINA ALIN..

    KIMSE SIZE DEMIYOR GELIN BU ISE GIRIN VE ZENGIN OLUN..
    VERDIGINIZ ENERJI VE ZAMAN KARSILIGINDA YANI ISINIZLE ILGILENDIGINIZ ZAMAN KARSSILIGINI BULACAKSINIZZZ..

    AYRICA KIMSE KIMSEYE DURDUK YERE PARA VERMEZZ VE ALDIGIMIZ PARADA 3000 DOLAR OLDUKTAN SONRA DONMUYORR BUNUDA KAFANIZDAN ATINNN…..

    İYİKİ BU SISTEM VAR VE IYIKI BU SISTEMIN ICERIRISINDEYIMM

    BU SISTEMI CIKARANDAN ALLAH RAZI OLSUN…

    ALLAH’A EMANET OLUN…..

    SAYGILARIMLA

    ONUR….

    • Kıymetli kardeş ve ama “zavallı” ve “saf” müslüman… Lütfen beni dinle ve komşunun gözünü açma fikrinden vazgeç. Çünkü ondan öte ve ondan önce senin gözlerinin açılmaya ihtiyacı var. bu sebeple sen öne kendi gözlerini aç/tır/maya bak…. Yoksa mazaallah ne olur ben bilemem. Belki o gözleri kapalı olan komşunun ahiret ve manevi hayatı tam aydınlıktır. Ama ya gözleri açık gibi göründüğü halde ahiret ve manevi hayatı kapkaranlık olanlara ne demeli! Allah sana sahip olsun, seni ve bizi korusun. Çünkü biz bu gören(!) gözlerle daha çok uçurumlardan düşeriz. Allah bizleri korusun. Amin Ya Muin!!!

    • kardeşim tamam herşeyi buraya kadar anladık. ayrıca araştırmalarım bu şekilde ki ağdan gelecek paranın helal olduğu noktasında. ama şartı şudur satılan ürün parasına değer mi? bunu cevap verin girelim…..

  8. s.a müslüman kardeşlerim,
    ben bu işin içerisindeyim benimde bu işe girmeden önce en az sizlerkadar beynimde bu düşünceler vardı, çok araştırdım bir çok hocalarıma danıştım ve aklımdaki sorular bittikten sonra bu işe girdim ve girdikten sonra da çok doğru bir yolda olduğumu anladım, şunu sölemek istiyorum biz insanlar bir şeyin içeriğini bilmediğimiz zaman uzaktan bir bakmayla ön yargılı olarak görüş açımızı yansıtıyoruz ama bu davranışla milletin rızkınıda kesmiş oluyoruz farkında diiliz, şu nuda ekliyim faiz yemek haramdır yada ödemek a’dan z’ye bugün kimin kapısını çalsan en az 2 adaet kredi kartı var cebinde her ay ödemesinde faizi ile birlikte ödeyerek haram işlemiş oluyorlar ama bunu kimse görmüyor neden çünkü insanların nefsine kolay geliyor, fakat bu işte faiz diil hem arkadaşlarını ya da sevdiklerini bu işe dail ederek para kazanmasına vesile oluyorsun hemde bu işe zaman ve emek harcayarak pazarlamacı misali komisyon alıyorun şirket senin sayende büyük meblağlar kazanırken sana da güzel bir komisyon vererek senin bu işte ki takibini iyi yapıp daha fazla kazandırmana teşfik ediyor, sonuçta bu da emek harcanarak yapılan bir iş halen bu saatte bile devam ediyorsa ve ben bu denli rahat konuşabiliyorsam ayrıyetten benim bulunduğum ofisin kapısı sonuna kadar açıksa bu iş yasaldır belgeleri vardır yasal olan bir iş ve belli bi kaazancn olduğu bir işte haram aramamalıyız, bir iş yasalsa helal demektir. haram olan işlerin hepsde yasaklanmıştır zaten, hiç birimiz bir talih oyunu oynamıyor beleşten para kazanmıyor herkez bu işe zaman ve enerji harcayarak tırnaklarıyla bu işin karşılığını alıyor herkeze tavsiye ederim hocalarımada bu işi iyi araştırıp bilgi vermelerini isterim,.. saygılar….
    aklında sorusu yada görşmek isteyen varsa kapımız sonuna kadar açık bana ulaşabilirsiniz teşekkür ederim………..

    • Sadece “yasaklanmamışsa caizdir, haram değildir” anlamına gelen ifadeniz bile başlı başına bir cinayet biliyor musunuz? Allah bizleri ıslah etsin ve bilmediğimiz konularda konuşmama edeb ve hassasiyetini nasip etsin. Amin.
      Size sadece bir iki örnek vereceğim; eğer anlarsanız bu yeter de artar bile… Yok anlamazsanız zaten sizinle geçireceğim vakit için Allah’a hesap vermekte zorlanacağımdan korkarım.
      ÖRNEK 1. Bugün mevcut kanunlar dairesinde bankalar ve factoring firmaları faiz vermekte, faiz almaktadırlar. Bu husus özellikle ve ayrıca kanun tarafından düzenlenmiştir. Öyle ki kanunlar faiz oranlarını bile belirlemektedir. Şimdi sizin anlayışınıza göre bu husus HELALDİR öyle mi? Yani Bankaların veya modern ismiyle factoring denilen tefecilerin verdiği faizler HELAL! Maşaallah size ne cesaretli bir insansınız.
      ÖRNEK 2. Yine bugünkü kanunlar dairesinde 18 yaşını bitirmiş insanlar rahatlıkla -alan razı, veren razı olmak kaydıyla- cinsi münasebette bulunabilmekte, zina yapabilmektedirler. bu konuda nikâha gerek yoktur. Hatta biraz daha ileri gidelim, devletten izin alınarak ve kanunlar dairesinde kurulmuş olan genelevlere 18 yaşından büyüklerin girip orada bu iş için SERMAYE olarak kullanılan kadınlarla bu haram fiili işlemelerinde herhangi bir yasaklama ve kanuni engel yoktur. Şimdi sizin anladığınız ve bizlere pazarlamaya çalıştığınız islâm anlayışına göre tüm bunlar caiz midir? Size İbrahim Aleyhisselam’ın babasına ve kavmine verdiği cevabı vermek ve “YUH OLSUN SİZE” demek isterdim ama edepsizlik etmiş olur muyum diye korkuyorum ve yine Allah’ın ayetiyle “O Rahman’ın kulları, cahiller kendilerine sataşınca selam size derler ve vakur bir şekilde oradan uzaklaşırlar” ayetini hatırlatıyorum. Şunu da hatırlatıyorum: Biz burada Allah’tan korkanların dikkatini çektik, kanundan korkanların değil. ALlah sizi kendi kanununa göre yargılasın inşaallah!

    • erdi SEN HANGİ AKLA HİZMET EDİYORSUN ”bir iş yasalsa helal demektir.” emin atalay cevabını vermiş sana. Allah hidayet versin…

  9. BU İŞİN İÇİNDE OLAN KARDEŞLERE SORU:

    BİİZİM BURADAKİ GARİBANLARDAN BİRİSİ 500 $ A SİZİN SİSTEME KATILMIŞ. ELİNE GEÇEN ÜRÜN İSE CEP TELEFONU KILIFI. ARKADAŞ HEM KOLAY HEM DE ÇOOK PARA KAZANCAK YA .

    ŞİMDİ SİZ SORARIM BİR TELEFON KILIF NE ZAMAN BERİ 500$ OLDU.

    NE ZAMANDAN BERİ BÖYLE BİR SATIŞ HELAL OLDU.
    HZ .PEYGAMBERE DE 10 YTL YE, İŞPORTACIDNA ALCAĞI BİR KILIFI 500 $ A DA SATARMIYDINIZ.

    • selamüaleyküm kurban nasılsınız ben hala şu kılıfın ne olduğunu anlayamadım tlf kılıfımı varmış ALLAH ALLAH biz neden görmedik şu kılıfı herkez atıyor kuru sıkıdan (Kurban kardeş,
      -eğer muhatabınızla daha ilk karşılaşmada/görüşmede/yazışmada,
      -onu zerre miktarınca tanımadığınız halde,
      -inandığınızı iddia ettiğiniz dininiz size ‘sui zanda bulunmayın’ diye emrettiği halde,
      -”Herkes atıyor” beyanındaki ‘atıyor’ tabirinin tam Türkçe karşılığı ‘yalan söylüyor’ demek olduğu halde,
      -Siz bu beyanla hiç tanımadığınız, kimdir, nedir, necidir bilmemenize rağmen onu ‘atmakla/yalan söylemekle’ itham ediyorsanız tabii ki o kılıfı da göremezsiniz, gerçekleri ve ZERRE KADAR MENFAATİ OLMADIĞI VE (YANLIŞ DA OLSA, YANILIYOR DA OLSA) TEK SEBEBİ VE NİYETİ MÜSLÜMAN KARDEŞLERİNİ İHTAR ETMEK, GİDİYORLARSA YANLIŞ YOLDAN DÜZELTMEK OLAN bir kardeşinin ikaz için diktiği levhaları da göremezsiniz…
      Unutmayın, görmek için sadece göze sahip olmak yetmez; izan ve firaset de gerekir. Bunun mevcudiyeti için de önce inanmak, sonra dua etmek, sonra da (kendisinden herhangi bir kötülük görmediği, iyi niyetli olması çok küçük bir ihtimal dairesinde de olsa mümkün olan kardeşlerine karşı) hüsnü zanda bulunmak gerekir.
      Bu özelliklere bir an önce sahip olacağınız hüsnü zan ve dualarıyla… Emin Atalay)

  10. S.A . BEN 29 YAŞINDAYIM İST İKAMET ETMEKTEYİM YAKLAŞIK 10 AYDIR Quest İŞİYLE BERABER OLDUM ŞAHSEN İŞE SICAK BAKMADIM 11 AY ÖNCE ARKADAŞIM BÖYLE KAZANCLI BİR İŞ WAR DEDİ BEN DE İŞİN NEKADAR KAR WE ZARAR GETİRECEĞİNİ SORDUM O BANA ZARAR YOK ASLA DEDİ AMA KARIN OLACAK DEDİ İŞİ ANLATILDIĞI GİBİ ANLATILMADI İŞE GİRİNCE BİR COK EKSİKLE KARŞILAŞTIM ZAMANIN DA BEN DE TİCARET YAPTIM EN KÖTÜSÜ Quest ŞİRKETİNİN OFİSİ YOK MUŞ PİŞMAN OLDUM SADECE BANA YETER BU TİCARET LE UĞRAŞAN BİR ŞİRKETİN OFİSİ YOKSA O ÜLKEDE DE İTİBARI WE GÜWENİ OLMAZ BU 2 HARAM MI HELALMI? BENCE 100DE100 HARAM YUKARDA YAZILDIĞI GİBİ 570 DOLARA ÜRÜN ALIYORSUN WE ALDIĞIN ÜRÜN TÜRKİYE FİYATI NA GÖRE 100/200 FAZLA ÖDENİYOR.BİRDE GELİŞMİŞ ÜLKELERDE DEYİL MALEZYA İNDİA KAZAKİSTAN AZERBAYCAN MACARİSTAN . WE DAHABİLMEDİĞİMİZ COK ASYA WE ORTADOĞU ÜLKELERİ ASIL KONUYA GELECEM SİZE AYDA 12 BİN DOLAR WERSELER CALIŞIRMISINIZ?? BEN CVP WERİM ASLA CALIŞMAM.BEN ŞUANDA BU İŞİ BIRAKTIM SAĞIMDA SOLUMDA DA KİMSE YOK COK ŞÜKÜR PİŞMANIM PİŞMANIM AMA UYANDIM. HERŞEYİ GÖREN WE BİLEN ALLAHA EMANET OLUN 1 YERDE ADALETSİZLİK WARSA HER YERDE ADALETSİZLİK WARDIR OLAY BU

  11. “HAMDOLSUN ANDIÇLARI VERENE” -2

    Şu tesiptlerinize katılıyorum:
    1-Hocaefendinin o Tv kanalındaki deki konuşmasının hiç tasvip etmedim. Yanlış zamanda, yanlış kelimelerle ifade edilmiş şeylerdi. Karıncayı bile incitmemeye özen gösterenlerin, bit Tv kanalındaki bu beyanları üzücü oldu. Hoca efendiye sırf Allah rızası için hüsnü zann besleyen birisi olarak söylüyorum bunu.

    2-Bahsettiğiniz gibi, şubat mağduru partinin sevenlerinde de şüphelere vesile oldu, en azında oylarında negatif yönde bir tesiri oldu.O partiye oy vermiş birisi olarak söylüyorum.

    3-Gazete , tv ve medya organlarında, hangi akla ve mantıga bianen yapıldıgı belli olmayan yazı ve yayınlar tek tük de olsa çıkmakta. Gazete ve Tv yayınlarını takip etmediğin beyan eden Hocanın, cemaat gönüllülerinin işlettiği yayın organlarındaki yanlışları tasvip ettiğini zannetmiyorum. En azından bu yanlışlara sahip çıkan bir ifadesini bilmiyorum. Varsa bizide haberdar edin.

  12. “HAMDOLSUN ANDIÇLARI VERENE” -3

    1- Bahse konu cemaat ve hocaefendinin, ilk defa ,bu tip tertiplere maruz kalmadıgını, az bir araştırmayla öğrenmek mümkün. Hatta, amaçları, hedefleri, çapları, güçleri itibariyle şer mekezlerince, en büyük tehlike kabul edildikleri için, sürekli plan ve tertiplerin hedefi olmaktalar. Ortaya saçılan andıçlar, şahitler,itiraflar ve soruşturmalarda ele geçen dökümanlardan anlamak mümkün. Hal böyle iken bu insanların bu tip şer merkezlerini, fitne localarını bilmemezlikleri, dost edinmeleri mümkün değildir. Cemaatin geçmiş gönüllülerinin çektiklerini tarih yazıyor. Hal böyle iken “GÜNAYDIN”, demek ne kadar doğru.

    Kaldı ki ,kendi keyiflerini korumak adına veya , “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” felsefesi içinde diğer müslümanların ezilmelerine ses çıkartmadıkları, ancak kendilerine dokunulunca ses çıkarttıkları iması, olsa olsa büyük bir sui zanndır.

  13. Geri bildirim: BİR HADİS VE HÂLELERİ BİR HADİS VE HALLERİMİZ (1) « Beklediğiniz Dost!

  14. Şu işi Allah’ın emirlerini uygulamada yapsalarya. Misalen 100 TL hayır yapsa, sonra iki kişiye 100′er TL’lik hayır yaptırsa, Allah(c.c) ona Cennetten bir köşk verse, zincire ilaveler oldukça köşk sayısı artsa, hatta Allah’ın mülkü gani, köşk vermeye devam etse hiç dondurmasa (vermeyi kesmese). İyi olmazmıydı yani?

  15. Bu işe giren arkadaşlara ne derseniz deyin eğer inancı zayıfza ikna edemezsiniz.Bu tür insanlarla ne kadar çok tartışırsanır tartışın kendi haklılıklarını ispatlamak için dahada aşırıya giderek daha çok hata yapacaklardır.Yani biz onlara doğruyu söylemeye çalışırken farkında olmadan onları dahada yanlış şeyler yapmaları konusunda hırslandırabiliriz.Öncelikle kişide Allah korkusu olacak helal ve haramı tam anlamıyla bilecek.

    • Allah razı olsun, dediğiniz ayniyle vaki… Yalnız bizi üzen, etrafımızda da bulunan ve Allah’dan korktuğunu zannettiğimiz insanların paraya tamah ederek bu işe bulaşmaları olmuştur. Demek ki, ayette işaret edildiği üzere “Allah’tan Hakkıyla korkmak” lazım geldiğini bilmiyor veya bilmek istemiyorlar. Allah bizleri yolunda daim kılsın, hayır versin. Amin

  16. Allah sizerden razı olsun bu işle uğraşanlar doğru yolu bulup vazgeçerler yaptıkları hatalardan alttaki bu kadar insanın vebalini ahirette nasıl verecekler merak ediyorum. Allah Hidayet versin.

  17. Sayın Mahmut arkadaşım anlaşılan halen doğruyu görmemek için çaba sarfediyorsunuz bir saat 1600 tl olabilirmi elbettki olabilir lakin bu ürünleri quest.net kendi üretiyor fabrikasında güya fabrikası varsa tabi şimdi diyelimki ürünün gerçek değerleri sizlere satılan rakamlar kadar peki şirket bu satılan ürünlerden çok büyük kar elde etmese ne diye satılan 3 ürün karşılında size 250 $ g,b, b,r rakam ödesin mantıklı bakın olaya peki ben girmek istiyorum diyelimki ama ne için çok büyük para geliyor vaadi var işin içinde aksi takdirde size 1600 $ değerinde bir ürün var sizinde saate ihtiyacınız yok ama şirketten çok para kaldırılacak deyip kafa bulandırılıyor, ama ürün almadan üye olamazsınız deniyor mecburen bir veya 3 ürün satılarak sisteme üye yapılıyor, peki ben bu sisteme üye olmak istemiyorum güya amaç ürün satmak ya o mantıkla yola çıkıp caiz diyorlar şimdi sorarım ben sisteme üye olmak istemeden ama arkadaşımıda kırmak istemeden diyorum ki peki bu üründen bir tane senin hatırın için alayım diyorum ama sistemde yokum ve başkalarınıda bulma gibi bir sorunum olmayacak öyle olunca arkadaşımın bana sattığı ürün onun için hiçbirşey ifade etmeyecek niye ben ürün aldım ama sistemin yürüyüşüne engel oldum dolayısıyle yani ben devam etmediğim için üsttümdeki diğer bir sürü liderler havuzunu dolduramayacak sisteme niye sadece ürün alanları dahil etsinlerki amaç saptırılıyor ürün satmak değil quest.net in amacı ürün satıp dehşet paralar kazanıp havuzunu doldurması peki sizin amacınız kendi havuzunuz doldurmak için ürün sattırıp sistemin devamını sağlamak sadece ürün sattırmakla bu iş yürümez herşey burda düğümleniyor yani üye yaptığını son kişiler başkalarını bulamadıkları sürece sistem çökecektir kusura bakmayın ama aklın yolu birdir aklı başındaki Allah tan korkan bu sistemin yürüyüşene katkıda bulunmaz amaç sistemin yürümesi değil baştaki insanların daha çok daha çok para deyip alttaki insanları motive edip kandırmaktan başka birşey değildir. Allah bu gibi saçma sapan sistemlere bulaşmaktan sizleri korusun. Eninde sonunda türkiyedeki bu sisteme giren insan sayısı azaldıkça para kazanma oranı düşüp en son kalanlar ayvayı yiyip kendilerini bu sisteme sokanlara lanet okuycaklar bu vebalini kim verecek bunu düşünmüyorsanız devam edin derim. Google arattırın bakalım nice bu sisteme giripde çıkmaya çalışan ve ofis satanlar var Allah akıl fikir versin derim.
    Saygılar.

    • ben sana hiç katılmıyom işi iyice arastırmadan bilmeden kimsenın gunahını almayın sizi zorla işe sokan yok bide sisteme giripte çıkmaya çalışan insanlar var demışsin gıren evini malını mulkunu satıp girmedi ya altı ustu 600 dolar vermiş bide hep usttekıler kazanı yo demıssın onlarda sıfırdan baslamış kişiler bir insan ilk basladında sıfırdan baslar ama emek verip çalışırsa oda yukselır,alt olmadan üstte olmaz yani… bılıp bılmeden haram da deme tam olarak bilmedıgınız bır konuda hukum getırmeyınız ..burda ürün satılıyo komisyon alıyosunuz satılan urunlerde haram olan şeylerdende satılmıyo normal urunler var işin içinde olmadığınız için size oyle gelıyo (Bu kadar konuşup da kendinizi yormayın; Hayrettin Karaman Hoca’nın son yazılarını, yani Yeni Nesil titancılar veya esas ve orjinal ismiyle quest.net 2″ yazısını okuyun o yeter size.. Bu da yetmiyorsa Al-i İmran 119′u okuyun… Emin Atalay)

    • işçiye 570tl aylık verip köpeğine günde 100dolarlık mama alan patronlar titancı olmuyorda quest cilermi titancı oluyor yapmayın ALLAH aşkına (Neye kurban olduğunu, kime hayran olduğunu bilmediğim ama Allah yoluna kurban, Rasulullah’a hayran olmasını zan ve temenni ettiğim kurban kardeş;
      Bir insanın titancı olması veya olmamasının ölçüsü, ne işçiye verdiği maaş, ne patrondan aldığı maaş, ne itine köpeğine harcadığı paralar ve hatta dolarlardır… Titancı olmanın ölçüsünü, şeklini, şemalini sen bilmiyorsan ben bir de bunun nasıl olduğunu anlatmak için burada vakit mi harcayayım?!
      İsminden, kurbanlık duruşundan anladığım kadarıyla Allah’a inanan, peygamberini tasdikleyen, onları takibe gayret eden bir cemaatin ferdisin. Allah mübarek, yolunu açık ve daim etsin. Seni Hak’tan ve hakikatten ayırmasın, seni Titana veya Quest.net’e, quest.net belasıyla sizin gibi kurbanların sırtından patronlaşan (veya köpekleşen) insan(!)lara bulaştırmasın, bulaşmışsan kurtarsın… Seni, bunlarla mücadele edenlerle laf yarıştıranlardan, işi karıştıranlardan, şeytanla müslümanları barıştıranlardan ve maalesef bu sebeple de şeytanın avanesi olan şaşkın müridandan kılmasın. Amin Ya Muin.
      Bak; ben bir patronun iti-köpeği için kaç para harcadığını, mamanın kaç dolar olduğunu bilmiyorum ama sen biliyorsun? Bu durum çok garip bir durum değil mi? Yoksa senin de köpeklerin var da, sen de mi bu kadar para harcıyorsun demekten Allah’a sığınırım. Ama şunu diyorum, acaba quest.net’çiler iş kesada binince köpek maması pazarlamaya başladılar ve patronları da müşteri sınıfına dahil ettiler de onun için mi köpek mamasının kaça olduğunu, patronların işçilerine kaç para, köpeklerine kaç para verdiklerini bilebilmeye başladılar?! Ne dersin?!
      Benden size müslümanca bir kardeş tavsiyesi; araştırın bakalım bu quest.netçi patronların köpekleri var mı ve eğer varsa bu köpeklerine kaç para harcıyorlar? Dolayısıyla siz mi çok para ediyorsunuz onlar için yoksa köpekleri mi?
      Belki diyeceksin ki, sen araştır? Ben araştırmam, neden mi, çünkü ne patronların köpeklerine ne para harcadıklarını merak ediyorum ne de quest.netçilerin kaç para kazandıklarını…
      Dedim ya, beni ne patronların köpeklerine kaç para harcadıkları, ne de quest.net’çi patronların, altlarda bulunan ve köpek gibi kullandıkları-gördükleri insanlara ne para verdikleri/kazandırdıkları(!) ilgilendirmiyor… Ben eğer onun bunun harcadığı veya kazandığı para ile ilgilense idim, burada sizin için zaman harcamaz, “para getirecek” işler yapardım. Ama bak ne yapıyorum burada, resmen “bir tanecik olsun” bir müslümanı hayır ve hak çizgisine çekmek için zaman harcıyorum.
      Ben diyorum ki, arkadaşlar, kardeşler bu yol çıkmaz sokak, ellerimi iki yana açarak… Bu yolun sonunda Allah muhafaza ateş var, cehennem var, köpekten de patrondan da beter olmak var. Çünkü yapılan haramdır, kazanç haramdır, bu kazanca ulaşmak için söylenenler yalandır, yapılanlar talandır…
      Bunu söylerken KAÇ KU-RUŞ kazancım var peki?! O kuruş! yani yazıyla sıfır kuruş.
      Peki HİÇ Mİ KAZANCIM YOK?
      VAR TABİİ eğer ahiret kazancını saymazsanız, ki, benim için önemli olan odur, hakaret var, küfür var, itham var, suizan var, iftira var, dostların/dost görünüp de parayı görünce postunu atıp kurt olduğu anlaşılanların seni terketmesi var, oyunu var?!
      Adı kurban olan, ona buna kurban diye hitap edip, kendisi de acaba titancılara mı kurban oldu diye korktuğum irkildiğim, hiç ama hiç tanımadığım kurban kardeş: Bu yazıları yazarken, bu yazıları okurken, hiç düşündün mü; acaba bu adamın yani bendenizin derdi nedir? Niçin bu kadar çırpınır? Ona nedir titancılar, quest.net’çiler… Niçin oturduğu yerde oturmaz, gününü gün etmez, para kazanıp patron olmaya, köpeklerine 100 dolarlık mama almaya bakmaz da senin gibilere dert anlatmaya, senin gibilere “burası çıkmaz sokak, buraya giren şeytanla aynı vasıtada gidiyordur, şeytan motor, kendisi şofördür” manasına gelen şeyler söyler… Ben size titanı, quest.net’i bırakıp da benim teşkilatıma, benim çalışma sahama mı gelin diyorum. Orası size az kâr veriyor, ben daha çok veriyorum mu diyorum? Onlar kazıkçı asıl kazanç bizde, biz onlardan daha fazla imkân tanıyoruz mu diyorum? Ben onların ticari rakipleri miyim? Hayır! Ben de sizinle aynı pazarda koşturuyorum da, siz çıkarsanız bana daha fazla kâr kalır, piyasa benim olur diye mi düşünüyorum? Hayır! Sizi dünya adına, dünyalıklar adına, putlar adına mı bu işi yapmayın diyorum? HAYIR! Size bu iş haramdır, Allah ve Rasulü’nün yolundan giden alimlerin ikazlarını hatırlatıyor, gelin ALLAH İÇİN VAZGEÇİN Mİ DİYORUM? EVET KOCAMAN VE DE KOCAMAN BİR EVET! Bu işten vazgeçince her vazgeçenden adam başı şu kadar lira para alırım mı diyorum? HAYIR! Yani benim burada, bu çalışmada, bu ikazlarda, sizin vazgeçmelerinde benim zerre kadar bir kazancım, bir menfaatim var mı? HAYIR KOCAMAN VE DE KOCAMAN BİR HAYIR!!!
      Bunları düşündün mü hiç?
      Hayır düşünmedin! Peki, bundan sonra, şu yazıdan sonra Allah için, adını aldığın, uğruna/aşkına adını ‘kurban’ koyduğun şahıslar için onların hatırına sadece ve sadece 60 dakika sadece bunu düşünür müsün?
      Menfaatim ne?
      Bu 60 dakikanın içine şunu da sığdır tabii; peki bu arkadaşa (yani bana), bu ikazlara cephe alarak, karşı koyarak birşeyler söyler, birşeyler ispat etmeye çalışır, nefsini tezkiye etmeye çalışırken senin menfaatin ne?
      Evet! Öyle ya, senin menfaatin ne?
      Şimdi dürüst olalım ve sesli düşünelim; ben seni ikna edersem, kaybedecek olanlar titancılar ve sizin gibi kurbanların eliyle patron olup köpeklerine dolarlarla mama alanlardır… Tabii bir de SEN KAYBEDECEKSİN!
      KAYBEDECEKSİN, çünkü bu iş için bir para koydun, bu parayı kaybedeceksin?! Ama BU KAYBETTİKLERİN KARŞILIĞINDA ahiretini, şerefini ve helâl paranı, Allah ve Rasulünün rızasını KAZANACAKSIN! KAZANÇ VE KAYBINI İYİ ÖLÇ, TART!
      Peki BEN NE KAYBEDECEĞİM VEYA KAZANACAĞIM?
      Benim kazancım sevap ve bir müslümanı hakka tekrar irşad etmiş olmak olacak inşaallah!
      Haaaaaa… bu insanlar beni dinlemez de, kınadığı o, köpeklerini dolarlık mamalarla besleyen patronlara kurban olmaya devam ederlerse… Bu sefer de KAYBIM tabii ki zamanım ve sevincim olacak. Sevincim kaybolacak çünkü müslümanlar, hem de adı kurban olan, hakka kurban olması gereken müslümanlar şeytana ve şeytanın yardımcılarına kurban oluyorlar… Kendilerini kimi müslüman mürşidlere kurban olmuş zannetmelerine rağmen kurban olmuyor murdar oluyorlar… Bir de zamanım, vaktim gidecek…
      Ama BU HALDE DE BEN KAZANACAĞIM! Çünkü ben -zerre kadar menfaat olmaksızın- hakkı söylüyor, hakka çağırıyorum. Tâbi olan, bana değil, hakka tâbi olmuş olacaktır. Akibet muttakilerindir! Emin Atalay

  18. Mesela Bir örnek size farklı bir örnek ama Her cuma Camilerde şu cami yapımı, kurs yapımı diye diyanetin mazkbuzlarıyla toplamaya çalıştığı yardımlar var hoca her cuma hutbede yardım istese insanlar hocam genemi yardım deyip 1 TL bile vermemek için bir birlerine söyleniyorlar verenler istisna ama olaya bakın bu kurumlar için toplanan paranın ahirette bizim için ne kadar faydalı olacağını bildiğimiz halde yardım yapmıyoruz ama elin gavuru quest.net diye bir sistem kuruyor en ufak ürün bedeli 500 $ lardan başlıyor 1 TL camiye yardım yapmayan insan bu ürünleri hanımının bileziğini bozdurarak kredi kullanarak veya alınterinden kazandığı çocuklarının rızkını bu sisteme üye olmak için verebiliyor. Şimdi 1TL camiye verse ahirette sevap alacak ama dünyada bu sevabı görmüyor peşinene değil, yani bu yardım bana ne kazandırıki gibi düşünür ama bu sisteme 500 $ verip devamınında nekadar üye yaparsa o kadar para kazanacaksın deniliyor o yüzden insanlar bu büyük rakamları ödemekten hiç çekinmiyor varın siz anlayın bu ara sistem türkiyenin paralarını yurt dışına taşımaktan başka birşey değil ve sizlerin kazandığı paralarda yabancıların değil türkiyedeki üye yapıp ürün aldırdığınız müslüman kardeşleriniz paralarının bir kısmının size komiyon vs. adı altında ödenmesinden başka birşey değildir. Kalbiniz de %1 dahi bir şüphe taşıyorsanız bu sisteme üye olup alet olmamanızı tavsiye ediyorum. Daha sonra çok ağlarsınız.

  19. ilk olarak herkesin kandilini tebrik eder hayırlara vesile olmasını dilerim.
    öncelikle bundan bir önceki yazımı neden sayfanızdan kaldırdığınızı merak ederek sözlerime devam etmek istiyorum.
    Questnet şirketine karşı;sizin bu kadar kin beslemenize bir anlam veremiyorum.
    Sizinde bir şeyleri anlama yönünde bir emek sarfetmediğinizi düşünüyorum..
    Tamamiyle eksik bilgilerle birileri size birşeyler anlatmış;kim anlatmış onu da bilmiyorum.
    Şirket kendi fabrikasında bu ürünleri üretiyor diyorsunuz bu böyle değil cevabını vermiyorum çünkü;biraz araştırmanızı rica edeceğim..emek olmadan yemek olmaz biliyorsunuz.
    Sizin bu yazılarınız bu işi araştırmadan tabiri caizse,(affınıza sığınarak)işkembeden sallamaktan başka bir fark göremiyorum.
    3 ürün satıldığı zaman 250$ vermiyor(bunuda araştırın)!! Yanlış biliyorsunuz!!
    Bu sisteme giren arkadaşınıza iyilik etmek için bir ürün almayın..merak etmeyin hatırını kırmış olmazsınız çünki;ihtiyaç sahipleri,bu işten gerçekten para kazanmak isteyen insanlar giriyor bu işlere..siz istemesenizde arkadaşınızın başka bir arkadaşı vardır bu işle meşgul olacak,onun için o konuda da bir kaygınız olmasın bu sistem sadece sizin çalışmamanızla da durmaz.
    Liderlerin havuzunu doldurmak gibi bir cümleniz var..Burda da yanlış biliyorsunuz….
    Tanıdığım bir arkadaşım,kendisinden 2 ay sonra bu işe başlayan başka birinden daha az kazanıyor.Bunları ben biliyorum çünki yakından takip ediyorum.
    En altta kalacak zümreden bahsetmişsiniz birazda..bu iş sadece Türkiye de yapılmıyor dikkatinizi çekmek isterim, dünya genelinde yapılan global bir iştir.
    Bu iş gerçekten TİCARETİN İLMİDİR.Siz gülersiniz buna belki ama;inanın ki bu böyle..
    Türkiyenin paraları diyorsunuz..Daha önce ki yazımda bunu size bir örnekle vermiştim bırakın kendinizi kandırmayı..En Alaa cep telefonunu kullanırken,evinizde kullandığınız beyaz eşya müzik seti,mutfak gereçleri,kapınızda ki araba ve daha sayamadığım bir sürü kullanım eşyaları ve yiyecek maddeleri;sizce bu ürünleri kullanırken dışarıya gitmiyormu türkiye insanının paraları…Birşeyleri madem ki burada ki insanlarla paylaşmak istiyoruz o zaman her yönü
    ile bakacağız olaya değil mi?
    Birşeylere dayandırmanız lazım sözlerinizi.
    Bu yazılarımıda silmeyin sayfanızdan,dikkat ettim sadece işinize gelen taraflarına cevap yazıp diğerlerini siliyorsunuz..Unutmayın ki bu yazılar içi
    n bile bir vakit ayırıyor ve belkide bunun için internet kafeye bir bedel ödüyorum hakkıma riayet etmenizi istirham ederim.
    ALLAHTAN korkan bu sistemin yürüyüşüne katkıda bulunmaz sözünüzü bu olayı kulaktan dolma bilgilerle değil,bu işi gerçekten hakkıyla yapan birinden öğrenip daha sonra gerçekten kafanıza yatmadığı zaman ve sadece sizinde değil islami hukukun bu sistemin haram olduğu konusunda ki delillerini de ortaya koyduğunuz zaman söylemeniz gerektiğini de hatırlatırım..
    Şimdi yine birşeyler yazacaksınız biliyorum..ama rica ediyorum bu kez yazacağınız yazı beni ve okuyucuları tatmin edecek nitelikte olsun.. bu da doğru bilgiyle olur..Biraz zaman alabilir önemli değil..
    Dünya her daim devirdaim ediyor..insanlar ahirete göç ediyor… bir yandan ise yenileri dünyaya geliyor.
    Onun için yine en altta kalan kimse kalmaz inşallah…Allaha emanet olunuz…

    • Mahmut (veya Nedim Söyler) Bey öncelikle tanıdığım bir göz doktoru var eğer arzu ederseniz adresini verebilirim! Neden mi, çünkü yazınızı kaldırmışlığım yok, sayfaları iyi gezerseniz yazınızın aynı şekliyle durduğunu görebilirsiniz. Bunun haricinde yazıyı -yazıyı yazan da ben değilim, fetvayı veren de… ben sadece fetvaları aktardıktan sonra, ALLAH’TAN HAKKIYLA KORKAN MÜSLÜMANLAR İÇİN bir kaç ikaz ve yorum yaptım. Hepsi bu… Bundan gocunması gerekenler ALLAH’TAN KORKTUĞUNU İDDİA ETTİĞİ HALDE HALÂ BU İŞLE İŞTİGAL EDENLERDİR. Eğer bu yazıyı okuduğu halde, Allah’tan hakkıyla korkmayanlar varsa veya “Haram Helal ver Allah’ım ver. Bu kulun yer Allah’ım yer!” diyen zihniyette insanlar ise zaten bizim bunlara yapacak veya söyleyecek birşeyimiz yok. Allah onlara hidayet versin der ve geçeriz. Çünkü biz ilhamı Kur’an-ı mübin’den alıyoruz. O kitab-ı mübin’de “O Rahman’ın kulları, cahiller kendilerine sataştığında/söz attığında “selâm” der geçerler!” buyuruluyor. Dolayısıyla size de selâm olsun güzel kardeşim, size de selâm olsun. Yazıları iyi okuyun, sayfaları iyi kontrol edin, eğer yazılarda edep dışı haller ve beyanlar yoksa yazılara dokunmuyorum (sizde de var nitekim ama cahillinize verdim; neresi mi: ‘İşkembeden sallamak’ kısmı, ama dedim ya cehaletinize sayıyorum ve size olan hakkımı helâl ediyorum. Aleyhissalatu vesselam demişti ya: ‘Onlar bilmiyorlar, keşke bilselerdi’). Çünkü ben Allah’tan korkuyorum, yorum yapanlardan değil… Selam size…

      • ya emin bey ne kadar hakaret içeriklikarşılık veriyorsunuz. sanki sevgili kulsunuz. diğerleri sevgisizkul. düşüncelerini insanlarıküçümsemeden ifade etmeniz daha güzel olur. müslümana yakışan budur… ayrıca bu işi araştırıyorum. tam girecektim sizin bu yazılarınız girmemem de etkili oldu..

  20. Geri bildirim: BİR HADİS VE HALELERİ, BİR HADİS VE HALLERİMİZ (2) « Beklediğiniz Dost!

  21. Geri bildirim: BİR HADİS VE HALELERİ, BİR HADİS VE HALLERİMİZ (3) « Beklediğiniz Dost!

  22. Göz doktoru için teşekkür ederim..ihtiyacım yok çünkü;ben ne gördüğümü gayet iyi biliyorum.
    Bu yazacağım son yazı olacak ama;siz yine birşey anlayamayacak
    sınız…sağlık olsun.
    Bu fetvaları veren hocalara sualler yanlış nakledilmiş diyorum.
    sistemden satın alınan ürünlerin belli bir kalitesi var diyorum.
    Bu ürünlerin dışarıdaki piyasada emsalleri ile karşılatırıldığı
    nı ve bir sorun olmadığını bu sistemin içinde ki her çalışan biliyor.
    Yani şöyle bir örnek vereyim,bu şirketten aldığınız bir saat 1600 tl değerinde ise; türkiyede ki saat satıcılarına bu saat için bir fiyat biçermisiniz diye rica edildiğinde 2000-2300 tl aralığında değer biçiyorlar.
    Siz hocalarımıza nasıl soruyorsunuz soruyu…
    saate 1600 tl verilmiş ama bu saatin asıl ederi 500 tl tabi böyle olursa işin içinde sıkıntı var ayın abim..neden anlamak istemiyorsun?
    Benim bildiğim ve araştırdığım kadarı ile eğer ortada bir mal var ise ve bir alıcı bir satıcı var ise ve bu mal piyasada ki emsalleri ile karşılaştırıldığında arada büyük bir fark yoksa,satılan ürün hileli bir mal değilse,helal bir mal alınıp satılıyor ve alıcı-satıcı aralarında akidleşmişlerse bu bir ticarettir.
    “işkembeden sallamak” sözüm için özür dilerim..
    Bu tabiri genelde müslüman kardeşlerinin yanlış yola girmelerini engellemek için birşeyler yapmak isteyen fakat; meseleyi iyi anlamadan yüzüne gözüne bulaştıran ve bu konuyu anlamamakta ısrar edenler için söylerim.. sizde bunu yapıyorsunuz ama;tekrar kusura bakmayın..
    Bu meseleyi iyi öğrenin derim sizede selam olsun…

  23. Geri bildirim: Beklediğiniz Dost!

  24. Geri bildirim: NE OLACAK BU MİLLİ GAZETE’NİN HALİ! « Beklediğiniz Dost!

  25. Son haftalarda yaşanan gelişmelere bakıp da bir Müslüman’ın yaşananları menfi şekilde mülahaza etmesi, hakikattir ki akıl sağlığında veyahut hissiyatında problemlerin mevcudiyetini göstermektedir. Peygamber Efendimizin bizleri ellerimizden ve dillerimizden emin olarak göstermesi nerede kaldı? “Milli Görüş” ülkeye hizmet etmenin yollarını aramakta ise eğer; hak bildiğini, doğru bildiğini % 2,5′larda kalmak uğruna söylemeye devam etmeli, taltiften imtina etmemelidir.

    Emin Abiciğim, düşünce ve hislerimizin kelimelerle buluştuğu bu yazınız için teşekkür ederiz.

    • Düşünce ve hislerim/iz/de yanlış ve yalnız olmadığımızı bilmek ne güzel. İnşaallah Rabbim bizleri doğruda birleşmekte daim kılsın. Teşekkürler ediyorum.

  26. bu iş çıkalı hocalarda çoğalldı bişibiliyorsanız bızı kolelıkten kurtarın ama sakınhaa şimdi bilindik çalışma şeklıne de hela yol demeyın ben 26 senedır çalışıyom ıyı bılırm

    • Sana ne diyeyim Azmi kardeş, sen zaten herşeyi biliyormuşsun, bu işi 26 yıldır yapıyormuşsun, Allah mübarek etsin. Sana iyi uykular, bu akılla 26 yıl daha uyursun herhalde…

  27. “Hatırlat (öğüt ver)! Çünkü bu (hatırlatma/öğüt verme) mutlaka mü’minlere fayda verir. Zariyat/55
    Hocam milli gazete ile ilgili yapmış olduğunuz yorumlar Zariyat Suresini hatırlatmalı bize.Müminin kardeşine yaptığı eleştiri yapıcıdır.Sizde bu usulde bir uyarıda bulunmuşsunuz Allah razı olsun.

  28. s.a arkadaşlar . bu iş haramdır diyen bu hocalara sadece şunu soruyorum, sizde sorun lütfen ! bu akp hükümeti asgari ücretli emekli memur ve gigerlerine verdigi maaş helalmidir harammıdır _? lütfen cevap bekliyorum sayın hocalarım …..

    • soru yeri yanlış. Bunu bizzat gidip hocalara soracaksınız. Ama kafa karıştırmak için değil, sadece hakkı öğrenmek ve söylemek için… Yani eğer hocalarımız ‘helaldir’ derse, senin yaptığın da helal olacak öyle mi? Seni cingöz seni :-) Öyle ya sen uyanık, millet ise enayi… Sideli 69, seni en güzel vekil olan, kullarının yaptığından ve özellikle de NİYETLERİNDEN haberi olan latif ve habir Allah’a ısmarlıyorum…

  29. (KIYMETLİ DOSTLAR; ÖNCELİKLE İŞBU YORUMUN BURADA YAYINLANMASINDAN DOLAYI HEPİNİZDEN ÖZÜRLER DİLİYOR, AFFIMI TALEP EDİYORUM. ZİRA EDEP DIŞI VE TERBİYE SINIRLARINI ZORLAYAN, HAKARETE VARAN İFADELERLE DOLU BİR YAZI OKUYACAKSINIZ. PEKİ NİYE YAYINLIYORUM? ZİRA YAYINLAMADIĞIMIZ ZAMAN “BU ARKADAŞLAR” BUZAĞI ARAYIP DURUYORLAR. BİR DE ŞUNUN İÇİN YAYINLANMASINI -TEKRAR AFFINIZA SIĞINARAK- GEREKLİ GÖRDÜM Kİ, BU “TAKIMIN” (ELBETTEKİ EDEPLİ VE ALLAH’TAN KORKANLARINI TENZİH EDERİM) AHLÂKİ YAPISI BİR NEBZE DE OLSUN ORTAYA ÇIKIVERSİN. YAZIYI TELEFON NUMARASINI SİLMEK HARİÇ, HİÇ BİR NOKTASINA DOKUNMADAN AYNI HALİYLE TEKRAR AFFINIZI DİLEYEREK DİKKATLERİNİZE SUNUYORUM.)
    eminatalay kardeşim sözlerime “YUH OLSUN SİZE DEMEK İSTERDİM” sözlerinizi hatırlatarak başlamak istiyorum. demek isterdim diyerek kibarlık yapmıs söylememiş gibi görünüp söliyeceğinizide söylemişsiniz
    oyuzden bende size bilhassa şahsınıza “YUH OLSUN SİZE” demek isterdim ama edepsizlik etmiş olur muyum diye korkuyorum DİYEREK demiş olıyım bakalım silicekmisiniz yoksa mahmut arkadaş kadar olgun davranabilicekmisin? mahmuyt kardeşim özür felam dilemene gerek yoktu bence. çok güzel söylemişsin işkembeden sallıyor bu arkadaslar bilmedileri araştırmadıkları öğrenmedikleri bir konu hakkında böyle atıp tutuyorlar herşeyden önce bu işi dürüst yapan insanların haklarına giriyorlar hemde işimize kötü diyerek zan altınd bırakıyorlar. ben bu işi yapan birisi olarak işimin helal olduğundan gram şüphe duymuyor ve işime titan diyenlere hakkımı HARAM ZIKKIM EDİYORUM.
    şimdi emin kardeş gelelim sana neden kızdım neden hakkımı haram ediyorum söliyimmi? işime haram dediğin için değil. ahmet efe hocamıza tuzak soru sorup yanlışa yönlendirdiğin eksik bilgi ile ona fetva verdirdiğin için bunun hesabını biraz zor ödersin söliyim. HAKKINDA BU KADAR COK KONUŞTUĞUN İŞ HAKKINDA GRAM BİLGİN YOK. CEHALET BİLMEMEK DEĞİL ÖĞRENMEYE KAPALI OLMAKTIR BENCE. ÇAĞ DEĞİŞİYOR 10-12 SENE ONCE DUNYA ÜZERİNDEKİ TİCARETİN %0,8 İ BAK 1 BİLE DEİL 0,8 İ İNTERNET ÜZERİNDE DÖNERKEN BUGUNBU RAKAM 12 OLMUSTUR. 10 SENE SONRA NE OLICAK PEKİ. SEN BİLE MARKETE GİTMİCEKSİN TIKLICAKSIN BİR MARKETİN SİTESİNİ EKONOMİK PAKET SEÇİCEKSİN MARKET İHTYACLARINI EVİNE GETİRİCEK. BÖYLE BİR DUNYADA FİRMALARIN İNTERNET ÜZERİNDEN MAL SATMALARINI VE BUNU KENDİSİ İÇİN YAPANLARA KOMİSYON VERMESİNİ ELEŞTİRMEK BENCE GERÇEK KÖRLÜKTÜR VE SENİN KÖRLÜĞÜN DOKTORLADA DÜZELMEZ ALLAH YARDIMCIN OLSUN İNŞALLAH.
    GELELİM QUESTNETE AMA EVVELA BİR DAHA FETVA ALMAK İÇİN İR HOCAYA SORU SORARKEN YALAN KONUSMAZSIN.
    YALANMI NE YALAN SÖYLEMİŞİM BEN DİCEKSİN ŞİMDİ
    SAYIYIM
    1 üreünleri sayarken şampuan demişsin cep telefonu kılıfı demişsiniz YUH DİYORUM SİZE YAAAAA
    2 ANCAK FİYATLAR MALIN DEĞERİNDEN COK YÜKSEK MESELA BİR KILIF 580 DOLAR DEMİŞSİNİZ BU RESMEN İFTİRADIR VE HAKKIM HARA OLSUN. CUNİ NE ortada kılıf var nede allar değerinden cok yüksek bu kesinlikle YALANDIR ve kanıtlayabilirim.
    3. Ahmet fe hocaya şöyle demişsiniz 6 kişiyi tamamlayınca 1.şahsa ayda 250 dolar gelmeye başlıyor demişsiniz ÇOK KOMİK YA VALLA komik  matematikten hiç anlamıyorsunuz şaka gibisiniz deek 3-3 yapınca 250 dolar aylık balıyor ölemi  ÖNCE İŞİ ÖĞRENİN Bİ TANITIM ALIN
    4.ÜYELERİN TEK İŞİ ÜYE BULMAK DEMEK:) BUNADA GÜLÜYORUM BU İŞİ YAPAN İNSANLARIN HEPSİDE BUNA GÜLÜYOR BEN 5 AYDIR BU İŞİ YAPIYORUM VE İLK ZAMANLARIMDA birkaç kişi çağırdım bu işe birlikte başladık birdahda adam koymadım bende benim getirdiklerimde artık adam getirmiyor bu işe. E ben günde yaklasık 8 saat bu işe ayırıyorum adam getirmiyorsam ne yapıyorum. Calısıyroum emek veriyorum. Emek vermek değil diyemez kimse. Bunu yapan bilir. Girip 15 saat eğitim yapmayan bilmez bunu.
    Biz fetva aldığımız hocalara yalan yanlış iş anlatmadan işi anlattığımızda hepsi dediki bize bu işi böyle anlatmamışlardı. Sizin resmen bambaşka bir iş anlattınız dediler. Bu işi yapın diyen yok ama önc bi öğrenin. Diyorum.
    BİŞİY DHA VARDI Nasrettin hoca en gusel cevabı vermiş elin ağzı torba değilki büzesin. Biris demişki bu işte risk yok  eleştirmiş biriside demişki bu işe girenlerin sadece %14 ü kazanabliyorlar hangisi doğru hangisi eleştirilmeli HER TİCARETTE OLDUĞU gibi bu iştede bazı insanlar para kazanamıcaklardır. Ama bu sistemin hatası değildir. Aa zarar etmiş olıcaklarmı bence hayır ben mesela BİR saat aldım ve muadillerini araştırdım saatin değerinde olduğunda hatta sorduğum muadillerinden daha kaliteli ve güzel olduğundan saatimden cok memnunum. Parada kazanamadım. Şimdi bir zararmıdır bu? Saat almıs oldum. Becerebilseydimde kazanmıs olıcaktım. Yada tatil paketi aldım. Oteli aradım konutsum fiyatını aldım otelin normal fiyatı 1670 iken ben 1100 liraya aynı paketi quest aracaılığı ile almıs oldum şimdi bu zararmıdır? Nerede TELEFON KILIFI 

    SON OLARAK BU İŞTE CEVABI OLMAYAN SORU YOK HER ORTAMDA HER PLATFORMDA KONUSMAYA HAZIRIM. 0530 … .. .. konusmak isteyen buyursun

    • katılıyom sana ya hiç arastırmadan neler neler ortaya atıyolar kendı yalanlarından bu sistemi hocalara kotu soyletıyolar ne cep kılıfı çok gulunç ya ınsanların ekmegıne manı olmayın ınsanlar bu sistemle para kazanıyo ailesini geçındırıyo benım ustlerım hep yardıma muhtaç olan insanlarada yardım ediyo bumu haram yoksa sızın bu işi kotulemenızmı haramm utanın be iftıra atmayınız iyice arastırınız yaaa yuhhh yaniiii gunah bee (Yuhlarınız ve günahlarınız sizde kalsın lâzım olur! Yaptığınız hakaretlere rağmen size hakkımı da HELAL EDİYORUM. Çünkü böyle giderse ahirette haramlardan dolayı zaten yeterince başınız ağrıyacak bir de benimle uğraşmayın, tekrar söylüyorum hakkım helâl olsun. Bu arada çok yorulmaya, uğraşmaya gerek yok, Hayrettin Hoca’mın son yazısını okuyun. Yazı “Yeni Nesil Titancılar veya Orjinal ve Esas İsmiyle Quest.net 2″ ismiyle yayınlandı. Eğer iyi niyetli iseniz bu size yeter. Yok iyi niyetli değilseniz Al-i İmran 119 size yeter… Emin Atalay)

  30. Değerli Kardeşimiz;
    Bizim bildiğimiz kadarıyla, Network marketing sistemiyle alış-veriş caizdir. Satışa konu olan malın fotoğrafını veya maketini internet ortamında görüp ona göre sipariş vermek anlamına gelir. İslam hukukunda bir nevi sipariş olan “Selem”e benzemektedir. Bunda önemli olan bir aldatmacanın olmamasıdır. Eğer müşteriye gösterilen fotoğraftan farklı ve daha düşük bir kaliteye sahip bir mal verilirse bu kesinlikle haram olur.

    Bu uygulama islamın yasakladığı faiz, aldatma, haksız yere başkasının malını yeme, kumar yoluyla kazanç sağlama veya içki, domuz eti gibi haram malların satışı olmadığı sürece, internet üzerinden veya başka bir yolla yapılan ticarete haram diyemeyiz. Ancak şüpheli konularda ihtiyatla hareket etmek takvanın gereğidir.

    Böyle bir ağ pazarlama sisteminde kazanılan komisyon da caizdir. Hem kendi sattığınız üründen komisyon almaktasınız hem de bu işe kazandırdığınız diğer satıcıların satışından belli bir miktar komisyon almaktasınız. Bu durum tarafların rızası ile önceden belirlenmiş ise, böyle bir ağ pazarlama sisteminde kazanılan komisyon da caizdir.

    Ancak bu tür işlemlerde de genel ticaret ilkelerine uyulması gereklidir. Mesela, kazanılan paradan devletin belirlediği vergiler ödenmelidir.

    Sözünü ettiğiniz sistemde bir nevi saadet zinciri oluşmakta ve insanlar hiçbir emek sarfetmeden (hizmet üretmeden) birbirlerinin sırtından para kazanmakta iseler, böyle bir yolla para kazanmak da caiz değildir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı

    EĞER MAL DEĞERİNDE İSE DENMİŞ VE KESİNLİKLE ÖYLEDİR.
    HARAM MALLARIN OLMAMASI KAYDI İLE DEMİŞ O KONUDADA PROBLEM YOK.
    KOMİSYON TARAFLARIN ONCEDEN RICASI İLE BELİRLENMİŞ İSE CAİZDİR DENMİŞ. ZATEN ANLATILIYOR.
    VERGİ DENMİŞ ZATEN VERGİDEN MUAFTIR KANUN MADDE 18 NETWORKMARKETİNG VERGİDEN MUAFTIR. ARASTIRABİLRİSİNİZ.
    EMEK SARFETMEDEN DİYE ŞART KOSULMUS EMEK YOK DİYEMEZ KİMSE. DEDİĞİM GİBİ BUNU 15 SAAT EĞİTİM VERMİŞ ORGANİZASYON KURMUS İNSANLAR BİLİR.

    • Kadir Bey, şeytan insana yapacağı işleri elbette güzel gösterir. yoksa insan o işleri yapmaz. Ayrıca şunu söyleyeyim, yakında nasipse size müjdeli bir haber göndereceğim/yazacağım. Bekleyin….

      • Sayın Emin Atalay,
        Bana kalırsa Mahmut Kardeşimiz ve Kadir Kardeşimiz senin sorularına gayet net ve açık bir şekilde cevap vermiş bulunmaktalar.Fakat sen gurur mu yapıyorsun yoksa anlamak mı istemiyorsun? benim içimde bile şüphe uyandırmıştın..Fakat Bu kardeşlerimiz(Allah razı olsun) o içimdeki azıcık şüpheyi tamamen yok ettiler. Benim sana tavsiyem inadı bırak insanların ekmeğine haram diyerek mani olma… (Güzel! Siz batılda inad etmeye devam edin ama ben hak’ta direnmeyeyim öyle mi?
        Niçin ayetlere uymuyor, Allah kelamını duymuyorsunuz? Ne diyorum? Allah’ın hangi beyanını KAFALARINIZI ÇATLATIRCASINA duyurmaya çalışıyorum: Bekleyin, biz de sizinle birlikte bekleyenlerdeniz. Allah hakkımızda hükmünü verecektir. Akibet muttakilerindir.

        Tahammülsüz ve bu manada da tevekkülsüz olduğunuz ne kadar da bariz… Benim 3-5 lafım mı insanların ekmeğine mani olacak!? Rızkı veren Allah, “haram” diyen de ben değilim, Allah Rasulünün varisleri… Öyleyse bu telaş niye… Allah seni isminle müsemma kılsın Hayrullah Bey kardeşim. Allah seni muttakilerden ve edep sahiplerinden eylesin. Emin Atalay)

      • Amin Amin senide birgün Adın Gibi emin Kılsın İnşaallah!!!
        Allah razı olsun… Emin Atalay

  31. adam ne kadar güzelde anlatmıs azına sağlık kadir kardeş. tuzak sorular sorarak haram cevabını almıslar adamlar cep telefonu kılıfı 650 dolar diye sormuşlar valla enteresan. o soruyu yoldaki 10 yasındaki çoçuğada sorsam haram der hocaya gerek yokki:P
    önce bu insanların “MLM” NİN mantığını anlamaları lazım ÇOK KATLI PAZARLAMA yani kişiden kişiye satış demektir. amaç bir malın pazarlama maliyetini sıfıra indirmektir. bir mal tüketicinin eline ulaşana kadar elektirik su kira personel maaşları ssk ücretleri vergiler ARACILAR VE HER ARACININ KOYDUĞU KAR MARJI artı en önemli kalemde REKLAM olan bir dizi masraf katlanarak malın maliyetine yansır bu sistemlerde ise üretilen mal üretimden sonra kuruş masrafsız müşteriye ulaştırılır. dolayısıyla bu sistemler de şirket çok kazanıp kazandırabilir bir pazarlama stratejisi vardır.
    bir fabrikanız olduğunu düşünün fakat üretiminizi satmak gibi bir derdiniz yok:) ortağınız sizin adınıza her gün binlerce kişiye ürününüzü satıyor siz pazarlama için kurus harcamıyorsunuz. sadece belli bir komisyonu bu kişilere dağıtıyorsunuz. bu kadar büyük bir kar marjı ile SİZCE DANDİK BİR ÜRÜN SATMAYA GEREK VARMI:p TABİKİ YOK.
    bu sistemle ürün satan dünyada yüzlerce firma vardır. biriside questtir. kişilerin once bu ticareti anlamaları lazım ama bunu anlamak için de araştırmak öğrenmek lazım bilgiye açık olmak önyargılı olmamak lazım.

  32. Emin kardeş iyisin hoşsunda biraz boşsun sorduğunuz soruların cevapları için hocaya gitmenize gerek yoktu zahmet etmişiniz. bu şekilde tuzak sorularla fetva alarak cok büyük haka girmişssiniz yönlendirilmiş bir soru ile fetva almak da ne demek ya ? insanları zan altında bırakıyorsunuz. haram demeden ÖNCE KEŞKE İŞİ BİR ÖĞRENSEYDİNİZ Bİ ARAŞTIRSAYDINIZ DA SONRA SORSAYDINIZ. BUNUN VEBALİNİ ÖDEYEMESSİNİZ BİLESİNİZZZZZ

  33. keşke demogoji yapmak yerine soylediklerime cevap verseydin.? ahlak dersi veriyorsun ben bütün forumu okudukdan sonra o anki duygusallığım ve kızgınlığımla sana bişiler yazdım ve sözlerimden utanmıyorum küfretmedim ahlak dısınada cıkmadım sadece senin bir arkadaşa söylediğini sana aynen geri söyledim NEDEN ZORUNA GİTTİ:) çok merak ettim.
    SEN AYNEN ŞÖYLE YAZMISTIN
    “Size İbrahim Aleyhisselam’ın babasına ve kavmine verdiği cevabı vermek ve “YUH OLSUN SİZE” demek isterdim ama edepsizlik etmiş olur muyum diye korkuyorum ”
    DEMİŞSSİN şimdi sen bunu bu şekilde soylerken terbiyesizlik değilde ben sana direk dobra bir şekilde yüzüne soyleyincemi terbiyesizlik? soruyorum. DEMOGOJİ yapıp destek almaya calısmak yerine önce bi işi öğren bilen birileri ile otur konuş araştır sonra yazışırız.

  34. NEDEN YAZIM YAYINLANMADI AYNEN GONDERİYORUM UMARIM BU SEFERDE SİLİNMEZ

    adam ne kadar güzelde anlatmıs azına sağlık kadir kardeş. tuzak sorular sorarak haram cevabını almıslar adamlar cep telefonu kılıfı 650 dolar diye sormuşlar valla enteresan. o soruyu yoldaki 10 yasındaki çoçuğada sorsam haram der hocaya gerek yokki:P
    önce bu insanların “MLM” NİN mantığını anlamaları lazım ÇOK KATLI PAZARLAMA yani kişiden kişiye satış demektir. amaç bir malın pazarlama maliyetini sıfıra indirmektir. bir mal tüketicinin eline ulaşana kadar elektirik su kira personel maaşları ssk ücretleri vergiler ARACILAR VE HER ARACININ KOYDUĞU KAR MARJI artı en önemli kalemde REKLAM olan bir dizi masraf katlanarak malın maliyetine yansır bu sistemlerde ise üretilen mal üretimden sonra kuruş masrafsız müşteriye ulaştırılır. dolayısıyla bu sistemler de şirket çok kazanıp kazandırabilir bir pazarlama stratejisi vardır.
    bir fabrikanız olduğunu düşünün fakat üretiminizi satmak gibi bir derdiniz yok:) ortağınız sizin adınıza her gün binlerce kişiye ürününüzü satıyor siz pazarlama için kurus harcamıyorsunuz. sadece belli bir komisyonu bu kişilere dağıtıyorsunuz. bu kadar büyük bir kar marjı ile SİZCE DANDİK BİR ÜRÜN SATMAYA GEREK VARMI:p TABİKİ YOK.
    bu sistemle ürün satan dünyada yüzlerce firma vardır. biriside questtir. kişilerin once bu ticareti anlamaları lazım ama bunu anlamak için de araştırmak öğrenmek lazım bilgiye açık olmak önyargılı olmamak lazım.

  35. selamun-aleyküm. emin abi siteniz hayırlı olsun. paylaşımlarınız çok güzel Allah razı olsun. “saadet zinciri” fetvası hususunda ayet ve hadislerle örnekler verilerek açıklama yapan bir hocamız olsa daha hoş olurdu sanırım. birde bu işe niyetliler için fetvalarda bir açık kapı daha var ki o da keskin bir dille haram denilmemesidir. Selam dua ve muhabbetle.

    • Fatih Dağlar kardeşim teşekkür ederim. Yazı dikkatli okunursa ayet de zikrettik, hadis de… Üstelik bizler, takvayı tarif ederken “şüpheli şeyleri terketmek” olarak anlamıyor muyuz? Bu husus bırakınız şüpheyi bizatihi haramdır. Görüşlerine müracaat ettiğimiz hiçbir hoca bize “şüphelidir, helal olabilir” demedi ki, en hafif tabiriyle “harama yakın/harama benziyor” dediler, hürmet ve muhabbetle…

  36. Saygıdeğer kardeş değerli hocalarımıza sorulan sorular gerçekleri ynsıtmıyor ki hükümer bize uygulansın. Ürünlerin fiyatları piyasa değerlerinin altındadır bunu ispatlarım eğer isterseniz(saygılar QUEST)

    • Cihan Bey size sadece gülüyorum. Ama acıyarak ve içim sızlayarak gülüyorum. Ağlanacak halinize gülüyorum. Allah sizi de bizi de hidayette daim kılsın, ayağımızı kaydırmasın. Allah bizleri “ben nefsimi temize çıkarma(k için uğraş verme)m” diyen Yusuf A.S. gibi yapsın. Hata yaptığında tövbe eden Adem A.S. babamız gibi yapsın. Hata yaptığında ve hatasını görmediği için, hatası ısrarla hatırlatıldığında “O topraktan ben ise ateşten yaratıldım. (öyleyse bu hükümler bize uygulanmaz)” diye batılda direten şeytan ve avaneleterinden yapmasın. Amin.. Muhabbetle…

      • Ya Emin Kardeş Ahmet kardeş sana diyorki bu mallar değerinin üstünde satılmıyor diyor. isterseniz ispat edeyim dediği halde siz HÂLÂ İspat edermisin diyeceğin yerde tutturmuşun Ahlak Dersi vermeye Görüyorum ki hâlâ bir inat derdiniz var artık mahcup olmamak içinmi onu bilemem.. Allah Hepimize Akil , fikir, ve Şuur versin İnşaallah… (Tabiki önce size) Allah’a Emanet olun…

        (Hayrullah Bey, Allah’ın Hayırlısı, öncelikle şahsıma atfen kullanmış olduğunuz “Allah hepimize akıl, fikir ve şuur versin inşaallah (Tabii ki önce size)” sözü ve duanıza aynen iştirak ediyor ve hüsnüniyetinizden dolayı teşekkür ediyorum. Allah duanızı kabul etsin inşaallah. Hep Rabbimden -dediğiniz gibi- akıl, fikir ve şuur istedim. Verdi de elhamdülillah…. Ama daha çok versin ve verdiğini de devam ettirsin, beni şaşırtmasın inşaallah. Çünkü çevremdeki TİTANCILARA BAKIYORUM, EN BÜYÜK EKSİK/LİK/LERİ AKIL, FİKİR VE ŞUUR maalesef ve maazallah. Ya Allah bana da akıl, fikir ve şuur vermeseydi, beni de titancı yapsaydı, ne olurdu halim?! Aman Yarabbi sana sığınırım… Veya etrafımdaki titancılar maalesef Allah’ın verdiği akıl, fikir ve şuuru O’nun yolunda kullanmadıkları için şimdi körelmiş bir akıl ve şuura sahıpler. Onun için de, duanızdan dolayı teşekkür ediyor ve hatta bu duayı şahsım adına genişleterek, Yarabbi verdiğin akıl, fikir ve şuuru daim kıl, kıl ki ben de titancı olmayayım diye dua ediyorum.

        Allah’ın Hayırlısı olan kardeşim yazınızda “…siz HÂLÂ İspat edermisin diyeceğin yerde…” kelimelerini kullanarak, BENİM YERİME KONUŞUYOR veya beni bu şekilde konuşmaya sanki mecbur tutuyorsunuz. Bu size yakışıyor mu? Ben sizi
        TİTANCILIĞI BIRAKIN diye zorluyor veya sizin yerinize konuşuyor muyum? Niye konuşmuyor veya zorlamıyorum, çünkü bu dünyadaki tüm fiil ve çalışmalarımız ve hatta düşüncelerimiz, dualarımız bir imtihan ve/veya imtihan vesilesi değil mi? Her kul burada yaptıklarını ahirette ve hatta bizzat bu dünyada (Çünkü Rabbim ayeti kerimede; başınıza gelenler ellerinizle yaptıklarınızdandır, buyuruyor) karşısında bulmayacak mı? Öyleyse bırakın başkası yerine konuşmayı ve değerlendirme yapmayı… Ben niçin İSPAT EDER MİSİN diyeyim ki… Zaten bunu gösterdiler bana… Ve anlaşıldı ki söyledikleri kocaman ve de koskocaman bir YALAN… Boşuna mı diyorum BU TİTANCILARIN EN BÜYÜK SERMAYELERİ YALANDIR diye… Zorunuza gitmesin amma vakıa bu maalesef… Gerçekler acıdır ve dostlar, gerçek dostlar da acıyı söyler çünkü ahireti hedef almış, ahireti dert edinmişlerdir.

        Hiç düşündünüz mü Allah’ın hayırlısı, niçin ben durduk yerde, sizlerin tepkisini, kimilerinizin hakaret, kimilerinizin de tehditlerini göğüslemek bahasına bu işe “ALİMLERİN HARAM DEDİĞİNİ” söyleyeyim. Allah aşkına, Allah için düşünün ne menfaatim var! Veya şöyle düşünün; ben rakip bir firmanın işleteni, kurucusu, çalışanı mıyım ki, sizleri oradan soğutayım da kendi firmama alayım. Ya da, pazar payımı mı daraltıyorsunuz ki sizlere bu ifadeleri yönelteyim. Billahi “Allah’dan başka bir derdim yoktur”… Anlayana tabii…

        “tutturmuşun Ahlak Dersi vermeye” cümlenizi de size yakıştıramadım doğrusu… NİÇİN AHLÂK DERSİNDEN KORKUYOR, ÜRKÜYORSUNUZ? Allah’ın bir kulunun, diğer kullara ahlâk dersi vermesi, şer’i ismiyle emr-i bil maruf nehy-i anil münker yapması Allah’ın bir emri, Rasul’ünün tavsiye ve sünnetidir. Bu sizi niye rahatsız etsin ki? Niye rahatsız ediyor ki? Yoksa ahlâklı insanlar çoğalırsa titancılar iş yapamaz, titanın pazar payı azalır diye mi rahatsız oluyorsunuz. Şahsınıza kesinlikle yakıştır/a/mamak ve kesinlikle hakkınızda sui zan etmemek kaydıyla ayrıca kesinlikle ve kesinlikle -çünkü sizi tanımıyorum ve hakkınızdaki hüsnü zannımı baki tutuyorum-şahsınızı kastetmeksizin şunu söylüyorum: AHLÂK DERSLERİNDEN, ANCAK AHLÂKSIZLAR KORKARLAR!

        “İnat Derdiniz var” ifadesine gelince;
        TİTANCILAR BATILDA VE HARAMDA İNAT EDERKEN, benim hak ve helalde inat etmem niçin sizi rahatsız ediyor anlayamıyorum. Allah c.c. yarın ahiret meydanında sizi ve beni hesaba çekerken, ey kulum sen hayırda ve helalde inat ettin ve kazandın, sen ise batılda ve haramda inat ettin ve kaybettin derse, “tüh be demek ki inadın da hayırlısı, hayırsızı varmış” demiyecek misiniz? İnatçı olduğumu kabul etmiyorum. Amma ille de inat edilecekse de mutlaka ve mutlaka hayırda ve helalde inat edilmesinin bir farz, bir insani vecibe, bir müslümanlık görevi olduğunu biliyor ve işte buradan şahsınız ve şahsınız gibi düşünenler ilan ediyorum. Bu manada da eğer bu tavır inatçılık ise, bu inatçılığımda da inat edeceğimi sizlere inat, inatla sürdüreceğim…
        “Mahcup olmamak için mi?” diyorsunuz…. Daha önce de beyan ettim… Eğer, eğer, eğer TİTANIN HELAL OLDUĞU KONUSUNA ZERRE KADAR İNANSA İDİM bunu kesinlikle ve kesinlikle ilan ederdim. Ancak gerek Allah Rasulünün varislerinin beyanları, gerek yaptığım diğer araştırma ve istişarelerde HARAM OLDUĞU KONUSUNDA EN UFAK BİR TEREDDÜTÜMÜN KALMADIĞINI rahatlıkla ilan ve iman ediyorum. Zaten işbu titancıların, herhangi bir dini gerekçe getirmeden, sadece ve yalnızca akıl cambazlığı ve dil sihirbazlığı ile meseleyi sahiplenmesi de bu zannımın kat’iyet kazanmasını sağlamıştır vesselam.

        Hayrullah Bey kardeşim; isminiz Allah’ın hayır/lıs/ı demek… İnşaallah da titancılıktan kurtulur ve öyle olursunuz. Bu şahsınız ve diğer tüm titancılar hakkındaki samimi ve kalbi duamdır. Allah da kalbimin sahibi ve şahididir. Çünkü biliyor ve inanıyorum ki siz Titancıların hak yola ve hayra gelmesi bana zerre kadar zarar vermeyecektir. Peki benim işlerim mi açılacak? Her dönen, her tövbe eden titancı için bana “kelle başı” ödül mü verilecek? Titancılar bu işleri bırakınca “gelin aynı mahiyette benim işimi yapın” mı diyeceğim? Hayır, hayır, bin kere, milyon kere hayır!!! Ama ne olacak biliyor musunuz? Eğer bu titancı inananlar hayra ve hak yola teslim olurlarsa inşaallah mahşer meydanında Hz. Adem a.s.’dan kıyamete kadar gelecek insanların hazır bulunacağı ve (Allahu alem) dev ekranlardan canlı yayın olarak seyredeceği mahkeme-i kübrada mahcup olmayacaklardır. Eğer onlar mahcup olurlarsa belki ben de mahcup olacağım; bu kadar uğraştım ama bu adamlar haramda ve batılda inat ettiler diye… Mahcubiyet dediğiniz budur. Yoksa doğruyu görmekten, doğruyu göstermekten neden mahcup olayım ki?!

        Siz de Allah’a ve O’nun hak, helal ve hayırlı rızık emreden yoluna emanet ve tâbi olun… Emin Atalay

  37. Geri bildirim: TARAF GAZETESİ YALAN YAZIYOR! İNANMAYIN! « Beklediğiniz Dost!

  38. s.a emin abi 4 general bir masada oturup napıyormuş?oyun oynuyorlarmış.herkeste darbe planı sanıyor.adamlar okey oynuyormuş.okey? Okey :-) Emin Atalay

  39. Geri bildirim: İKRA Sizi Kitap Okumaya Davet Ediyor! « Beklediğiniz Dost!

  40. kardeşim kusura millete yalniş bilgi veriyorsun sana gel yerinde gör diyorum sen hala işin kolay tarafına kaçiyorsun ne anlatın ki yalniş bir sorudan başka sen soruyu dinlemeden cevap veriyorsun ALLAH yalniş olanlara doğruyu göstersin benden bu kadar istersen hala haramdır demeye devam edersin istersende araştırıp tekrar değerli hocalarımıza anlatacaksın ben çelişkili de değilim sadece o araştırma payı sana bıraktım ve araştırmaya devam ederim çünkü el insanu müştekun minel nisyani kalbini kırdamsa üzür diliyorum allaha emanet olun seydam (Bilal Bey kardeşim, asabilik sana yakışmıyor! Sakin ol, kızma, rahatla ve ahiretini düşün; andını hatırla! Emin Atalay)

  41. emin kardeş bu yorumları yazıyorsunda tamam yaza bilirsinde ama ben birşeyi merak ettim yorumları baştan sona kadar okudum sen gerçekten bu işi araştırdınmı merak ettiğim için soruyorum hakkını helal et kurban (Cevap vermiyorum! Sen düşünmeye devam et! Hakkım da helâl olsun, diğer quest.net’çilere dediğimi sana da diyorum kurban kardeş; “sizlere hakkımı helâl ediyorum, çünkü sizlerin ahirette/mahşerde bu pislik iş sebebiyle öyle sıkıntılı anlarınız/anılarınız hesaplarınız olacak ki, bir de benimle, benim hakkımla uğraşmayın diye BUGÜNE KADARKİ HAKLARIM VE BUNDAN SONRAKİ HAKLARIM DA HELÂL OLSUN!” Emin Atalay

  42. Hocam sen bilmiyorsun ben soyliyim, hadis hadis degildir, zayif ve sahih olani vardir. Benm de yarin ciokip io hadis uretsem ne olur? Taraf belli ki birilerine hizmet ediyo, senin ettigin gibi, ama ortaya belge ve bilgi koyuyor, foto, video, ses vs. (Öncelikle özür dileyerek soruyorum: Ne diyorsunuz?! Doğrusu anlayamadım. Hadis ile Taraf gazetesinin ilişkisini nasıl kurdunuz, anlayamadım. Hadisin zayıf ve sahih olanlarının bulunduğunu elbette biliyorum ama, burada yeri mi, değil mi doğrusu onu anlayamadım. Özürdilerim, meseleyi anlayamadığım için tabiatiyle doğru dürüst bir cevap da veremedim. Emin Atalay)

  43. emin atalay beyefendi bu kadar yazıp çiziyorsun. Allah rızası için bu işle iştigal eden insanlara yardım etmek istiyorsan herbirine 20 şeş 30 ar bin tl verde kendi işlerini yapıp başka işlerle uğraşmasınlar. eğer veremeyeceksen ağzını bi kapat be mübarek insan,BOŞ KONOŞUYORSUN!!! senin gibi insanlar bu ticareti anlayamazlar çünkü; keçi inadı var sende kafana odunla vursam,o odundan daha fazla ses gelir..Bırak bu mevzularla haşır neşir olmayı başka konularla uğraş bu mevzular seni bi hayli aşar kardeşim (Kıymetli dostlar, sizlerden ÖZÜR DİLEYEREK bu arkadaşın yazısıyla sizleri muhatap ediyorum. Sadece ve yalnızca bu işle uğraşan insanların karakter ve haleti ruhiyelerini anlayın diye bu yazıyı buraya koyuyorum. Hoş koymasam da bu defa “yazdım niye sayfana koymadın, niye kestin, ha niye kestin” diye cazgırlık yapacaklar. İşte bakın ve görün: İşlerine gelmeyen, hoşlarına gitmeyen birşeyler yazdığınız zaman sizden para isterler ve derler ki para verin bu işi bırakalım. Normal mi, çok normal! Çünkü adamların tüm dünya ve ahireti para üzerine kurulmuş… Vermediniz mi?! Bu defa da ne keçiliğiniz kalır ne de odunluğunuz… Keçi olursunuz çünkü inatçısınız vazgeçmiyorsunuz… Hiç düşünmezler ki, onlar en az sizin kadar (yani bu olayda benim kadar) inatçıdırlar. Ama aramızda büyük bir fark vardır: Ben hakk’ta onlar batılda inad ediyorlar. Bu manzara karşısında “NE MUTLU BANA Kİ HAKK YOLUNDA KEÇİ OLABİLMİŞİM” diyorum. Peki bu arkadaşlar “EYVAH BİZE Kİ BATIL YOLDA KEÇİ OLARAK KALDIK!” diye avunabilecekler mi?
    Bu yazıyı yazan zavallı kardeşimin adı Musa imiş (eğer takma değilse tabii)… Ama görünen o ki, ne Musa’ya ne de İsa’ya yaranamamış.
    “Odun” olmaktan daha beter hale gelince… Onu Allah’ın bildiğini hatırlatayım… Sonra da cehenneme odunların en ön sırada gideceğini belirteyim. Hiç değilse bu manada ben odun olmamışım, bunda da üzülecek birşey bulmuyorum. Unutmayın, Hz. Peygamber a.s.v. ve kutlu ashabına da aynı manaya gelen hakaretleri yapıyor ve onlar için “geri zekalı, akılsız” gibi iftira ve alaylar yapıyor, bugünün daha doğrusu bu sahte musanın tabiriyle keçi, odun bile olamayan adam diyorlar, arkalarından gülüyorlardı. Çünkü onlar İMAN EDEN, SALİH AMEL İŞLEMEYE GAYRET EDEN VE BU MANADA DA HELAL RIZIK PEŞİNDE OLAN İNSANLARDI. ONLAR HAKKI VE SABRI TAVSİYE EDİYORLARDI. Peki Allah bunlar karşılğında nasıl bir mukabelede bulunuyor hiç merak ettiniz mi? Artık merak edin! ve açın Mutaffifin Suresinin son ayetlerini okuyun, bakın bakalım keçi mi hayırlıdır, odun mu, yoksa siz mi?
    Size hakkımı helal ediyorum! Çünkü şimdiye kadar hiç bir zaman cahil ve ahmaklara kızmadım, onlara hakkımı helal etmemezlik etmedim. Cahilliğiniz su götürmez, ahmaklığınıza ise birşey demiyorum, mutaffifin suresinin son ayetlerini okuyun, yerinizin neresi olduğuna karar verin, ondan sonra tekrar görüşelim.
    ALLAH’A EMANET OLUN. Çünkü nefsinize kötü teslim olmuşsunuz, onun için Allah’a emanet olun, olun ki kurtulun! Emin Atalay)

  44. sen ilk baş sistemi öğren ondan sonra ahlak dersi ver.Bütün questçilere sen hakkını helal ediyormuşsun……(Sildiğim bu kısımda ismine layık olmayan bu şahsın, ismini değil ve ama kimliğini yansıtan ve edebini ortaya koyan galiz bir sövgüsü vardı. Bu sebeple sildim. Doğruları değiştiremeyince demek bununla tatmin oluyorlar… Allah kurtarsın. Emin Atalay) ;bakalım bütün quest.net çalışanların ekmeğine mani olmaya çalıştığın için haklarını helal edecekler mi acaba?…şimdi bu mesajımın ardından ahlak dersi felan vermeye çalışma.Bilmediğin iş hakkında yorum yaparak milletin kafasınında önyargı oluşturma….ahirette hesabını vermessin bunun…
    (Ne garip, bu zavallılar mal diye ürün pazarlamak yerine kendilerini mal yerine koyan insanların ürünlerin pazarlarlarken, kesinlikle AHLAK DERSİNE TAHAMMÜL EDEMİYORLAR. Gocundukları nedir acaba? Evet kıymetli dostlar siz de biliyorsunuz cevabını. Milletin kafasında önyargı oluşturmayacakmışım… Emriniz olur sayın malpaşam… Ahirette neyin hesabını veremeyeceğimi hesap edeceğine kendi amellerine dikkat etmeni tavsiye ediyorum. Sana acıyor ve inadına SANA BİLE HAKKIMI HELAL EDİYORUM. Var git yoluna gardaş… Ben nasılsa ahirette görüşeceğimiz konusunda zerre kadar tereddüt halinde değilim. Emin Atalay)

  45. merhaba arkadaslar ve saygideyer Emin bey. arkadaslar burda cok yorum goruyorum. ben kendim 1 seneden cok oldu ki questnetteyim. bu isle calismaktan cok arastirma yapiyorum. simdi Emin bey haramdir diyor. kimisi de helaldir diyor. bu yazilari okuyunca iki tarafa da hak verile bilir. Emin bey helal oldugundan emin olun diyor. bi baskasi helaldir kesin diyor. bu is devlet tarafindan asla sakincali bulunmayacak ve asla durdurulmayacak.bunu kimse beklemesin. ben azerbaycandayim. gecen sene devlet bu isi durdurdu ve arastirma yapti. sonra bu isle calisanlar devlete 7500 dolara kadar %4 7500 dolardan yukari kazanan %18 vergi odesin satriyla is resmi olarak cumhur baskaninin serencami ile yeniden basladi.tamam bu iyi guzel haber. biz yeniden iske basladik. ama bu o demek diil ki tamam bu isden gelen para helaldir. dogruyu bulmamiz daha iyi olmazmi sizce . bu is iki devlette yasaktir bir iranda ikincisi afganistanda. ama gel ki iranda yasak olsa bile en cok calisanlar da irandan cikiyor. Emin bey kardesim ben hala kesin bi cevap ariyorum. insallah bulucam. her kese de tavsiye ediyorum. kendiniz icin dogru cevabi bulmaya calisin arkadaslar. ister bu isle ugrasan olsun ister olmasin. cok dogru bildiyimiz seyler var ki dinimizde haramdir. cok yalnis bildiklerimiz de var ki dinimizde helaldir. en dogrusunu ALLAH BILIYOR.

  46. Geri bildirim: BEN, FETHULLAH HOCA VEYA EKİBİNE NE DEDİM Kİ? « Beklediğiniz Dost!

    • Selamün Aleyküm,

      Allah katında din İSLAM’dır. Cenab-ı Hakk bir lütuf olarak peygamberlerini (hepsine selam olsun) göndermiş dinini onlar vasıtasıyla öğretmiş ve kulluğun icaplarını ortaya koymuştur. Her kul kendi nevi şahsına münhasır olarak yaratılmıştır. Bu sebeple meşrep farklılıkları kaçınılmaz olmuştur. ” Nefsini bilen Rabbini bilir”, bunu bir tarafa atarak her kuldan aynı biçimde kulluk beklemek, zulüm olmaz da ne olur? Tevhid inancı hepimiz için birdir. Meşrep farklılığı buna muhalefet etmez/edemez. Her kul çekebileceği yükle mesuldür. Bunu dikkate almaz isek, mezhep, tarikat, cemaat mevhumları hakkında elbette yanlışa düşeriz. Bir şadırvan etrafında değişik çeşmelerden abdest alan kişiler elbette aynı niyetle ve aynı su ile abdest almaktadır. Çeşmenin farklı olmasına takılıp kalmak kendine ve muhatabına zulüm etmektir. Lakin aynı su diyerek necis ve murdar olanla helal ve pak olanı birbirine karıştırmak ancak nefsani bir şeydir. Mezhep tarikat cemaat hepsi rahmet iken bunu fitneye vesile etmek mesuliyeti ağır bir cürümdür. Bir takım bizden olan gazetelerde boy boy faiz veren kuruluşlara ait reklamlar ve pornografik sayılabilecek şuh kadınların kullanıldığı reklamlar yayınlamak akla, izana sığmaz ve meşrep farklılığı olarak izah edilemez. Hele hele gazeteyi 1.000.000 adete çıkartın bu reklamlara muhtaç olmayalım sözü özrü kabahatinden büyük ucube bir sözdür. Bunu bir Hocaefendi’ nin ağzından aktarmak ise bizzat o efendiye iftiradır. Ey Müslüman kardeşlerim, Cenab-ı Hakk kendi dinini her durumda payidar eyler. Bunu isterse bir kafirede yaptırabilir. Lakin kafirin bundan medet umması boş bir hayaldir. Kendimize gelelim ve bir takım çarpıtmalarla mevcut Kapitalist münafık düzenin araçlarını İslam Ülkü ve İdeali için kullanmayı meşrulaştıran davranışlardan Allah rızası için uzak duralım. Muhabbet ve dua ile…. (Eyvallah! Şairin dediği gibi: Al benim gönlümden de o kadar! Av. Emin Atalay)

      • Abartın abartın biraz daha abartın
        Hatta tv lerinde de seks filmi var deyin.
        Pornografik miş el insaffff.ya huu

      • Ümit Bey Kardeşim meseleyi anlayamadım, neyi abartıyoruz, hangi/kimin televizyonunda pornografi varmış? Gerçekten anlayamadım, acaba mesaj yanlış yere mi geldi?

      • Aydın Akbıyık abimin yorumuna görüş beyan etmiştim.

      • Ümit Bey Kardeşim, Aydın Akbıyık’a ait olan 05.05.2010 tarihli yazısına yorum yapmıştır. (Bu açıklama, Ümit Bey ile görüşüldükten sonra, bir karışıklığa meydan verilmemesi, yanlış anlaşılmaması için yapılmıştır.)

  47. selamün aleyküm Hocan öncelikle bu bizlere ulaştırmak için ikazın ve uyarın için senden ALLAH c.c. razı olur inşallah. Bu konuda çok yazan olmuş bir kısım insan yanında bir kısım insan bu gibi çalışmaları destekleyen gurupları gördüm. bunlarda her zaman olduğu gibi muhalefetsiz yaşam olmamasına bağlıyorum. Benim kanatım sen inşallah burdan ve elinden gelen tüm çalışmalarınla ne kadar insanı bu konu hakkında bilgi sahibi etmen bir insana faydası olaçağına ve onlarında dualarını alaçağına inanıyorum. çalışmalarını ve hizmetini benim seyerek senden tekrar ALLAH c.c.hü razı olsun kardeşlerimiz inşallah uyanır ve uyandırır dost ve arkadaşlarını saygılarımla.M.B

  48. s.a.
    yazılarınızı elimden geldiğince takip ediyorum. ama sitenizde yazmış oldugunuz yazıların bir kısmı görünür sayfanın dışına taşarak okunamamaktadır. bu sorunu halledebilirseniz sevinirim. (Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatuh! Muhammed Bey kardeşim ikazınız için teşekkür ve hürmetlerimi sunuyorum. Söylediğiniz problemle ilgili olarak ilk şikayet ve beyanda bulunan sizsiniz. Bu işlerin teknik alt yapısından çok da fazla anlamadığımı itiraf etmeliyim. Yine de “bir bilen”e sorayım inşaallah. İkazınız için tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Emin Atalay)

  49. Bu konu hakkında kısa olarak chp düşünceli insanların ve parti seçmenlerinin bundan sonra kime oy verip vermemede 2 defa düşünmelerini istiyorum. Deniz baykalın bu yapmış olduğu Ahlaksızlığını kabullenmek mümkün olmadığı gibi birde kendi kabinindeki insana böyle bi muamelde bulunmasını çok kınıyor ve yazıklar olsun diyorum.Lider ve başkan sıfatındaki bir insan çalışma arkadaşıyla bu şekilde görünmesini hangi kelimelerle kamuyonunda açıklama yapaçak?? sorarım kendisine nedir bu ………..tarafımızı idrak şuuruyla şeçelim böyle zihniyetli insanlardan cenabı ALLAHA sığınırım. Rabbim bizim görmemizi ve uyanmamızı nasip etsin. birde başkalarına AHLAK DERSİ vermeye kalkma deniz baykal.

  50. Geri bildirim: BEN FETHULLAH GÜLEN VE EKİBİNE NE DEDİM Kİ? (2) « Beklediğiniz Dost!

  51. hemşerim sen münafıksın.müslüman böyle olmaz.sözde dini biliyo gibi yapıp kahpeçe müslümanlara saldırıyon.din cahilleri ancak inanır sana.türkan saylanın hocası gibi birisin.bilindii gibi saylanın cenazesini kıldırmak imandan eder insanı.çünki apaçık islama düşman bir casus haindi.sende onun bir deişik versiyonusun. (Hemşeriniz miyim bilmiyorum? Ancak hemşeri de olsak aynı dili konuşmadığımız belli… Nasıl ki Hz. Peygamber ile Ebu Cehil, Ebu Leheb hemşeri ve ama aynı dili konuşmuyorlar idi aynen öyle… KAHPE, MÜNAFIK, TÜRKAN SAYLAN’IN HOCASI, İSLAMA DÜŞMAN BİR CASUSUN DEĞİŞİK VERSİYONU gibi yaftaların için ise “Kendini bu kadar faş etme sonra utanırsın!” diyerek cevaplıyorum. Allah senin ve benim akibetimi hayırla neticelendirsin, senin ve benim dilime hayrı versin. Amin! EMin Atalay)

  52. Hocam bu kadar sebat göstermeniz bir beşer için şaşırılmayacak gibi değil. By: Şahin beyinde bu kadar asılsız ve yanlış davranmasınıda anlamış değilim. inşallah kısa zamanda hakikatı doğruyu araştırıp kararını öyle vermesini temenni ederim.Yukardaki konuyu okuyunca Aklıma bir hadis geldi. SEN İYİLİK YAP DENİZE AT BALIK BİLMEZSE HALIK BİLİR. son olarakta Hasan el benna nın güzel bi sözü: Sen insanlara Karşı Meyve Veren Ağac gibi ol. insanlar ona taş atar o ise meyve verir. inşallah meyve vermeye devam et saygı ve sevgilerimle

  53. Allahım bizler bu kadarmı aciz olduk. Rabbim bizler birbirimizin dilini konuşmamıza rağmen neden anlaşılamıyoruz. bu sitres, bu sıkıntı,bu agrasiflik neden ? Dinimiz bunları hoş görmeyen bunların karşılığında tevazü, tebessüm, olması gerekirken Tek olan Allaha, son peygamberimiz (H.Z) Muhammed s.a.v. ümmetiyiz. Son kitabımız hz. Kuranı kerime tabiyiz. sorun ne ? sıkıntımız ne kim bizi birbirimize düşürmeye uğraşıyor.biz müslümanlar Hakkı hak bilip ona uymayı Batılı batıl bilip ondanda sakınmayı nasip etsin inşallah. Bu ümmetin derdi bizim derdimiz olması lazım bizler nefesimizi alıp verdiğimiz sürece bu doğru yolda yürümemiz lazım mutlak insan hata yapabilir. Hatalarımız görüp düzelmemiz gerekir.incelik nezaket tevazü hoş görüyla inşllah müslümanlar birbirine kenetlenmiş tuğlalar gibi olmalı bir kardeşimizin hatasıyla yanlışıyla onuda kendi haline bırakmamamız lazım. iştişare yapıp analiz etmemiz lazım.bir hayra vesile olan onu yapmış gibi sevap alır.Hatalar bizim Doğrular ALLAH C.C. dür. Hepinizi Allah için seviyorum.

  54. Es Slm

    Gül yüzlü Emin ağabeyim; Sen bakma arkana yoluna devam et aynı gayretle… Umulurki bir gün (iki satırlık meramını bile doğru dürüst yazmaktan aciz) Molla Kasım’lar da seni anlar…

    Bu arada hiç canını da sıkmayasın; arkanda seni münafık! sananlardan kat be kat fazla seni tanıyan, anlayan gönüldaşının da olduğunu unutma.

    Mevla’dan çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyorum…
    (Ferhat Bey Kardeşim, Allah razı olsun, teşekkürler ediyor, hürmetlerimi sunuyorum. Hani Bestami Yazgan’ındı herhalde bir şiir vardı, nakaratları “ALLAH DEDİM VE YÜRÜDÜM” şeklinde devam eder. Hayat düsturum/uz/un bu olduğunu biliyorsun, biliyorum. Allah var, problem yok… Muhabbetler baki ve daimdir efendim. Emin Atalay)

  55. Geri bildirim: Köy yerinde kitap oku/t/mak caiz mi? « Beklediğiniz Dost!

  56. Geri bildirim: ŞEYTAN TÖVBE İSTİĞFAR EDİP MÜSLÜMAN OLMUŞ « Beklediğiniz Dost!

  57. esselamun aleykum ey güzel insan yüreğine sağlık mevlam acil şifalar ihsan etsin işaALLAH. selam ve duaile hürmetler cengiz aktekin

  58. Geri bildirim: DİZ ÇÖKMEK: BEREKET VE NİMET « Beklediğiniz Dost!

  59. Geri bildirim: ALLAH BUYURUYOR: BANA YARDIM EDİN « Beklediğiniz Dost!

  60. Geri bildirim: SAADET PARTİLİ MÜSLÜMANLARA TEŞEKKÜRLERİMLE… « Beklediğiniz Dost!

  61. İlk önce gerek bu konuda gerekse başka konularda olsun sıradan anlayışın ötesinde değişik bir anlayış sergilediğinizi düşünüyorum ve bunun için teşekkür ediyoruz. Bir kaç gündür sitenizi ara sırada olsa takip etme şansı bulabiliyorum ve bana göre oldukça başarılı bir çalışma sergileniyor. Bir ziyaretçi olarak bu ve bunun gibi konuların daha fazla işlenmesini rica ediyorum. Bununla birlikte kedi ve köpek gibi ev hayvanların bakımları ve doğru hayvan yetiştirilmesi gibi konular en başta olmak üzere bilhassa sahiplenme konusuna değinen yayınlar görsek hem bu konu ile ilgili bilgi sahibi olmak isteyen, hemde sahip bekleyen hayvanlar için iyi olur kanısındayım.

    Bende bir pet sahibiyim ve bilhassa pet shoplara uğradığımda, bilinçsiz hayvan severlerin sadece isim ya da kaliteli diye satıcının diretmesine uyarak aslında köpeği için uzaktan yakından alakası ve lazım olmayan hatta neredeyse yaşı ve türü itibarı ile neredeyse ilgisiz mamaları satın aldıkları, bu konu için bir bilene, en azından veterinere dahi danışmaya ihtiyaç görmediklerini görüyorum. Bu, hem köpeğin gelişmesi hemde daha sağlıklı beslenmesi adına yararlı olacaktır. Kaliteli ve iyiye giden bir blog. Emeği geçen ekibinize teşekkürler.

    Saygılarımla
    Hülya Gönenli

  62. Geri bildirim: TOKİ’NİN MÜHENDİSLERİ Mİ GÂVUR, YOKSA MÜŞTERİLERİ Mİ? « Beklediğiniz Dost!

  63. Değerli hocam bu kaleme aldığın konu gerçekten GÜNDEM yapaçak bir hadise Bir konut,ev alırken çok iyi tefekkür etmek lazım. Ev alma komşu al diye boşuna dememişler. Bu tokinin yapmış olduğu evler benim bildiğim kadarıyla Başbakanlığa bağlı olup tokide taşoron firmalara ihale ettiğini düşünüyorum. Kafamı karıştıran 30. bin konutlu yapılaşmada 15. bin insanın ikamet edeceği alan her koşullar düşünülmüşte bir Müslümanların İbadet yapması için Cami, yada Mescidin düşünülmemesi akıl almayacak bir hadisee. Zaten tokinin bu alandaki inşanın ismide BATI ŞEHİR PROJESİ adı altında yapılıyor demek oluyorki ))) Batıya gönül vermiş vatantaşlar buradan yer alacağına kanaat ediyorum. Uzun lafın kısası tespitin çok doğru hak vermemek haksızlık yapmak olur. Tokinin mühendisleri yada patronları bu olayı tekrar düşünüp karar vermelerini beklerim. Bu fani dünyada oyuncaktan ibaret olan herşey birgün mutlaka yerde bir olaçaktır. ve bu 15. bin kişinin yeni nesil evlatları burada doğacak ve burada büyüyeceklerdir fakat islamın şartlarından biride NAMAZ dır namaz kılmak içinde ezan okunması lazım ezan okuyabilmek içinde cami yada mescid lazım mubarek ramazan ayında bile ezan sesi duyulamayacak olması ne kadar çok üzücü bir hadise ve ben bu projeyi kendi adıma kınıyorum.

  64. Geri bildirim: HAK ŞERLERİ HAYR EYLER / ZANNETMEKİ GAYR EYLER « Beklediğiniz Dost!

  65. “HAK ŞERLERİ HAYR EYLER / ZANNETMEKİ GAYR EYLER”
    Güzel bir makaleymiş.

    Tefekkür ettikçe, acaba diyorum bizde Allah ‘a giden gemide bir papaslık yer bulabilirmiyiz. Herşeye rağmen, tüm hatalarımıza rağmen. Kullugumuzn pür melal haline, nankörlüğü rağmen.

  66. Geri bildirim: BİZ YAPTIYSAK SİZ HAYDİ HAYDİ YAPABİLİRSİNİZ! « Beklediğiniz Dost!

  67. Cübbeli ile ilgili yazınızı okudum. ne kadarı alıntı nekadarı sizin yorumunuz anlayamadım. Ama görüş olarak Sizinde aynı görüşte olduğunuzu varsayarak cevap yazma gereği duydum.
    Öncelikle sizin de Fethullah Gülen hocaefendiye karşı aksi bir tutumunuz olduğunu ve her fırsatta vurmayı huy haline getirdiğiniz yazılarınızdan ve görüşlerinizden anlaşılıyor. En azından bizlerinde fikirlerini düşünerek bu tür yazı ve görüşlerinizde insiyatifli olmanızı bekleriz.
    Cübbeli hocaya gelince kürsülerden Fethullah Gülen hocaefendi ve bir çok ilim ehli hocalarımıza iftiralar savururken (sizin bu tür yazılarınıza rastlamadım, belki yazmış olabilirsiniz. yazdıysanız hatırlatırsınız) beklediğiniz tarzda bir geçmiş olsun mesajının yayınlanmaması normaldir diye düşünüyorum. bırakın yayınlamadıysa yayınlamasın cemaatler arasın daki farkı görmediğinize inanmıyorum.Aynı olayın F.Gülen hocanın başına geldiğini düşündüğümüzde cübbelinin bırakın geçmiş olsunu ne yaygara yapacağını da tahmin edebiliyorum.
    Çünkü cübbeli bu tür organizasyonlara programlanmış biri
    Cübbeli hocanın M.İslamoğlu için de 80 li yıllarda tecavüz komplosunu kürsülerden bağıra bağıra anlatarak el ilanları ile milletin arabasına tutturarak yaptığı iftiraların yanına kalmadığını ve Bu güne gelince, kendisinin de aynı duruma ve daha şiddetlisine maruz kaldığını görmekteyiz. Ve hâlâ bunun M.İslamoğlunun komplosu olduğunu iddia ediyor.
    Bu tür konulara farklı açıdan baktığınızda nasıl bir görüşünüz olur merak etmekteyim. saygılar.
    (Hassasiyetiniz için teşekkür ederim. Ancak öncelikle yazının “alıntı mı, orjinal mi” olduğu konusunda şüphelenmenizi anlayamadım doğrusu… Çünkü şimdiye kadar kimsenin yazısını ÇALMADIM/ÇALINTILAMADIM. Alıntıladığım bir yazının sahibini ve/veya kaynağını mutlaka verdim, işaret ettim. Bunun haricinde herhangi birkimseye karşı “her fırsatta vurma” olayını da yanlış değerlendirdiğinizi düşünüyorum, ben zaman zaman sadece ve yalnızca yanlışlıklara/rahatsızlıklara işaret ettim. Bu çerçevede Fethullah Gülen Hocaefendi ve ekibi için yazdığım yazıları tekrar ve bu gözle okumanızı salık veriyorum. Ancak “bakış açısı” diyerek sessiz kalıyor, saygı duyuyorum.
    Cübbelinin tutumu ve buna mukabil Fethullah Gülen’in mevcut sessizliğini savunmanıza gelince; irfan ve büyüklük odur ki, size yapılan kötülüğe dahi iyilikle mukabele etmek değil midir? Nitekim iyiliğe iyilik her kişininin, kötülüğe iyilik ise er kişinin amelidir, sözü bunun için söylenmiş değil midir? Aynı manayı ihtiva eden bir hadis de hatırlıyorum, ancak vaktim müsait olmadığı için metnini sizlere sunamıyorum.
    Bunun yanında bendeniz Fetih/29. ayeti örnek gösterdim. Yani en azından, hiç değilse fasıklara-gavurlara gösterdiğimiz hoşgörü ve diyaloğun yarısını müslümanlara da göstermemiz gerekir diye düşünüyorum. Yanlış mı? Olayımızı değerlendirdiğimizde Cübbeli mi daha şerirdir/Müslümanlara zararlıdır, Allah’ın kitabına ve Rasulünün sünnetine düşmandır yoksa Deniz Baykal mı? Cevabınız tavrınızı belirleyecektir…
    Diyelim ki zannettiğiniz gibi Allah muhafaza, aynı olay Fethullah Gülen’in başına gelse, Cübbeli ne yapardı? Diyelim ki göbek atardı… Diyelim ki sessiz kalırdı… İyi ama bizler şimdi sessiz kalarak (Fethullah Gülen Hoca için söylüyorum) onunla, yani kınadığımız insanla aynı konuma düşmüş olmuyor muyuz? Nerede bizim farkımız, nerede bizim büyüklüğümüz?
    Eleştiri ve fikirleriniz için teşekkür ediyorum. Ancak lütfen -eğer ulaşma imkânınız varsa- Fethullah Gülen Hocaefendi ve ekibine bir tavsiyede bulununuz: Bir ramazanda da müslümanların önder/lider kadrosuna, kanaat önderlerine iftar versin. Unutmayınız Allah Rasulu a.s.v. “yemeğini takva sahipleri yesin” buyururlar Buhari’de… Allah’a emanet olunuz.Emin Atalay)

  68. Geri bildirim: MEÂLLE KONUŞAN ŞAİR « Beklediğiniz Dost!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s