Unutulmuş Sünnetler

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 29

YEMEĞE NİÇİN ÜFÜRÜYORSUNUZ?

Değerli okuyucular, genel olarak dinimiz, özel olarak da peygamberimizin sosyal hayatla ilgili değerlendirme ve tavsiyeleri baştan ayağa sağlık, baştan sona edeptir.

 Efendimiz s.a.v.’in hadislerini ve bu hadislere rağmen, sureta “kocaman kocaman” ve “bilgili-okumuş” görünen kimilerinin hayat tarzları, yaşayışları, yaşarken sergiledikleri tavırlar ve meselâ yeme içme fiilini icra edişlerine baktığınızda esasen ne kadar da “cahil” olduklarını görüyor ve acıyorsunuz bu gibi insanlara…

 “Sıradan” ve basit görünen ve ama gerek toplumsal saygınlık (edep) gerekse sağlık bakımından çok önemli olan bir eylem de yemeğe veya içeceğimiz nesneye nefesimizi vermek yani üflemek.

 Bazen annelerimizde de görüyoruz bu yanlışlıkları. Anneler yavrularına çorba veya sıcak bir yemek yedirirlerken yemeği tabağa sıcak sıcak döktükleri ve o mini minnacık masum yavruları da henüz sabrı öğrenemediklerin acele edince, yemeği yavruya bir an önce yedirmek ve bu vesileyle de yemeğin soğumasını sağlamak veya hızlandırmak için tabaktaki veya kaşıktaki yemeğe üflerler.

 Halbuki bilseler Efendimiz s.a.v.’in bu fiili kerih gördüğü ve yasakladığını; bilseler bu yasağa uymayarak yemeğe üflemekle ağızlarından çıkan mikropların (çünkü insan nefesini dışarıya verirken, daha önce aldığı temiz havayı/oksijeni kirleterek dışarıya karbondioksit/zehirli madde çıkartmaktadır) ve belki de annede bulunan ve solunum/nefes yoluyla bulaşan bir hastalığın meselâ nezlenin, gribin çocuğuna bulaşması için zemin hazırladığını, yaparlar mıydı? Asla… Çünkü anne yüreği buna dayanamaz, bunu kaldıramaz, bile bile yavrusunu zehirlemez. Çünkü o merhamet timsalidir, Bediüzzaman rh.a. tabiriyle şefkat kahramanıdır. Yaratanımız ve yaşatanımız olan Allah c.c. ise daha daha fazla ve hatta bilemeyeceğimiz, tahmin edemeyeceğimiz kadar kullarına şefkatlidir, merhametlidir. Efendimiz de “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe Suresi/128. Ayet) ayetinde işaret olunduğu üzere müminlere Allah’tan sonra en şefkatli olandır; müminlerin başına gelen bir sıkıntı, rahatsızlık Efendimiz’i derinden sarsardı… Öyleyse bize düşen o yüce yaratıcının ve efendimizin emir ve tavsiyelerine uymaktır.

            Amel olunması niyeti, sünnet üzere bir hayat yaşanması temennisi, sünneti yaşarken ölme ümidiyle efendim…  

 

*** Katâde radıyallahu anh’ın söylediğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabın içine solumayı yasakladı.

 *** İbni Abbas radıyallahu anhümâ’nın rivayetine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabın içine solumayı veya kaba üflemeyi yasakladı.

Açıklamalar

Peygamber Efendimiz suyu ve diğer meşrûbâtı nasıl içmek gerektiğini öğretmektedir. Buna göre bir şey içerken kabın içine solumamak gerekir. Bunun yolu da, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi suyu üç nefeste içmektir. Harareti fazla olup iyice susayanların iki nefeste içmeleri de uygun görülmüştür. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yaptığı benzetmeyle söyleyecek olursak, meşrûbâtı, kabın içine soluyarak, deve gibi bir nefeste içmek doğru bulunmamıştır. Demek oluyor ki, su veya başka bir meşrûbâtı içen kimse, ağzını üç defa bardaktan uzaklaştıracak ve her defasında kabın dışına soluyacaktır.

Efendimiz bu hadisleriyle hem bir sağlık kuralını öğretmiş hem de meşrûbâtın kirlenmesini önlemiştir. Bir şeyi tek başına içen kimse, Ömer İbni Abdülazîz’in dediği gibi, kabın içine solumamak şartıyla suyu bir nefeste içebilir (Fethü’l-bârî, I, 95 [Eşribe 26]).

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in su, süt gibi içilecek şeylerin bulunduğu kaba üflemeyi, kabın içine solumayı yasakladığı görülmektedir. Kabın içine çerçöp gibi bir şey düştüğü zaman, bu nesne ağza kaçmasın diye üflenerek uzaklaştırılmayacak, çerçöpün bulunduğu kısım yere dökülecektir. Böyle yapmakla hem sağlık açısından uygun davranılmış hem de aynı kaptan içecek başkaları rahatsız edilmemiş olur.

 Hattâbî, bu hadis-i şerifi açıklarken şöyle diyor:

“Kabın içerisine üfürmenin yasaklanış sebebi, üfüren kimsenin o anda ağzından tükrük damlacıklarının fırlayıp kabın içine gitme tehli­kesi olabileceği gibi, bu kimsenin ağız kokusunun nefes vasıtasıyla suya ka­rışıp onu kirletmesi ve tadını bozması tehlikesi de olabilir. Binaenaleyh, in­san hiçbir zaman kabın içerisine üfürmemeli ve solumamalıdır.”

 Hattâbî’nin bu açıklamasına ilaveten şunu da ifade etmek isteriz ki; bar­dağın içerisine üfürmek, insanın ağzından çıkan ve insan sağlığı için zararlı olan karbondioksitli havanın kabın içerisinde bulunan içeceği kirleteceği ve tadını bozacağı için de bu yasak konmuş olabilir.

 (Riyazussalihin-Erkam Yayınları Nüshası, 760 ve 767. Hadisler… Açıklamalar aynı eserden ve Ebu Davut-Şamil Yayınları isimli eserin 3728. Hadisinin açıklamalarından özetlenerek alınmıştır.)

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 28

“YALAN”I ŞAKA YOLLU SÖYLEMEK

Bugün müslümanların sünnetten, hadisten; kısa ve öz itibariyle islâmî ahlâk ve kültürden ne kadar uzaklaştıkları elbette malumlarınız. Bununla birlikte, elbette islâmî neş’e ve umdelerin de baharda yeni yeni açmaya başlayan çiçekler gibi, güzelleşerek gelişen bir aşamada olduğunu görmek bizleri çok ama çok sevindiriyor.

Yitirilen islâmî ahlâk ve kültürün bir yansıması olarak “yalan söylemek” artık çok sıradan ve normal bir iş ve eylem gibi görülmekte, yapılmaktadır. Yalan söylenecek hususlar bir elin parmaklarını geçmeyecek sayı kadar ve bizzat Hz. Peygamber tarafından sınırlı olarak sayılmıştır. Böyle olmakla birlikte, en dürüst ve güvenilir bildiğimiz ve bu manada da “islâmi hassasiyetler taşıyan”   kimi KARDEŞLERİMİZ ise kendilerine göre veya kimilerine göre “BEYAZ YALAN/PEMBE YALAN” adı verilen ve söyleyenden başka kimseye zararı olmayan yalanları rahatlıkla ve kimi zaman da “ortamı yumuşatmak adına” söyleyebilmektedirler. Halbuki örnek almaya çalıştığımız ve önder kabul ettiğimiz Hz. Peygamberimiz, ŞAKA İLE DAHİ OLSA yalan söylememiş, yalan söyleyenleri “söylemeyin” diye ikaz etmiştir. Bunun yanında kendisi de şaka yapmış ve ama şaka yaptığında -yalanı değil de şakayı suç ve günah zannedenlerin- “iyi ama siz de şaka yapıyorsunuz” diye soran ve hayretini beyan edenlere de “ama ben doğruyu söylüyorum” mealinde cevap vererek, her şeyin mutlaka doğru olması gerektiğini bir kez daha öğretmiştir.

Yani bir müslümanın ŞAKA İLE DAHİ OLSA yalan söylemesini İslâm ve dolayısıyla İslâm’ın ete kemiğe bürünmüş şekli olan Hz. Peygamberimiz asla ve kat’a kabul etmemiştir. Aşağıda sunmaya çalışacağımız hadis de bunun bir belgesi niteliğinde. Rabbim okuduklarımızla amel etmeyi ve sünnet üzere bir hayat yaşamayı nasip etsin efendim.   

Ebû Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

(…)

Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim.

(…)

Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 58; İbni Mâce, Mukaddime 7

Açıklamalar

Kötü huylardan biri de yalan söylemektir. Bize inanan ve güvenen birini yalan söyleyerek aldatmak, ona ihânet etmektir.  Yalanın şaka yollu söylenmesi bile çirkindir. İnsanları eğlendirmek için yalan söyleyen kimselerin ne fena bir iş yaptıklarını göstermek için Peygamber Efendimiz: “Yazıklar olsun milleti güldürmek için yalan söyleyen kimseye; yazıklar olsun; yazıklar olsun” buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Zühd 10).

Kötü huylu kimse, başkalarından önce kendisine yazık eder. Çünkü onun bu hali, kolay kolay iyileşmeyecek belki de ömür boyu kendisinden ayrılmayacak bir hastalıktır.

Rivayet edildiğine göre Abdullah İbni Mübârek hazretleri bir yolculuk sırasında kötü huylu bir adamla arkadaş olmuştu. Adamın suyunca gitmeye, dediklerini yapmaya, onu kırmamaya çalıştı. Yolculuk sona erip de kötü huylu arkadaşından ayrılırken, İbni Mübârek, çok değerli bir dostundan ayrılıyormuş gibi ağlamaya başladı. Onun bu haline hayret edenlere şunları söyledi:

Ben bu adama acıdığım için ağlıyorum. Çünkü yolculuk bitti, ben de kendisinden ayrıldım. Fakat onun kötü huyu hâlâ kendisiyle beraber.

Aklı başında bir kimse kendini tanımaya gayret etmeli, kötü huylarını bulup onlardan kurtulmaya çalışmalıdır.

(Riyazussalihin Terceme ve Şerhi, Erkam Yayınları, C. 3, Hadis No. 631

 

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 27

SAĞ MI, SOL MU?

Kıymetli dostlar, günümüzde Müslümanlara karşı -farkında olalım-olmayalım- müthiş bir savaş yürütülmektedir. Bu savaşın ana unsuru olan taarruz (saldırı) dur. Bunu yapanlar bu taarruzlarını bilinçli veya bilmeden yapsınlar farketmez; gerçek şu ki çok yoğun bir “yozlaştırma bombardımanı”na muhatabız.

Bu bombardıman zaman zaman inancımızın bir takım umdeleri üzerinde veya inandığımız ve yaşamaya çalıştığımız dinin sembolleri veya emirlerine karşı yapılabilmektedir. Kimi zaman da bu bombardıman bir “kültür istilası” şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak neticede olan Müslümanlara olmakta; yozlaşma sebebiyle hem dünyamız hem ahiretimize mahvolmaktadır.

Bir büyük insan “işlediğin suçun mahiyeti ve şiddeti (fiilin haram veya mekruh olması) değil, kime karşı işlendiği önemlidir!” buyuruyor. Ne kadar doğru! Suçu işlediğimiz zat Allah C.C., kurallarını ihlâl ettiğimiz şahıs hz. Peygamber a.s.v. olduktan sonra, “amaaan canım sadece mekruhmuş, ben de haram zannetmiştim…” diyebilir miyiz? Çok değil, bir parça edebi olan insan böyle bir pişkinlik yapabilir mi? 

Aşağıda dikkatlerinize sunacağımız ve maalesef bulunduğumuz ortamlarda çok sık karşılaştımız bir yanlıştan bahsediyor Efendimiz a.s.v. Dikkat buyurunuz, ikaz ediniz ve teemmül ediniz efendim!

Sünnet üzere bir hayat temenni ve dualarıyla…  

* Câbir radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sol elinizle yemeyin. Zira şeytan soluyla yer!”      (Müslim, Eşribe 104–106. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et’ime 15; Tirmizî, Et’ime 9)

* İbni Ömer radıyallahu anhümâ‘dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Hiçbiriniz kesinlikle sol eliyle yiyip içmesin. Zira şeytan soluyla yer, soluyla içer.” (Müslim, Eşribe 107. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et’ime 19; Tirmizî, Et’ime 6; İbni Mâce, Et’ime 8)

Biri Câbir ötekisi İbni Ömer radıyallahu anhüm’den rivayet edilmiş olan ilk iki hadis,  -aralarında biraz söyleyiş farkı olmakla beraber- aynı mânayı, aynı gerekçe ile dile getirmektedir. Sol elinizle  bir şey yiyip içmeyin. Çünkü şeytan soluyla yer, soluyla içer.

Şeytan, müslümanı doğru yoldan uzaklaştırmak için çalışan şer güçlerin baş temsilcisidir. Böyle olunca onun bütün hal ve hareketinde doğrudan uzaklaşmışlık ve uzaklaştırıcılık  özelliği vardır. O halde ona hangi hareketinde uyulursa o noktada, doğrudan sapma söz konusu olur. Ona hiç bir hareketinde uymamak gerekir ki, onun gibi olma tehlikesinden uzaklaşılabilsin.

Geçmişte âlimler, şeytanın sol eliyle yiyip içmesi sözünden, onun kendi yandaşlarına böyle yapmalarını emreder anlamını çıkarmışlar ve hadisi böyle mânalandırmışlar. Günümüzde İslâm dışı kültür odaklarının ve bu odakların etkisinde kalmış kimlik ve kişilik bunalımı içinde yaşayan birtakım insanların, yeme-içme âdâbı olarak özellikle sol el ile yiyip içmeyi önerdikleri, propaganda ettikleri ve hatta  yemek servislerini ona göre düzenlettiklerini ve bunda ısrarlı olduklarını görüyoruz. Bu özel gayretleri görünce Resûl-i Ekrem Efendimiz’in asırlar öncesinden yaptığı ikaz ve verdiği haberin ne kadar yerinde ve anlamlı olduğunu ve şeytanın çağdaş temsilcileri ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.

Dinî ve kültürel kimliğin korunmasında her milletin ve inanç grubunun elbette kendine has davranış biçimleri, örf ve âdetleri olacaktır. Bunların en tabiî,  en güzel ve en kolay olanları insanın yaratılışına en uygun düşenleridir. Sağ el dururken, sol elle yemek bir çarpıklığı, bir bozukluğu ifade etmektedir. Hadisimizin ifadesiyle bu, şeytan gibi davranmaktır. Yaratılıştan solak olanlar, buradaki nehyin muhatabı olmayabilirler. Ne var ki doğuştan solak olanlar bile biraz bilinçli hareket ederlerse, sağ elleriyle yiyip içebilirler. Bunun örnekleri çoktur. Çünkü solaklar da nihayet sağ ellerini hiç kullanmıyor değiller. Önemli olan müslümanların, İslâmın emir ve tavsiyelerine, Hz. Peygamber’in  davranış ve önerilerine göre hayatlarını sürdürmeyi benimsemiş olmalarıdır. Bu benimsendikten sonra, sünnette insan tabiatını zorlayacak hiç bir uygulamanın olmadığını anlamakta kimse gecikmeyecektir. Unutulmamalıdır ki, güzel dinimizin en büyük özelliği ve güzelliği insan tabiatıyla uyumudur.

İslâm bilginleri hadislerin ortaya koyduğu bu nehiy ve yasaklamayı,  sağ eli dururken sol eliyle yemek içmek tenzîhen mekruhtur diye değerlendirmişlerdir. Ancak bu değerlendirme sağ elle yememek gibi inadına  hareket edenler veya soluyla yemenin  çağdaşlık ve medeniyet göstergesi olduğuna inananlar için değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz’in “Sağ elinle ye!” tavsiyesine biraz da kibir ve gururla “Yiyemiyorum!” diye cevap veren Büsr İbni Râi’l-ayr’a “Yiyemeyesin!” buyurmuş ve adam bir daha sağ elini ağzına götürememiştir.

(Bu arada yenilen şey’in iki elle birden tutulması esnasında sol elin kullanılıyor olmasının bir mahzurunun olmadığını da özellikle belirtmemiz faydalı olacaktır Allah-u Alem, E.A.)

(Riyazussalihin Tercüme ve Şerhi, Erkam Yayınları, C. 7, H. No. 1638-1639)

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 26

 

DİL YARASI

 

Abdullah İbni Amr İbni Âs  radıyallahu anhümâ’ dan rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

 

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.” (Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8, 9, 11)

 

Açıklamalar

 

Hadiste kastedilen müslüman, kâmil bir imana ve sâlih amele sahip olan kimsedir. Yoksa, bu vasfı tam olarak taşımayan bir kimsenin, müslüman olmayacağı anlamına gelmez Müslüman, hem müstümanlara hem de müslüman olmayanlara zarar ver­memelidir, özellikle müslüman kardeşlerine karşı görevlerini yerine getirme­li, eline ve diline sahip olmalıdır.. Hadis ulemasının ileri gelenlerinden el-Hattâbî bu cümleye, “Müslümanların en faziletlisi Allah’ın hukuku ile kulların hukukunu hakkıyla edâ eden kimsedir” diye mânâ vererek bütün bu incelikleri belirtmek istemiştir. Ayrıca bu cümle ile müslümanları Allah’ın emirlerini hakkıyla yerine getirmeye teşvik manası da kasdedilmiş olabilir. Çünkü kulların hakkına riâyet eden ve onları incitmeyen bir kimsenin Allah’ın hakkına öncelikle riâyet etmesinden daha tabii birşey olamaz. Binaenaleyh, bu hadiste müs­lümanların hakk ve hukukuna riâyete teşvik edilmekle, ondan daha önem­li olan Allah’ın hukukunun öncelikle yerine getirilmesi gerektiği vurgulan­mak istenmiş olabilir.

 

Hadisin bazı rivayetlerinde “elinden ve dilinden insanların salim kaldığı kimse” şeklinde de gelmiştir (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 224; İbni Hacer el-Heysemî, Mecmaü’z-zevâid, III, 268).

 

İnsanın çok kullandığı iki uzvu el ve dil, hadiste özellikle anılmıştır. Çünkü yapılan kötülükler, başkasına zarar verme işi, yaygın olarak bu iki uzuvla ilgilidir. Dil, sövmenin, kötü sözün, lânetin, gıybetin, iftiranın, koğuculuğun ve benzeri kötülüklerin vasıtasıdır. El ise dövmenin, öldürmenin, yakıp yıkmanın, çalıp çırpmanın, bâtılı yazmanın ve benzeri fenalıkların vasıtası olan uzvumuzdur. Dilin ve elin sayılan kötülüklerinden uzak duranlar gerçek ve kâmil mü’min olma özelliğini kazanırlar. Kötülüklerden uzak durmak, yasaklananları işlememek; emredilenleri yapmaktan daha önemlidir. Bu sebeple fazilet ve takvânın ölçüsü, emirleri yerine getirmekten ziyâde, yasaklardan uzak durmaktır.

 

Hadisten Öğrendiklerimiz

 

1. Hangi uzuvla ve hangi şekilde olursa olsun, müslümana eziyet yasaklanmıştır.

 

2. İslâm’ın ve imanın kemâli, maddî ve manevî olarak başkalarına eziyeti terketmekle elde edilir.

 

3. Müslümanın da bir takım noksanları olabilir. “Müslümanın noksanı olmaz” diyen mürcie fırkası, reddedilmiştir.

 

(Riyazussalihin 213 No.lu hadis. Şerhler Riyazus salihin Erkam Yayınları, Riyazussalihin İslamoğlu Yayınları ve Sünen-i Ebu Davut Şamil yayınları’ndan alınmıştır)

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 25

BAŞINDA… UNUTURSAN ORTASINDA… HİÇ OLMAZSA SONUNDA…

 

Sevgili dostlar, kıymetli kardeşler, bugün dikkatlerinize sunmaya çalışacağımız sünnet için belki de çoğunuz “biz bunu unutmadık ki; biliyoruz” diyeceksiniz. Doğrudur! Ve ama kendilerinden mes’ul olduğumuz ve çobanları bulunduğumuz ev hanemiz halkı ne kadar haberdar? Sesli olarak söylüyorlar mı? Sesli söyleterek onları -eğer henüz alışmamışlarsa- bu güzelliğe alıştırabiliriz. “Unutmuştum” derlerse, bari sonunda ve efendimizin öğrettiği şekilde söylesinler. Kutlu beyana göre o şekil de kabul edilecektir. Sünnet üzere bir hayat temennisiyle efendim. 

 

Âişe radıyallahu anhâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyledi:

 

“Biriniz yemek yerken besmele çeksin Şayet yemeğe başlarken besmele çekmeyi unutursa, hatırladığı anda ‘baştan sona bismillah’ desin ”  (Ebû Dâvûd, Et`ime 15; Tirmizî, Et`ime 47)

 

                                                      A Ç I K L A M A L A R                                                          

 

Hadîs-i şerîfte bir şey yerken besmele çekmenin gereği üzerinde durulmaktadır. Ailede din eğitimi hususunda bu alışkanlık çocuğa erken bir yaşta kazandırılmalıdır.

 

İnsan yaptığı her işin farkında olmalı, her işi bilerek ve anlayarak yapmalıdır Ağzına bir lokma götürürken veya bir şeyi yudumlarken bunu kendisine Allah’ın verdiğini hatırlamalı, O’na şükran borçlu olduğunu bilmelidir Yerken ve içerken besmele çekme alışkanlığını kazanmış bir kimse, şükretme görevini son derece tabii bir şekilde ve kendiliğinden yapmış olur

 

Birlikte yemek yenildiği zaman birinin duyulacak şekilde besmele çekmesi, diğerlerinin, özellikle çocukların bu görevlerini hatırlamasına yardım eder Yemeğe başlarken besmele çekmek gerekmekle beraber, unutulduğu zaman bu kusuru gidermenin yolu da gösterilmiştir Bu takdirde, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in ifadesiyle “bismillahi evvelehû ve âhirehû” yani baştan sona bismillâh denmelidir

 

Peygamber Efendimiz yemeğin sağ elle yenmesini tavsiye etmektedir. Başka hadîs-i şerîflerde bunun gerekçesini açıklamakta, şeytanın sol elle yiyip içtiğini söyleyerek onun gibi davranmaktan sakındırmaktadır (Müslim, Eşribe 105-106) Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde şeytanın bizim düşmanımız olduğu, ondan ve onun gibi davranmaktan sakınmamız gerektiği ısrarla belirtilmektedir Sol elle yemek ve içmek şeytanın âdeti olduğuna, Peygamber Efendimiz de bizi bundan sakındırdığına göre, sağ elle yemeyi ve içmeyi bir müslüman âdeti ve özelliği kabul etmeli ve bu sünneti yaşatmalıdır

 

 

Yemeği hep önünden yemek, sofrada herkesin bir kaptan yediği durumlarda daha bir önem kazanmaktadır Böylece herkes hem kendi kısmetine razı olduğunu göstermiş hem de başkalarını rahatsız etmemiş olur Meyve yeme edebi, yemek yemeden farklı kabul edilmiş, herkesin beğendiği meyveyi alabileceği söylenmiştir

 

Hadislerden Öğrendiklerimiz    :

 

1 Yemeye ve içmeye besmele ile başlanmalıdır Yemeğe başlarken besmele unutulursa, hatırlandığı andan itibaren “bismillâhi evvelehû ve âhirehû” veya türkçe ifadesiyle “baştan sona bismillâh” denilmelidir

 

2 Sağ elle yiyip içilmelidir

 

3 Birlikte ve bir kaptan yendiği zaman, herkes önünden yemelidir

 

(Hadis metni ve şerhler Erkam Yayıncılık’tan çıkan Riyazussalihin Tercüme ve Şerhi’nden alınmıştır. H. No. 730)

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER -24

 

AŞURA… YİYELİM Mİ, TUTALIM MI? 

Kıymetli okuyucularımız, bilindiği üzere “aşura günü” de denilen, On muharrem, kaynaklarda işaret edildiğine göre birçok peygamberin hayatında önemli ve olumlu olayların gerçekleştiği bir gündür.

Ne yazık ki, İslâm tarihinde Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sevgili torunu Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesi de bu güne tesadüf etmiştir. Hicretin 61. yılında vuku bulan bu elîm olay, bütün müslümanlar için büyük üzüntü sebebi olmuştur. Bu inkâr edilemez.

Tabiatıyla bugün ile ilgili kutlama ve bazı ibadetler, meselâ hediyeleşme ve ikramlar, aşûra orucu v.s. kimileri veya kimi çevreler tarafından, sanki Hz. Hüseyin r.a.’ın ölümüne sevinme, onun katli ile ilgili kutlamalardır gibi değerlendirilmekte ve kınanmakta, eleştirilmektedir. Ancak tüm bu eylem ve ibadetlerin elbetteki bu elîm olay ile hiçbir alâkası yoktur. Aşûre orucunun bu olay ile irtibatlandırılması yanlıştır. Böyle bir niyetle oruç tutulması bid’at olur. Ve ama ve ama, bunun yanında, Hz. Peygamber a.s.v.’den tavsiye ile gelen bir ibadet veya hediyeleşme v.s. şeklindeki kutlamaların da, sadece ve yalnızca bu olay sebebiyle iptali, ta’tili mümkün ve caiz değildir. Zira efendimizin emir ve tavsiyeleri belli bir yer ve zamana münhasır değildir. Evrensel ve zamanlar üstüdür. Öyleyse, bu elim olay sebebiyle, yine bu elim olayı bilen ve şu an oluyormuş gibi on yıllar önce haber veren Efendimiz’in tavsiyelerine uyacak, onu uygulayacağız. Eğer bu ibadet ve kutlamaların yasaklanmış olması gerekse idi, Efendimiz, “Hz. Hüseyin’in şehadetine kadar yapın, sonra vazgeçin” diyebilirdi elbette…

İşte bugün anlatacağımız sünnet de bununla ilgilidir ve böyle değerlendirilmelidir. 

1254. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ‘dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aşûre gününde oruç tuttu ve oruç tutmayı tavsiye etti.” Buhârî, Savm 69; Müslim, Sıyâm 127, 128

 

1255. Ebû Katâde radıyallahu anh‘den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘e aşûre günü tutulan orucun kıymeti soruldu; o da:

“Geçmiş bir senenin günahlarına kefâret olur” buyurdu. 

Müslim, Sıyâm 197. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 54; Tirmizî, Savm 48; İbni Mâce, Sıyâm  40

 

1256. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ‘dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:  

“Gelecek seneye kadar yaşayacak olursam, muharrem ayının dokuzuncu günü oruç tutarım.” Müslim, Sıyâm 134. Ayrıca bk. İbni Mâce, Sıyâm 41

Açıklamalar 

Dilimizde aşûre günü diye meşhur olmuş bulunan muharrem ayının onuncu (âşûrâ) günü, nâfile oruç tutma günlerindendir. Yukarıdaki üç rivayet,  bu günde tutulacak orucun faziletini açıklamaktadır. 

Birinci hadiste, Peygamber Efendimiz’in aşûre günü orucu ile ilgili olarak hem fiilî hem de sözlü sünneti haber verilmektedir. Zira Efendimiz, muharremin onuncu günü hem kendisi oruç tutmuş hem de o gün oruç tutmalarını ashâbına tavsiye etmiştir.   

Aşûre günü orucunun, ramazan orucu farz kılınmadan önce farz olduğu, sonra bu farzıyet hükmünün ortadan kaldırıldığına dair rivayetler bulunmaktadır (bk. Müslim, Sıyâm 122-126; Ebû Dâvûd, Savm 64). Önce farz iken sünnete dönüşen bir hüküm, böyle bir geçmişi olmayan sünnetten daha üstündür. Bu sebeple aşûre günü orucuna ihtimam göstermek  gerekir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisi hem tutmuş hem de tutulmasını tavsiye etmiştir.   

İkinci hadis, Efendimiz’e yöneltilen sorulara verdiği cevapları içeren uzunca bir hadisin son kısmında yer almakta ve  aşûre günü orucunun geçmiş bir yılın günahlarına kefâret olduğu bildirilmektedir. Hadisimiz aşure orucunun faziletinin büyüklüğüne delildir. Efendimiz (s.a) Medine’ye hicret ettiğinde, yahudilerin o günü oruçla geçirdiklerini gör­müştü. Sebebini sorunca, “Musa’nın firavundan kurtuluş günüdür. O se­beple, onun kurtuluşunu kutlamak amacıyla tutuyoruz” demişlerdi. Efen­dimiz (s.a) de, “Hz. Musa’ya hürmet ve ikram etme de, biz sizden daha lâyıkız” demiş ve o günü oruçlu geçirmeye devam etmiştir. Yahudilere ben­zememek için de Muharremin 9. ve 10. günü oruç tutmuştur. Faziletinin çok olduğunu da ümmetine haber vermiştir.  

Yukarıda geçtiği üzere arefe günü orucunun aşûre günü orucundan daha faziletli olduğu anlaşılmaktadır. Zira arefe orucu hem geçmiş hem de gelecek birer yılın günahlarına keffârettir.  

Üçüncü hadis, aşûre günü muharremin onuncu günü olmakla beraber, aşûre günü orucu diye tutulacak olan orucun sadece o gün tutulmaması, ondan önceki dokuzuncu gün ile birlikte tutulması gerektiğine işaret etmektedir. Hadisimiz, Ehl-i Kitab’a muhalefet etmenin gerekli olduğuna delâlet edi­yor. Rasûlullah (s.a) her konuda yahudilere muhalefete dikkat etmiştir. Aşure orucu hakkında da: “Ehl-i Kitab’a muhalefet ediniz. Aşure gününün evveli­ni ve bir de sonrasını birlikte oruçla geçiriniz”  buyurmuştur. Ailimlerimiz de, “aşure günü orucu gibi, bir gün öncesi ve sonrası oruç tutmak da mendubtur,” demişlerdir.   

Zira Peygamber Efendimiz’e yahudilerin ve hıristiyanların sadece onuncu güne tazim ettikleri, bu sebeple o gün oruç tuttukları haber verilince, “Eğer gelecek seneye kadar yaşarsam dokuzuncu gün oruç tutarım” buyurmuştur. Ancak Efendimiz gelecek senenin muharrem ayından önce vefat etmiş, muharremin dokuzunda oruç tutamamıştır. Efendimiz’in, muharrem ayının onuncu günü oruç tuttuğu bilinmekte. Dokuzuncu günü oruç tutmayı arzu ettiği de bu hadiste görülmektedir. Bu sebeple Müslümanların aşûre orucunu muharremin dokuzuncu ve onuncu günlerinde tutmaları müstehaptır. Hz. Peygamber’in sünnetine tam mânasıyla uygun olan tavır budur. Zira Peygamber Efendimiz’in niyet ettikleri de ümmet için sünnet sayılır.  

Bu yıl (2011) için de işbu orucu sünnete uygun tutmak için 4-5 Aralık (Pazar, Pazartesi) veya 5-6 Aralık (Pazartesi, Salı) ya da eğer imkân ve sıhhatimiz elveriyorsa 4-5-6 Aralık (Pazar, Pazartesi ve Salı) günleri tutmak gerekiyor. Allah kabul etsin ve bizleri sünnet üzere yaşamaya muvaffak kılıp, canımızı da bir sünnetin ifasında iken alsın efendim.  

(Hadis metinleri ve şerhler Riyazussalihin-Erkam Yayınlarından alınmıştır)

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 23

 

Sevgili kardeşler, değerli dostlar tâbi olmaya gayret ettiğimiz İslâm dini öyle mükemmel bir din ve kulu olma şerefine ermeye çalıştığımız Rabbimiz Allah öyle Rahim bir Allah ki, adeta biz kullarının günahlarının affolunması, cennete girmemiz için fırsatlar üstüne fırsatlar yaratıyor. Hani tabir caizse Allah’ın dininde “fırsatlar reyonu” hiç bitmiyor! Hergün yeni bir fırsat reyonu, hergün yeni bir imkân… Hem de hz. peygamber s.a.v. garantili…

Bizden istenen, bize yüklenen ise beyan edilmiş amelleri icra ederken, o nimetlerle rızıklanırken Allah’ı zikretmemiz, O’nu c.c. unutmamamız ve hamdetmemiz. Çok kolay aslında…

İşte aşağıda sunacağımız hadisimiz de bu minval üzre, fırsatlar reyonundan alınmış bir fırsat. Günahların bağışlanması, cennete biraz daha yakınlaşılması, eğer girilmişse makamın yükselmesi için yeni bir imkân. Hakkıyla amel edile inşaallah. Amin Ya Muin! 

(Sehl b, Muaz b. Enes’in) babasından rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:   (…)

Kim bir elbise giyer ve;

“Elhamdulillahillezi kesaani heze ve rezeqani min gayri havlin minni vela quvveti (Bu elbiseyi ben hiç bir güç ve kuvvetim olmadan bana giydiren ve onu bana rızık olarak veren Allah’a hamdolsun)” derse onun geç­miş ve gelecek günahları bağışlanır.” 

 

A Ç I K L A M A

Metinde geçen “geçmiş günahlar”dan maksat, geçmişte işlenen küçük günahlardır, büyük günah­lar değildir. Fakat bu duayı yapan kimsenin küçük günahları yoksa onun yerine büyük günahlarının hafifletilmesi umulur.

 Ulema bu dualar sebebiyle Allahu Teala hazretlerinin, geç­mişteki küçük günahları olduğu gibi gelecekteki küçük günahları da affet­mesinin caiz olduğunu söylemişler ve Bedir gazilerini misal göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah onların gelecekteki günahlarını da affettiğini bildir­miştir. Bu bakımdan Bedir gazileri kendilerinden sâdır olacak günahlar­dan hesaba çekilmeyeceklerdir.

 Bazılarına göre, Bedir gazilerinin gelecekteki günahlarının affedilme­sinden maksat şudur: Onların işleyecekleri günahlar affedilmiş olarak meydana gelir. Bu bakımdan hiç işlenmemiş gibi olurlar. Bazılarına göre de Allah onları günah işlemekten korur onlar hiç günah işlemezler. İşte Allah’ın, onların gelecekteki günahlarını affetmesinin manası budur.

 Münziri’ye göre, bu hadisin senedinde bulunan Sehl b. Muaz ile Ebu Merhum zayıf raviler olduklarından, sadece bunların rivayetinde bulunan bu “gelecek günahlar” sözünün hadisten olduğuna hükmedilemez. Bina­enaleyh bu sözün bu ravilerden birinin hatası yüzünde bu hadise izafe edildiğine hükmetmek gerekir.

 Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: C. 14, sayfa 99 H. Nu. 4023

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 22

 

DİKKAT! ZİLHİCCE AYINA GİRMİŞ BULUNUYORUZ!

 

 

 

                Kıymetli dostlar, bilindiği gibi islâmdan ayrı düşünmeyeceğimiz kültürümüzde, “arabî aylar” diye isimlendirilen aylar vardır. Her ne kadar resmi takvim buna göre belirlenmemiş olsa da, Müslümanın hemen hemen tüm ibadetleri bu aylara göre şekillenir, değer kazanır. Bu manada da bu ayları bilmek durumundayız. Bugün itibariyle elhamdülillah kurban bayramı’nın habercisi olan zilhicce ayına girmiş oluyoruz. Elbette hepinizi tenzih ediyorum; ama aynı dünyada ve aynı coğrafyada yaşadığımız ve aynı toplumun insanlarıyla muhatap olduğumuz için, aksaklıklarımıza, hatalarımıza birebir şahit oluyoruz. Bu manada maalesef birçoğumuz Zilhicce ayının faziletleri ve o ayda yapılması gereken sünnetlerden haberdar değiliz. Unutmuşuz! Belki de hiç öğrenmemişiz, hiç duymamışız bile. Hatta biraz daha ileri gidelim; “zilhicce ay’ı” denildiğinde, “zilhicce mi? O da ki?!” diye soracak çok insanla karşılaşabilirsiniz. Elbette ay’ı bilmeyen, o ay’ın değerini ne bilsin ki?  

 

                Halbuki Zilhicce ayının ilk on gününe hem Allah c.c., hem de Rasulü a.s.v. çok ehemmiyet verirlerdi. Müfessirler, Allah’ın c.c. kitabı keriminde bahsettiği ve üzerine yemin ettiği “on gün”ün (Fecr suresi), Zilhicce ayının ilk on günü olduğu beyan edilir.

 

                Özellikle zilhiccenin ilk on gününde, yani kurban bayramına kadar yapılan ibadetlere, efendimiz s.a.v. özel bir hassasiyet göstermiş, özel bir önem vermişler. Çünkü işbu ilk on günün dokuzunda hacc’ın olmazsa olmazı olan Arafat vardır, orada vakfeye durmak vardır. Hacıların tatlı telaşı, “hacı olma” heyecanı, bunun ibadetini yapma/yaşama aşkı vardır. Onuncu gününde Hz. İbrahim a.s.’dan gelen “kurban etme/kurban olma” ibadeti vardır. Aşağıda bu konudaki hadisleri dikkatinize sunduk. Rabbim hepimize gereği ile amel etmeyi de nasip etsin efendim.

 

 

 

  • Rasûlullah (s.a.)’ın hanımlarından birisinin (bu annemiz, İmam Nesai’ye göre Ümmü Seleme’dir.) şöyle de­diği rivayet edilmiştir:

 

“Peygamber (s.a.) Zilhiccenin dokuz günü, aşure günü ve her ay ayın ilk pazartesi ve perşembe günleri (olmak üzere) üç gün oruç tutardı.” (Sünen-i Ebu Davut, 2437 Nu.lı hadis)

 

 

 

                                                                     

 

  • İbni Abbas (r.a.)’dan, demiştir ki: Rasûlullah (s.a.);

 

“Kendisinde amel-i sâlih işlenen günlerin Allah katında en se­vimlisi şu günlerdir -yani Zilhiccenin (ilk) on günü-“

 

Ya Rasûlullah! Allah yolunda cihad da mı (O günler kadar sevimli değildir.)?! dediler.

 

Efendimiz (s.a.);

 

“Allah yolunda cihad da! Ancak canı ve malı ile cihada gidip de bunlardan bir şey döndürmeyen müstesna” diye cevap verdi. (Aynı kaynak, 2438 nu.lı hadis.)

 

 

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 21

 

ELBETTE HERŞEYİN BİR ADÂBI VAR…

 

Sevgili dostlar,

 

Allah c.c. sizleri sünnet üzere yaşatsın, bir sünnetin işlenmesi halindeyken emr-i hak vaki olsun ki öyle dirilesiniz.

 

Bugünkü sünnetimiz duanın nasıl yapılacağı ile yani duanın edebi ile ilgili… Herşeyde bir edep olduğu gibi duanın da olmazsa olmazlarından sayabileceğimiz ve ama “edeb” dediğimiz kuralları var.

 

Bu kuralı bizzat hz. Peygamber efendimiz. s.a.v. bizlere beyan etmişler. Kulak verelim ve amel edelim:

 

Peygamber (s.a.)’in sahâbisi Fedâle b. Ubeyd(r.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Resûlüllah (s.a.) bir adamın namazında Allah (c.c.)’a sena etme­den ve Peygamber’e salevât getirmeden dua ettiğini duyup;

“Şu adam acele etti’ buyurdu.

Sonra adamı çağırıp ona -veya bir başkasına-;

“Sizden biriniz namaz kıldığı zaman önce Rabbi’ni tazim ve se­na etsin, sonra Nebî (s.a.Ve salevât getirsin, bundan sonra da artık istediği şekilde dua etsin” buyurdu.

 

Açıklama

 

Tirmizî’nin aynı sahâbî’den yaptığı şu rivayet, adamın namazı bitir­dikten sonra dua etiğine işaret etmektedir:

Resûlüllah (s.a.) otururken içeriye bir adam girdi. Namaz kılıp, “Allahım, beni bağışla bana merhamet et” diye dua etti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.):

“Ey namaz kılan adam! Acele ettin. Namazını kılıp da oturduğun za­man lâyık olduğu şekilde Allah’a hamdet, sonra bana salevât getir. Sonra da ona dua et” buyurdu. Daha sonra başka bir adam namaz kıldı. Namaz­dan sonra Allah’a hamdetti, Peygamber’e salevât getirdi. Resûlullah (s.a.) bu zata:

“Ey namaz kılan! Dua et, karşılık görürsün” buyurdu.

 

Bazı Hükümler

 

1. Namazını kılıp bitiren bir kimsenin Allah’a dua etmesi sünnettir. Ancak duaya hemen isteyeceği şey­leri sıralayarak başlamamak,

  • önce Allah’a hamdu sena etmeli,
  • sonra Hz. Peygamber’e salevât getirmeli
  • ve daha sonra da âdabına uygun şekilde dua etmelidir.

 

(Sünen-i Ebu Davut, H.No. 1481, Şamil Yayınları / Özetlenerek Alıntılanmıştır)

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 20

 

LÂZIM OLUNCA DEĞİL, HER ZAMAN!!!

 

          Bugün sizlere arzedeceğimiz hadisi şerife bakınca elbette bazılarınız –haklı olarak- “iyi ama biz bu sünneti unutmadık ki” veya “kim unutmuş ki bu sünneti?”diyeceklerdir. kısmen haklısınız. Ancak hadis dikkatli incelendiğinde, üzerinde tefekkür edildiğinde fark edilecektir ki, biz genelde rahat zamanlarımızda, kendimize göre işimizin çok fazla olduğu, meşgul olduğumuz, bir yere yetişeceğimiz zamanlarda bu sünneti terk ediyor ama dar zamanlarda yalvar yalvar bu işin üzerine gidiyor, ifaya gayret ediyoruz. Allah hakkımızda hayır eyleye ve bizi sünnet dairesinde yaşayanlardan eyleye…

 

         Bugünkü Hadisimiz/Unutulan sünnetimiz Tirmizi’nin rh. A., Deavat bölümünde ve 3382 numarayla kaydettiği bir hadis: “Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında dualarının kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok dua yapsın.”

 

          İnsanoğlu zalim ve cahildir. Kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye başladığı zaman, Allah’tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü dua insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir.

         

          Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz, bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse, kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi? “Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de seninkileri yerine getireyim?”

 

          “Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a (yani O’nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. Ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7) Allah’a yardım etmek, O’nun dinine hizmet etmek ve isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah’ın dinini yaşar ve hayatımızı O’na göre tanzim edersek, İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir. Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve hayatımızı rastgele sürdürürsek, dualarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle bağdaşır mı?

 

          Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve dua edip bazı isteklerde bulunmak için O’nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.

 

          Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp ‘Ya Rabbi!’ diyoruz. Diğer zamanlarda Allah’a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Hâlbuki insanın Allah’a muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda kaldığı anlarda Allah’a muhtaç olduğu zannıyla dua eder. Oysa o her an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır. İşte bu noktada şuuru yakalamış olmak, hayatın rahat zamanlarında da dua etmeyi gerekli kılar. Zaten duanın aynı zamanda bir ibadet ve kulluk olduğunu söylemiştik. Kulluk ise süreklidir. O halde dua da sadece dar zamanlarda yapılmamalıdır. “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 15/99) Rahat olduğumuz zamanlarda yapacağımız dualar darda kaldığımız zaman yapacağımız duaların kabul edilmesini kolaylaştırır. Konumuz hadisi destekleyen bir başka hadis de yine Tirmizi’nin rivayetiyle şöyledir: “Geniş zamanda dua etmek kadar Allah’ın hoşuna giden bir şey yoktur.”

 

          Cenab-ı Hak (c.c.) buyuruyor:

 

          “İnsana bir darlık gelince yan yatarken, otururken veya ayakta iken bize yalvarır. Biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi geçip gider. İşte böyle haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler süslü gösterildi” (Yunus: 12)

 

          “İnsana bir’nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve kendine yönelir. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” (Fussilet: 51)

 

 Teemmül olunması dualarıyla

Yorumlarda Yeni Ümit Dergisinden faydalanılmıştır. Teşekkür ederim.

 

 

 

 

 

 

 

 

x – o – o – x

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 19

 

ÇARE VE DEVA MI ARIYORSUNUZ?

         Sevgili dostlar; zaman zaman sıkılır, hayattan, yaşadıklarımızdan zevk almayız, çaresiz-kimsesiz olduğumuzu düşünürüz. Maddi ve manevi sıkıntılar öyle bir cendereye alır ki bizi, cenderenin farkında olmadığımız halde sıkıntının farkında oluruz. Niçin-nereden sıkıntı geldiğini bilmediğimizden dolayı da elbette bir çare bulamayız. Halbuki bazı şeylerde değil, hayatın her alanında, yaşadığımız her ortam ve noktada, ismi gibi kendisi de Mustafa olan o zat’a a.s.v. kulak verecek olsak bizi kurtulaşa sevkedecek tavsiye ve nasihatlerde bulunacak.

 

         İşte, şimdi yine O’nu s.a.v. dinliyoruz ve uğradığımız sıkıntılardan bir çıkış yolu, kederlerimiz için de ferahlığı bize gösteriyor. Üstelik de hiç beklemediğimiz yerden maddi-manevi rızıklanacağımızı beyan buyuruyor. Hem de çok basit, ama hep ihmal ettiğimiz çok kolay bir amelin hayata geçirilmesiyle… Rabbim önce yazana, sonra da okuyanlara amel etmeyi ve a.s.v.’in gösterdiği müjdelere nail olmayı ve onları hakkel yakın yaşamayı nasip etsin inşallah. Buyurunuz efendim:

 

İbn Abbâs (r.anhuma) Resûlullah (s.a.)’in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir:

“Allah (azze ve celle), istiğfara devam eden kimsenin her sıkın­tısı için bir çıkış yolu ve her keder için bir ferahlık sağlar. Onu hiç bek­lemediği bir yerden rızıklandırır.”

 

Açıklama

 

Hadis-i şerif istiğfara devam eden kimseye sıkıntılarının giderilmesi, kederlerinin izâlesi ve kendisine ummadığı yönlerden rızık verilmesi gibi, dünyevi mükâfatların verileceğini beyan ediyor. Nefis sahibi kulun, her an günah işleyebileceği keyfiyetinden dolayı ‘İstiğfar eder” denilmemiş, “istiğfara devam eden” tabiri kullanılmıştır. İsmet sıfatını üzerinde taşıyan masum Pey­gamberin günde yüz kere istiğfar ettiği gözönüne alınırsa, diğer Müslümanların istiğfara ne kadar muhtaç oldukları ortaya çıkar.

 

Bu hadis, Talak Süresindeki şu âyet-i celilelere işaret hüviyeti taşı­maktadır:

 

“Allah (c.c.) kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir…”

 

Bu âyet-i kerime esas itibariyle karısını üç talakla boşayan kimse ile il­gilidir. Bu yüzden bazı âlimler buradaki “kurtuluş” yolunun sadece karısını boşayana ait olduğunu söylerler. Bir kısım âlimler ise, bu kurtuluşun dünya ve âhiretin tüm sıkıntılarına şâmil olduğunu belirtmişlerdir. Ayrıca bunu ce­hennemden Cennete bir çıkış yeri, Allah’ın yasak ettiği şeylerden kurtuluş, tüm şiddetlerden kurtuluş insanları sıkıntıya sevk eden her şeyden kurtuluş” şekillerinde tefsir edenler de olmuştur. Ayrıca “Allah’a karşı gelmekten sa­kınma, farzlarını eda etmek, sünnete uymak rızık konusunda Allah’a karşı gelmemek” ve “kurtuluş yolu sağlamak” da aynı sıraya göre “cezadan kur­tuluş, bid’atçilerin çarptırılacakları cezadan kurtuluş, yetecek kadar rızık vermek” şekillerinde izah edilmiştir.

 

Bu durumda olan bir kimseyi, “Allah’ın, hiç beklemediği bir yerden rızıklandırması” da değişik biçimlerde ifadelendirilmiştir. Bu ifâdeler, ön­ceki terkiplerdeki anlayış farklılığına göre özellik arzeder. Bu ifâdelerin en yaygınları “Allah’ın ona sevap verip sevabını çoğaltması, ummadığı yerden Cenneti vermesi, rızkını artırması”dır.

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) yukarıdaki âyeti okumuş ve “hem dünyanın şüphelerinden hem ölümün sıkıntılarından ve kı­yamet gününün şiddetinden kurtuluş” buyurmuştur.

 

Ebû Zerr-i Gıfârî (r.a.) şöyle der: “Resulullah (s.a.):

“Şüphesiz ben bir âyet biliyorum eğer insanlar buna sarılsaydı onlara yeterdi” buyurup bu (yukarıdaki) ayeti okudu.”

 

Bu âyet üzerinde bu kadar durmamıza sebep, üzerinde durduğumuz hadis ile aşağı-yukarı aynı mânâyı ifade etmeleridir.

 

Hadis-i şerif müslümanları bilhassa günah işledikleri veya bir musibete uğradıkları zaman bol bol istiğfar etmeye teşvik etmektedir.

 

Bazı âlimler râvîlerden Hakem b. Mus’ab’ın tenkid edildiğini ileri süre­rek, bu hadisi zayıf saymışlardır. Ancak Ibn Hıbbân bu zatı güvenilir kabul etmiş, Buhârî de herhangi bir kusuruna işaret etmemiştir.

 

(Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: C. 6, Sayfa 16, H.No. 1518)

 

 

 0 – 0 – 0 – 0

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 18

RAMAZAN BİTER ORUÇ BİTMEZ

(Şevval Orucu) 

Ramazan-ı Şerif’ten sonraki Şevval ayında oruç tutmak öteden beri sevimli bir adet olarak gelmiştir.

Bir ay boyunca oruca alışmış olan insanlar, şevval ayında da altı gün oruç tutmaya büyük bir ilgi göstermiş, hatta teravih gibi sıcak bir ilgiyle şevval ayı orucunu sürdüre gelmişlerdir… Elbette bu sıcak ilgi sebepsiz değildir. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, şevval ayı orucunun bir sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olacağını duyurmuş, bu yüzden de bir ay Ramazan orucu tutanlar, şevvalde altı gün oruç tutmakla bütün seneyi oruçlu geçirmiş olma sevabını kaçırmak istememişlerdir. Bu konudaki hadisi ve yorumunu şöyle ifade edebiliriz:

Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki Şevvâl ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!.“(Riyazü’s-Salihin, C.2,S.510,2.)

Demek ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra Şevvâl’de de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap almaktadır.

Âlimlerimiz, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar:

Ramazan boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa yekûnu üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir sene.. Dolayısıyla hadîsin işaret ettiği sırra nâil olur. Bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi mânevî kazanç elde edebilir.

Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, o işi ihlasla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bâzen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını alabilir.. İhlas ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir. Bu bir niyet ve yorum meselesidir.

Tıpkı yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak güç bela getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan aynı güçlükle uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi.

Biri düşünmüş ki:

- Bu çölün ortasında yaşlı bir adam yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne çıkıp bineklerinin üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun. Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabbimiz ondan razı olmuş, istediği sevabı ihsan eylemiş.

Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:

- Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta fark edemeyenler taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun.

İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı Allah rızasını kazanmış, ümit ettiği sevaba nail olmuş. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul…

Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir, hatâlarımızı affedebilir.. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O’ na da şâmil kılamaz.

Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. şevvâl ayı içinde olması yeterlidir.

Bir de Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç olanı tutmak da makul ve meşru olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek elbette çok yerindedir. Ancak borcu sonra da tutabilirim diye de düşünebilir.. Bu bir tercih meselesidir. Her ikisi de caizdir.

 

 

 

(www.sorularlaislamiyet.com dan alınmıştır. Teşekkür ederim.)

 

o – o – o – o

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 17        

 

BAYRAM SABAHI NE YAPALIM?

 

          Ramazanın mübarek günleri geçmek üzere. Rabbim nasip etsin de inşallah tümümüz bu ramazanı “cehennemden kurtulanlar ve cennete girenler” listesine eklenmiş olarak bitirmiş olalım. Yine inşallah bu ramazan vesilesiyle Müslüman coğrafyada yaşanan her türlü sıkıntılar gerçek bir bayram ile sona ersin. Amin!

         Bu haftaki unutulmuş sünnetler günün mana ve önemine binaen bayram namazından önce yapılacak şeyler ile ilgili olsun istedik.

         Efendimiz a.s.v. ramazan bayramı namazlarına giderlerken yaptıkları sünnetlerden en önemlisi, namazdan önce mutlaka birşeyler yemek!. Bu manada Hz. Ali r.a. “Bayram namazına yürüyerek gitmek ve namaza çıkmadan birşeyler yemek sünnettir.” (Buhari iydeyn 7, Tirmizi-Salat 530, İbn-i Mace, 1296) buyuruyorlar.

         Hatta Enes r.a. hazretleri bu ‘yeme’ işini daha da detaylandırıyor ve yenilen şeyin tatlı (hurma) olduğunu belirttikten sonra, hurmaların da “tek” sayıda olduğunu bildiriyor bizlere… Yine Enes hazretleri “…yemeden bayram namazına gitmezdi” diyerek meseleyi biraz daha önemli kılıyor. (Buhari iydeyn 4, Tirmizi-Salat 543)

         Ulemamız bu uygulamanın sebebini izah ederlerken, “artık orucun bittiğini”, “bugün oruç tutulmayacağını” ilan sadedinde olduğunu belirtirler.  

Bu konuda bir başka sünnet de efendimizin bayram namazlarına giderken ve geri dönerken “farklı yolları kullanması”dır. (Ebu Davut, 1156) Yani bizler de inşallah bu unutulmuş sünneti ihya sadedinde bu bayramdan başlamak üzere, bayram namazına giderken ayrı, gelirken ayrı bir yol kullanalım. Efendimizin niçin böyle bir uygulama yaptığı ulema arasında farklı yorumlara yol açmış ve bu durum şahitliğin çoğaltılması olarak da açıklanmıştır. Yani ahirette, kişiye hayırlı (ve Allah muhafaza şerli) amellerde eşyalar da şehadet edeceği için farklı yollardan gidilip gelindiğinde, bu yollardaki unsurların şehadeti söz konusu olsun için bu yola başvurmuştur Allah-u alem…

Son sünnetimiz ise efendimizin ramazan bayramına ve kurban bayramına giderken tekbir getirmeleridir. Tek fark ise, tekbirleri ramazan bayramına giderken sessiz, kurban bayramına giderken ise sesli getirmeleridir.

Rabbimin bizlere sünnet dairesinde yaşamayı nasip etmesini temenni ederken, hayırlı bayramlar diliyorum efendim.

 

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 16

 

RABBİN EVİNDE YATI’YA KALMAK!

 

                Sevgili dostlar, bereketli ramazan da sayılı günlerden ibaret olduğu için sonuna geldik. Artık 3. Son 10 gün içine girdik. Efendimiz a.s.v. Ramazanı öyle dolu dolu öyle bereketli yaşamış ki, her anı ve her yaptığını anlatsak bitiremeyiz, yetiştiremeyiz.

 

                Böyle olmakla birlikte efendimizin ramazanın son 10 gününe sığdırdığı ve ömrünün son yılında çok daha önem verdiği bir ameli/sünneti var ki, tadına doyum olmaz. Tadına doyum olmaz, diyorum çünkü artık tarafınızca da malum kazaya ibtila olmazdan önce –elhamdülillah- 9 veya 10. Defaya baliğ olarak ben de her ramazanın son 10 gününde ifa ve icraya gayret ediyordum. Ancak malum kaza sebebiyle geçen yıl olsun, bu yıl olsun bu sünneti ifa etme gücüne kavuşamadık. Nasipse dualarınızda unutmazsanız, inşallah gelecek ramazan da bu güzelliğe tekrar mülaki oluruz. Gerçi ben giremeyince, bizim delikanlımız aynı işi yapmaya gayret ediyor amma, sizin yapmanız, bizzat o keyfi ve güzelliği yaşamanız ayrı bir haz ve neşe tabii..

 

                Efendim, herhalde çoğunuz hatırlamış/anlamışsınızdır “itikâf” sünnetinden bahsediyorum. İtikâf, niyetli olarak bir yerde konaklamak/kalmak, karar kılmak manalarına geliyor. İslâmî ıstılahta ise, sevap kastıyla bir mescidde konaklamayı ifade ediyor.

                Konu ile ilgili çok hoş ve bu ibadetin sevap derecesini gösterir hadisi konunun en sonuna saklayarak ve sabrınıza sığınarak konu hakkında bir ön bilgi vermek istiyorum:

 

                Efendimiz bu sünneti, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, ömrünün sonuna kadar bila istisna uygulamış ve hatta son yılında ise bu süreyi 20 gün olarak icra etmiş.

 

                Mutekif (itikâf yapan kişi), şer’an Allah’ın c.c. misafiri sayılıyor. Malum kalınan yer beytullahın yani Allah’ın evlerinden bir evin şubesi. Bu manasıyla bizzat Allah’ın evinde misafir oluyorsunuz ve her daim dua ve zikirle meşgul ve muhatapsınız. Hatta öyle ki, camideki uygunuz, muhabbetiniz dahi namaz ve zikir yerine geçiyor.

 

                Daha da güzeli kadir gecesini aramıyorsunuz, buna gerek kalmıyor. Evet, evet kadir gecesini aramanıza gerek kalmıyor, çünkü kadir gecesi sizi arıyor… Öyle ya son 10 gün mescidde ikamet ettiğiniz, orada yiyip-içip, orada uyuduğunuz ve sadece zaruri ihtiyaçlardan olan tuvalet ihtiyacı ile camiye gelmesi mümkün olmadığı takdirde yemek için dışarı çıktığınızdan, başkaları ramazanın son 10 gününde kadir gecesini ararken, siz zaten bu “son 10 gün”de camide olduğunuz için adeta kadir gecesi sizi arıyor.

 

                Tüm zamanınız zikir, fikir ile süsleniyor. Dünyadan kopuyorsunuz (en azından kopun. Çünkü tecrübeyle sabit ki, bazı arkadaşlar cep telefonlarını kapatmadığı için bu haleti ruhiyeyi tam anlamıyla yaşayamıyorlar maalesef), kendi kendinizle ve Rabbinizle oluyorsunuz.

 

                Ulema, itikâf ve mutekifi tarif ederken “o (mutekif) çok cömert bir ev sahibinin kapısında/eşiğinde oturup da ‘şu şu istediklerim olmazsa ben de buradan ayrılmam’ diyen, nazlı/mızmız dilenci gibidir. Neticede o cömert olan ev sahibi bu talibin/dilencinin istediğini verir” buyururlar. Bu manada orada kendimize, ailemize, ümmete çok dua etmemiz, çok dua etmemiz, mümkünse ağlamamız, tefekkür etmemiz gerekir ve bereket hasıl eder.

 

                İtikâf  için, ramazanın son 10 gününde ifa edilir dedik, doğrudur. Amma bu ideal şeklidir. Yani bu süreden az da ifa edilse yine itikâf görevi yerine getirilmiş, sevabına erilmiş olur. Bakınız bu yıl (2011 ramazanı) bayram nasipse 30 Ağustos salı günü olacak. Büyük bir ihtimalle de pazartesi günü idari tatil olacak en azından yarım gün mesai yapılacak. Dolayısıyla şimdiye kadar itikâfa girmemiş kardeşlerimiz varsa en azından 26 Ağustos Cuma günü –kadir gecesinin de muhtemelen bu gece olduğu söyleniyor- itikâfa girer, hiç değilse o geceyi camide geçirirler. Eğer cumartesi günü çalışmıyorlarsa veya izin alabilirlerse, başlamış oldukları bu itikâfı pazartesi iftarına kadar (arefe günü akşamını kastediyorum) devam ettirirler. Böylece inşallah kadir gecesini de “yakalamış” olurlar.

 

               Hanım kardeşlerimizin de itikâfa girmeleri mümkün. Ancak hz. peygamber s.a.v. kadınların mescidlerde itikâfa girmelerine izin vermeyip, onlara evlerinde kendilerine bir oda tahsis etmeleri kaydıyla itikâf yapabileceklerini beyan etmiş. Kendilerine tahsis edilen bu oda onlar için mescid hükmünde olacak olup, zaruri-insani ihtiyaçları hariç itikâf süresi boyunca o odadan çıkmamaları, itikâf sevabı kazanmaları için yeterli oluyor. Yani kendilerine hizmet edebilecek ve/veya ev hizmetlerini yapabilecek bir yakınları var ise sakın ha sakın onlar da bu sevap ve keyiften mahrum olmasınlar!

 

                Tüm bu anlatmaya gayret ettiklerimizin hiçbirini yapamıyorsanız eğer hiç değilse –niyet etmek kaydıyla- 1 saatliğine de olsa camiye gidin ve orada itikâf niyetiyle oturun ve bu sünneti “minicik bir zaman diliminde de olsa” gerçekleştirmiş ve sünneti ihya ve ifa etmiş olun. Bunu da mı yapamıyorsunuz?! Ulemadan bir kısmına göre kişinin namaz kılmak için camiye girerken, itikâf niyetini yapması halinde dahi, camiden çıkıncaya kadar geçireceği zamanda itikâfta olmuş sayılacağı ve bu sevabı alacağı beyan edilir.

 

                Öyleyse bugünden başlamak kaydıyla, çünkü itikâf bu akşam başlıyor, camiye her gidişinizde meselâ teravih namazlarını kılmaya gittiğinizde niyet edin ve itikaf sevabı alın. Niyet ise çok basit: “Niyet ettim Allah rızası için itikâf yapmaya…”

 

                  Efendim, sözü daha fazla uzatmayayım. İtikâf ile ilgili bilgileri herhangi bir ilmihal kitabında rahatlıkla bulabilirsiniz. Allah kabul etsin, bendenizi de duada unutmayınız…  

                 İşte konuyla ilgili bir hadis:

 

Abdullah b. Abbas r.a.’dan rivayet edildiğine göre, bir gün kendisi mescid-i nebevi’de itikâfta iken adamın biri selam vererek geldi ve yanına oturdu. İbni Abbas: “Ey filanca kişi! Seni bıkkın ve kederli görüyorum” dedi. Adam: “Evet, ey Allah Rasulü’nün amcasının oğlu, kederliyim. Falancanın benim üzerimde vela hakkı var (mal karşılığında beni azat etmişti, fakat)(peygamberimizin kabri şerifini göstererek) şu mezarın sahibi hakkı için söylüyorum, hakkını ödeyemiyorum” dedi. İbni Abbas: “Senin hakkında onunla konuşayım mı?” diye sordu. Adam “Sen bilirsin” dedi.

 

 

                Ravi dedi ki: İbn Abbas, ayakkabılarını alarak mescidden çıktı. Adam: “İtikâfta olduğunu unuttun mu?” diye sordu. İbn Abbas: “Hayır, ben şu kabirde yatanın –ki o aramızdan daha yeni ayrıldı, dedi ve bu arada gözlerinden yaşlar boşandı- şöyle buyurduğunu duymuştum:

 

 

                “Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için koşuşturur ve onun ihtiyacını giderirse bu, kendisi için on yıl itikâfta kalmaktan daha hayırlı olur. O İTİKÂF İBADETİ Kİ, BİR KİMSE ALLAH RIZASI İÇİN BİR GÜN İTİKÂFA GİRSE, YÜCE ALLAH O KİMSE İLE ATEŞ ARASINDA ÜÇ HENDEK YARATIR. HER HENDEĞİN ARASI DOĞU İLE BATI ARASI KADAR UZAKTIR.” (Münziri, et-tergib, ıı,149; Heysemi, mecmau’z-zevaid, vııı,195)

(Hayatussahabe –  Sahih Rivayetlere Göre Ashabı Kiramın Hayatı, M. Yusuf Kandehlevi, Tercüme: Ayhan Çakıroğlu, Beka Yayınları, İstanbul 2011, Sayfa 297-98)

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 15

 

ZEKÂTIMIZI VERİRKEN…

 

Sevgili dostlar, Ramazan ayımız her ne kadar Kur’an ayı ise de aynı zamanda sadaka, infak, zekât ayıdır da… Bu ayda verilecek, verilmesi farz olan zekâtlar hesaplanır, ayrılır ve mümkün olan, uygun olan yerlerine ulaştırılır.

 

Zekâtımızı genelde mallarımız üzerinden veririz. Bilindiği üzere verilmesi gereken zekâtın farz olan oranı ise 40’da 1, yani % 2,5 dur. Ancak biliyor muyuz ki, Peygamberimizin terbiye ve sünnetiyle yetişmiş olan ashab bu oranı neredeyse küçümserler ve bu oran için “cimri zekâtı” derlerdi. Haydi, bu yıldan başlamak üzere biz de onlara uyalım, onları taklid amacıyla hiç değilse % 2,5’uğumuzu, %3’lere, 4’lere yükseltelim.

 

İşte konu ile ilgili ashabın bir uygulaması…

 

                Ubey b. Ka’b radyallahu anh şöyle dedi:

                Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem beni zekât memuru olarak gönderdi. (Develeri olan) Bir adama uğradım. Malını benim için bir araya toplayınca o malda ona ancak bir yaşını bitirip iki yaşına basmış bir dişi deve (zekât vacip) olduğu kanaatine vardım. Bunun üzerine ona: “(Zekât olarak) Bir yaşını bitirip iki yaşına basmış bir deve ver” dedim. O adam: “Onun ne sütü var ne de (taşımaya elverişli olan bir) sırtı. Fakat bu genç ve semiz bir dişi devedir. Binaenaleyh bunu al” dedi. Ona: “Bana emredilmeyen şeyi almam. İşte Rasulullah s.a.v. yakınında. Gidip bana takdim ettiğini ona takdim etmek istersen bunu yap! Eğer O, senden bunu kabul ederse, ben de ederim. Şayet kabul etmezse, ben de kabul etmem” dedim.

 

Adam: “Tamam, yaparım” dedi.

 

                Hemen bana takdim ettiği deveyi getirdi. Birlikte çıkıp Rasulullah s.a.v.’e geldik. Ona : “Ey Allah’ın Peygamberi! Malımın zekâtını benden almak için bana (şu) elçin geldi. Allah’a yemin ederim ki, daha önce Rasulullah da onun eliçisi de benim malımın arasında bulunmadı (malımı görmedi). Malımı onun için bir araya topladım ve onda benim üzerime (vacip) olan şeyin, bir yaşını bitirip iki yaşına basmış bir dişi deve olduğunu söyledi. Halbuki onun ne sütü var ne de (taşımaya elverişli olan bir) sırtı. Alması için ona iri ve genç bir dişi deve takdim ettim, fakat benden almadı. İşte o takdim ettiğim deve budur. Onu sana getirdim ey Allah’ın Rasulü (buyur) al” dedi.

 

                Rasulullah s.a.v. ona: “Sana (vacip) olan odur. Fakat ondan daha iyisini nafile olarak verirsen, Allah sana onun sevabını verir. Biz de onu senden kabul ederiz” buyurdu.

                O da: “İşte o, budur ey Allah’ın Rasulu! Onu sana getirdim, al” dedi.

(Ebu Davut, Zekat 6 /Beka Yayınlarında çıkan “Sahih Hadislerle Hayatussahabe” adlı eserden alınmıştır)

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 14 

 

 

SAHİH SÜNNET VARKEN, MANTIK ŞÖYLE DURSUN…

 

Sevgili dostlar hemen her ramazanda hocalarımız bahsederler, bundan sonraki ramazanlarda da herhalde bahsedecekler; çünkü bundan 15 asır önce Hz. Peygamber efendimiz ISRARLA VE BASTIRARAK üzerinde durmuş… Bu kadar fazla üzerinde durulmasının, hassasiyet gösterilmesinin temel sebeplerinden birisi de herhalde insanların, iyiniyetli olarak, daha muttaki olmak adına, sahih sünnet dururken aklını ve/veya mantığını devreye sokma gayretleridir.

 

Hangi konudan mı bahsediyoruz?

 

Zaman itibariyle, iftarda erken davranılması, sahurun ise geciktirilmesi meselesinden elbette…

 

Biz insanların çoğu -yukarıda da dediğimiz üzere- daha muttaki olmak, amellerimizin kabulünün garanti olması (!) adına çoğu zaman sahih sünnete yani yaşayan, ete kemiğe bürünmüş Kur’an’a müracaat edeceğimize aklımıza ve mantığımıza müracaat etmekteyiz. Böyle olunca da yanılmak kaçınılmaz oluyor elbette.

 

Bizler bu küçük aklımızla zannediyoruz ve/veya umuyoruz ki, eğer iftarı açmakta bile bile ve isteyerek biraz gecikir dolayısıyla oruçlu bulunmuş olduğum zamanı uzatırsam daha da sevap olur. Ve hatta ne kadar uzatırsam bu vakti, sevap oranım da yine aynı oranda artar; hakeza sahuru da normal vaktine oranla daha erken yaparsam yine oruçlu olma/bulunma saatim/vaktim çoğalacağı için yine aynı oranda sevabım da artacaktır… şeklinde bir mantık anlayışı mevcuttur.

 

Ancak bunların tümü yanlıştır. Çünkü İslâm sado-mazo duyguları tatmin etmek için gelmiş bir din olmadığı gibi, hz. Aişe annemiz, helal bir husus ve/veya ibadet konusunda Peygamberimiz s.a.v.’in iki yoldan birini seçme hakkına sahip olduğunda “kolay yolu” tercih ettiğini beyan etmişlerdir.

 

Biz de bundan böyle, inşaallah, herhangi bir ibadet hususunda sünneti araştıralım ve bu konuda mevcut olan sünnete müracaat edelim.

 

Bu kadar satırdan sonra sadırlarınıza hitap etmesi sadedinde efendimizin beyanlarını dikkatlerinize sunuyorum efendim. Allah oruçlarımızı ve diğer tüm ibadetlerimizi hakkıyla ifa etmeyi nasip etsin ve katında kabul buyursun inşaallah. Amin ya Muin!

 

  • Sehl b. Sa’d. es – Saidiy, Resulullah’ ın (s.a.v.) şöyle dediğini bildirdi: “İnsanlar iftarlarını erken yaptıkları sürece, hayır üzerinedir.”

             Buhari, Nu:4/174, Müslim, Nu:1098, Muvatta, Nu:1/288

  • İbn Abbas, Resulullah’ ı (s.a.v.) şöyle buyururken işittim dedi: “Bizler Peygamberler topluluğu, iftarımızı açmak, sahurumuzu geciktirmekle ve namazda sağ ellerimizi sol ellerimizin üzerine koymakla emrolunduk.”

            Sahih. İbn Hibban, Nu:885, mevarid, Tabarani Kebir’de, Nu:1081

  • Zeyd b. Sabit’ ten rivayet edildi ki: “Resulullah (s.a.v.)’ le beraber sahur yaptık ve sonra namaza durduk. Sahurla, namaz arasında ne kadar süre vardı? diye sorduk, Zeyd, elli ayet okunacak kadar bir aralık vardı diye cevap verdi.”

              Sahih. İbn Şeybe, Nu:8928

  •  Ebu Musa şöyle dedi: “İftarınızı yıldızlar gözükünceye kadar bırakmayın. Çünkü Yahudiler böyle yaparlar.”

               İbn Ebi Şeybe, Nu:8947

  • Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûlullah (s.a.v) efendimiz: -“Allah’ü azze ve celle buyurdu ki: Kullarımdan bana en sevgili olanı, iftarı tâcil edendir.” buyurdu.

              Tirmizi Riyazü’s Salihin

 

x – o – x

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 13

 

HAYDİ BU RAMAZANDA (YİNE) MUKABELE… AMA FARKIMIZ OLSUN!

 

 

Kıymetli dostlar elhamdülillah, ramazının bereket ve rahmet meltemleri evimize, sokağımıza, mahallemize yansımaya başladı elhamdülillah. Sizlerde de, sizlerin evlerinde, yuvalarında da bu meltem esmeye başladı biliyorum.

 

Bugün “unutulmuş sünnetler” bahsinde, belki unutulmamakla birlikte, maalesef bir çoğumuz tarafından dünya gailesi v.s. bahane edilerek artık ifa edilmekten çıkmış ve/veya “yaşlı” ya da “çalışmayan” insanlara veya da daha çok “hanımlara” bırakılmış bir sünneti “hatırlatmaya” çalışacağım. Hepiniz biliyor ve duyuyorsunuz esasen bu sünneti… Ve elhamdülillah artık televizyonlarımız, radyolarımız yoluyla da bu sünnetin icrası için gayret gösteriyorlar. Yani sünnetin icrası için bir bahanemiz yok adeta; yeter ki biz isteyelim, arzu edelim: Mukabele… Evet mukabeleden bahsediyorum, mukabele sünnetinden… Belki unutmadığımız ama çok ihmal ettiğimiz bir sünnetten…

 

“Mukabele” kavramı, hayatımıza ramazan ayıyla birlikte giren, ama aslında gündelik hayatımızla iç içe bir kavram. Bunun farkında değiliz, çünkü konuşma ve yazılarımızda bu kavram yerine daha çok “karşılık” veya “karşılamak” kelimelerini kullanıyoruz. Ramazandan ramazana da camilerde ve evlerde karşılıklı Kur’an-ı Kerim okunması ve dinlenmesine mukabele diyoruz. Dolayısıyla mukabelenin özel, kendine mahsus bir anlamı da var biz Müslümanlar için…

 

Düşmana karşı koymak, şerrinden korunmak ve onu bertaraf etmek için yapılan çalışmalara da “mukabele” diyor sözlükler. Bu anlamda, “düşmana mukabelede bulundu” ifadesini, tarih kitaplarına biraz ilgisi olanlar hatırlayacaklardır.

 

Bir de “mukabele-i bi’l-huruf” var. Bu ifade de hakkı ve hakikati yazıyla, kitapla ve çeşitli yayınlarla savunma anlamına geliyor.

 

“Sözle mukabele”, “sükûtla mukabele” gibi neredeyse unutulmuş ifadelerle örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama meselemiz kelimenin kökenini ve kullanış yer ve şekillerini anlamaktan ziyade, mukabelenin özel anlamı ile ilgili olduğu için bu konuları daha fazla detaylandırmaya gerek görmüyoruz.

 

Burada biraz ara verip, konu ile ilgili hadislere dikkat kesilelim:

 

İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir:

 

”Peygamber (s.a.v.) hayırda insanların en cömertiydi. En cömert olduğu zaman da, ramazanda Cibril (a.s.)’ın kendisiyle çokça buluştuğu ve onunla Kur’an’ı karşılıklı olarak okuyup dinledikleri zamandı.

Cibril (a.s.), ramazanın her gecesinde O’nunla buluşur, Peygamber (s.a.v.) ile karşılıklı Kur’an dersi yaparlardı.

 

Cibril (a.s.), Peygamber (s.a.v.)’e kavuştuğu zaman, Peygamber (s.a.v.), hayır bakımından, (eserken engele uğramayan) salıverilmiş rüzgardan daha cömert olurdu.’‘ (Kaynak: Buhari, Savm: 7)

İşte bu hadis-i şeriften dolayı bütün ümmet, ramazan-ı şerif ayında, bir hafız efendi tarafından okunan Kur’an’ı Kerim’i takip ederek hatim yapma sünnetini devam ettirmişlerdir ki buna ”Mukabele” denmektedir.

Oruçlu olarak Kur’an okumanın ise fazilet ve sevabı diğer zamanlara göre kat kat artmaktadır. Şu hadis-i şerif bu konuda meselemizi aydınlatmaktadır:  

 

Abdullah ibn-i Amr (r.a.)’dan

 

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ”Oruçla Kur’an kıyamet gününde kula şefaat edeceklerdir, şöyle ki:
Oruç: ‘ Ey Rabbim! Ben onu gündüzleri yemekten ve şehvetlerinden menettim, onun için beni onun hakkında şefaatçi kıl.’ diyecektir. Kur’an da: ‘ Ben onu geceleri uykusuz bıraktım, beni de onun hakkında şefaatçi kıl.’ diyecek, böylece ikisi de (o kula) şefaatçi kılınacaklardır.”
(Ahmed ibn-i Hanbel, el Müsned, no:6626)

 

“Evlerinizde Kur’an-ı Kerimi çok okuyunuz. Çünkü içerisinde Kur’an okunmayan evin hayrı bereketi az olur, şerri çok olur ve ev halkına kasvet verir.” (en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, I, 209)

 

“Gökyüzündeki yıldızlar yer halkına göründüğü gibi, içerisinde Kur’an okunan ev de gök ehline görülür.” (en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, I, 491)

 

“Mukabele” kısa ve öz tanımıyla karşılıklı Kur’an-ı Kerim tilaveti manasına geliyor. Bu fiili bizzat hz. Peygamber a.s.v. ile Hz. Cebrail “karşılıklı olarak” uyguladığı için bu ad verilmiş ve bunun için yani efendimiz a.s.v. ifa ettiği için de sünnet olmuş. Hz. Peygamber a.s.v. Cebrail a.s. ile bu fiili her yıl ramazanda ve 1 defa ifa ederken, ömrünün son ramazanın da ise iki defa gerçekleştirmiştir.

 

Madem ki her ramazanda “mukabele” yapıyoruz, gelin bu ramazanda bu mukabeleyi biraz derinleştirmeye çalışalım. Sıradan ve “olsun” için yapılan bir mukabeleden daha fazlasını yapalım. Yani bir de Kur’an’la konuşmayı, yaşadıklarımızı bir de ona arz etmeyi ve onun bize mukabelelerini dinlemeyi deneyelim.

 

Bakınız Hz Ömer R.A. adeta bizleri anlatıyor: “Biz, Kur’an öğreniminden daha öncelikli olarak kâmil iman elde etmeye çalıştığımız bir dönem yaşamıştık. Kur’an sure sure nazil oluyordu. Bu surelerden helal ve haramı, emir ve yasakları öğrendik. Yine o surelerden neyin yanında yer almak gerekirse onu öğrendik. Şimdi ise, imandan evvel Kur’an’a yapışan, Fatiha Suresi’nden başlayarak sonuna kadar okuyan, fakat Allah’ın emri nedir, yasağı nedir, neyin tarafında bulunmak gerekir, kesinlikle bilmeyen; okuduğu Kur’an emirlerini çürük meyveler gibi sağa sola serpen, yani hiç kıymet vermeyen nice kişiler görüyorum”.

 

Evet, dediğimiz gibi, anlattıkları ne kadar da “biz”e yakışıyor, bizi anlatıyor değil mi? Kendimize baktığımızda,-sahabeden ilhamla- birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmekle yükümlü müminler olarak bizlerin hayatına, “Yürüyen Kur’an” olarak vasfedilen Efendimiz A.S.’dan yansıyan ne vardır?

 

Her şeyimizi Kur’an’la, İslâm’la yenileme durumundayız. Gerek iç, gerekse dış dünyamız için bu vazgeçilmez ve inkâr edilemez bir vakıadır. Ve işte meltemini hissettiğimiz mübarek ramazan bunun için bulunmaz bir fırsat. “Şeytanların zincire vurulduğu” bu ayda hesabımızı kitabımızı dünya adamlarının boş sözlerine göre yapmayı bırakarak, bir ay olsun Allah’ın ve Rasulü’nün buyruklarına göre şekillendirmeğe çalışalım. Umulur ki, bu bir ayın rahmeti bütün bir yılı kuşatır ve güzel hallerimiz sürekli olur.

 

Şöyle kendimize, hayatımıza eleştirel ve çözüm arar bir gözle baktığımızda çok sıradanlaştığımızı göreceğiz belki de… Ama karamsarlığa gerek yok. Zaten Kur’an ve Sünnet de bizi ısrarla karamsarlıktan uzak tutmaya yöneltmiyor mu? Karamsarlık yok; aradığımız çözümler mukabelede gizli. Yeter ki şekli ve adresi doğru olsun. Ve bir değişiklik daha yapalım bu ramazanda; mukabelemizi yaparken bir daha, biraz daha gayretle tavsiye edilen ve güzel yazılmış bir de MEAL HATİM EDELİM. Göreceğiz ki, mutlaka ve mutlaka hayatımıza bir fayda, bir güzellik getirmiş olacak. Haydi bu yıl inşallah MEALLE BİRLİKTE HATİM YAPALIM. HAYDİ YA ALLAH BİSMİLLAH!!!

 

X O – O X

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 12

 

EVİMİZDEN ÇIKIŞIMIZ VE İMAM SÜFYAN’IN “ÖKÜZ”LÜĞÜ

 

Sevgili dostlar biliyorsunuz bundan önceki yazımızda evlere nasıl girilir şeklindeki sualin cevabını vermeye  çalışmıştık. Ben –kaynağını hatırlayamıyorum- bu konuda çok önceleri eve girilirken sağ ayağın kullanılması gerektiği … şeklinde bir bahis okuduğumu biliyorum. Ancak maalesef elimdeki kaynaklarda bunu bulamadım. Dolayısıyla da size bu meselenin delilini serdedemiyorum.

 

Ancak bu meselede bir takım karinelerden hareket edebiliriz: Öncelikle efendimiz s.a.v.’in evlerimizi cennet bahçelerinden bir bahçe, cennet köşelerinden bir köşe olarak nitelediğini düşünürsek buraların elbette hayırlı-güzel yerler olduğu anlaşılacaktır. Böyle olunca da elbette evlere sağ ile girilir diyebiliriz. Ancak hassasiyetle de belirtelim ki bunlar “âdetler” ile ilgili sünnetlerdir. Yani din’le ilgili değildir. Bu sebeple de bu gibi sünnetlerin ihlali, yapılmaması günah olmaz. Hatta mekruh bile değildir. Ancak âdete bağlı şeyler de dahi Resulullah s.a.v.’e uymak elbette dünya ve ahiret açısından bizlere çok menfaatler sağlayacaktır.

 

Yapılacak her işte o güzel’e uymak, bu vesileyle O’nu s.a.v. hatırlamak, bizi gafletten kurtaracak, daha şuurlu hareket etmemize sebep olacaktır. Bu manada bir Müslüman ADIMINI BİLE nereye ve nasıl attığına dikkat etmelidir.

 

Yine biz Müslümanlar hadisi şerif gereği mescid/ler/e girerken sağ ayakla girer sol ayakla da çıkarız. Bu esastan hareketle evlere de sağ ayakla girilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.  Bu konuda müctehid seviyesine çıkmış olan olan meşhur Süfyan-ı Sevri rh. A.’in bir hassasiyetini ve kendisine neden Sevri dendiğine dair hikayeyi dikkatlerinize sunuyorum.

Büyük imam Hazreti Süfyan bir gün camiye girerken, şuursuzca adımını içeri atıyor, yani hangi adımla içeri girdiğini bilemiyor; sol ayakla mı girdi, sağ ayakla mı? Bu şuursuzluğu kendine yakıştıramadığı için ayıplanmaya başlıyor.

 

Ve kendi kendine diyor ki: “Buraya bir hayvanı, bir öküzü de koysak ya sağ ayakla veya sol ayakla girer. Hangi ayağıyla girdiğine zerrece dikkat etmez… Sen ise Allah’ın yarattığı eşrefi mahlukattan olmana rağmen sen de hayvan gibi davranıyorsun; hayvandan farkın olmalıydı, hangi ayakla girdiğine dikkat etmeliydin. Bundan sonra senin adin sevr (öküz) olsun!”

 

Gerçekten de öyle oluyor. Bugün bütün kitaplarda bu büyük zatin adi imam-i Sevri olarak meşhurdur. O halde her iste Resulullahın sünnetine uymaya çalışmak bizim de temel şiarımız olmalıdır.

 

            Bu haftalık da bu kadar… Affola…

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 11

EVİNİZDEN ÇIKARKEN

 

              Sevgili okurlar, kıymetli dostlar, dün akşam sitemdeki yorumlara bakarken kaçırdığım birşeyle karşılaştım: Kendisini şahsen tanımadığım, ancak gönderdiği yorumdan isminin Abdullah olduğunu öğrendiğim bir takipçimiz, 23.08.2010 tarihinde önce şahsıma dua ediyor, fazlasıyla mukabele ediyor, teşekkürlerimi iletiyorum… sonra da “eve girerken hangi ayakla gireceğimizi öğrenir bana da bildirirsen sevinirim arkadaşım.” diyor…

              Dikkat ederseniz sorunun üzerinden 11 ay gibi bir zaman sürmüştür. Bendeniz sitenin yönetici ve yazarı olarak gelen tüm not ve yorumları değerlendirmeme rağmen bu soruyu nasıl da atladım?! Şahsımı yakından tanıyanlar bilecektir; sorunun sorulmasından 20-25 gün kadar önce (27.07.2010 tarihinde) büyük ve ciddi bir trafik kazası geçirdim. Dolayısıyla Abdullah Bey kardeşimin talebi benim kazamdan yaklaşık 1 ay sonra olmuş. Ancak gelin görün ki, kaza sonucu 2 elim ve iki ayağım tamamen işlevsiz kaldı. Yaklaşık 3,5 ay; 20 gün hastahane, 3 ay da evde olmak üzere fiilen yatmak zorunda kaldım. Daha sonra ise parça parça oturma ve giderek çok ağır da olsa kısmi hareket dönemi başladı elhamdülillah… Elbette ayrı bir ızdırap ve ama ciddi bir imtihan olan “fizik tedavi” süreci de cabası… Fizik tedavi esnasında, sıksık ve ama kesinlikle Rabbime şikayetçi olmamaya gayret ve itina ederek “şu fizik tedavi olacağına işbu kırıklarım 10 defa daha kırılsaydı!” diye düşündüğüm çok oldu. Çünkü Allah’ım kimseye vermesin, kimseyi bununla imtihan etmesin dehşetli bir ızdırapla yüzyüzesiniz. Tabir caizse canlı canlı ve gözgöre göre fiziki işkenceye uğruyorsunuz. Bu tedavi (işkence) esnasında acıdan basbas bağırıyor, çığlıklar atıyor, oturdunuz kolduk veya yattığınız kanepede vücudunuzu indirip kaldırıyorsunuz. Bu tedavi esnasında ağladığım çok oldu! Üstüne üstlük işkence gördünüz için hekime verdiğiniz para da cabası :-) Ama hamdederim ki % 90 oranında başarılı olduk. Bunları bana acıyasınız, üzülesiniz diye yazmıyorum. Sadece niyetim, bilmeyen arkadaşlar durumuma muttali olsun da bendenizi affetsinler, hoş görsünler içindi… Kabul edilmiştir inşaallah!!!

               23.05.2011 tarihi itibariyle de yine aynı kazayla ilgili olarak, iyileşmeyen kalça ile ilgili olarak yeni bir operasyona daha muhatap olarak protez taktırdım. Şu anda halâ evdeyim, büroma gidemiyorum… İnşaallah, dualarınızla 1 ay gibi bir zaman sonra bunu da telafi etmiş olacağız.

               Yine beyan ediyorum ki, yukarıda arz ve izaha gayret ettiğim sebeplere binaen Abdullah Bey kardeşim haricinde atlamış ve ihmal etmiş olduğum kimi arkadaşlar olabilir. Bu sebeple tekrar haklarını helâl etmelerini talep ediyorum.

              Abdullah Bey’in sorusu ile karşılaşmam tam bir tevafuk; zira ben de bugün “evden çıkarken”ki durumu dikkatlerinize sunacaktım. İnşaallah sunacağım da… Nasipse Abdullah Bey’in sorusuna da gelecek hafta cevap vermiş olalım.

              Muhabbet, hürmet ve özürlerimi sunar, cumanızı tebrik ederken, hadisi şerifi (sünneti) dikkatlerinize sunuyorum efendim!

 

Enes b. Mâlik’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur;

“Bir adam evinden çıkınca “Bismillah tevekkeltü alallah, lâ havle velâ kuvvete illa billah: Allah’ın ismiyle (dışarı çıktım) Allah’a tevekkkül ettim, güç ve kuvvet sadece Allah’dandır” derse, o zaman kendi­sine (bir melek tarafından o adama: “Sen (bu duanın bereketiyle) doğru yo­la iletildin, şerlere karşı koymakta yeterli hale getirildin (ve onlardan) korundun” diye karşılık verilir. Bunun üzerine şeytanlar ondan uzaklaşır. Diğer bir şeytan da ona: Senin için doğru yola iletilen, ye­terli hale getirilen ve korunulan bir kimseyi (yoldan çıkarmak) nasıl (mümkün olur)? der.”

 

Açıklama

 

Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, kişi evinde bulunduğu sürece (prensip ve kaide olarak E.A.) fitnelerden ve insan ve cinn şeytanlarının hazırladığı tuzaklardan uzak kalır. Evinden çıkınca şeytanlar onun peşine düşerler ve sürekli olarak takip ederek onu kötülük­lere sürüklemeye çalışırlar. Fakat adam evinden çıkarken mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen duayı okuyacak olursa şeytanlar o kimseye za­rar vermekten ümitlerini keserek onun peşini bırakıverirler.

(Sünen-i Ebu Davut, Şamil Yayınları, Cilt 16, H.no. 5095)

 

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 10

Bu hadis ve açıklamasına ana sayfadan ulaşabilirsiniz.

 

X – o – o – X

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 9

RÜKUDAN KALKTIKTAN SONRA MELEKLER YARIŞ ETSİN SİZİN İÇİN

Sevgili okurlar, zannediyor ve ümid ediyorum ki, hemen tamamınız namazlarını kılıyorlar. Madem namaz kılıyoruz, esas olan namazların kabul edilmesi ve -hafazanallah- kıyamet günü yüzümüze (beğenilmemiş, kabule şayan olmamışlığından dolayı) bir paçavra gibi fırlatılmamasıdır. Elbette bunun için de namazların farz ve vaciplerine azami hassasiyet göstermek durumundayız. Alimlerin bir kısmı namazda uyulması gereken “tadil-i erkân”ın namazın farzlarından olduğunu zikrederlerken, bir kısmı da vacip olduğuna dikkat çekiyorlar. dolayısıyla, namazlarımızı kılarken ve kılış esnasında rükünler arası geçişlerde (intikallerde) hz. Peygamber a.s.v.’in tavsiyelerine dikkat etmeli ve vücut organlarımızın yatışmasını beklemeli, acele etmemeliyiz. Bunun sağlanması için sünnette bir çok tavsiyeler doğrudan veya dolaylı olarak bize bildirilmiştir. Bugün unutulmuş sünnetler bahsinde (Bekir Hot kardeşimin tavsiye ve telkiniyle) bu hususlardan birisine işaret edeceğiz. Rabbim önce yazana sonra da okuyanlara tatkibikini ve tesirini nasip etsin inşaallah, efendim.

 

Bize Katâde ile Sabit ve Humeyd, Enes’den naklen haber verdiler ki: Bir adam nefes nefese (mescide) gelerek saf’a girmiş ve: (Rükudan kalkınca) Hamden kesiran tayyiben mübareken fih (Allah’a hayırlı, halisane çok hamd olsun!) dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazını biti­rince :

«O sözleri söyleyen hanginizdi?» diye sordu. Cemaat sükût etti­ler. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekrar:

«Bunları söyleyen hanginizdi? Zira zararlı bir şey söylemedi.» buyur­dular. Derken bir adam:

—  Soluk soluğa (koşarak) yetiştim de onları ben söyledim.» demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Gerçekten oniki Melek gördüm ki bunları hangisi Allah’a evvelâ arz edecek diye yarış ediyorlardı.»  buyurmuş

Buhârî’nin bu manâda Hz. Rifâatü’bnü Râfi’ (Radiyallahü anhûma) ‘dan rivayet ettiği bir hadîsde şöyle denilmektedir: «Bir gün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in arkasında namaz kılı­yorduk. Rükû’dan başını kaldırınca «Semiallâhu İtmen hamiden» dedi; ar­kasındaki cemaatdan biri de «Rabbena’ ve leke’l – Hamdü hamden kesî-ren, tayyiben, mubâraken fîhi» dedi.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdan çılanca: «O konuşan kimdi?» diye sordu. Konuşan zât:

—  Bendim… cevâbını verdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): «Otuz küsur melek gördüm ki hepsi bunları evvelâ ben yazayım diye yarış ediyorlardı.» buyurdular. Aynı hadîsi Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî tahrîc etmişlerdir.

Tayyib: Riya ve şöhret şaibesinden hâlis manasınadır, Mübârek’den murâd da hayırı çok demekdir. Babımız hadîsinde okunan kelimeleri kapışan meleklerin onikî olduğu bildiriliyor. Buharî hadîsinde bunların otuz küsur; Taberâni’nin rivayet ettiği   Ebû   Eyyûb   hadîsinde onüç oldukları bildiriliyor.

Acaba meleklerin bu adetlerle tahsis buyurulmasının hikmeti nedir? Bu suâle Aynî şu cevâbı vermektedir: «Bana burada şu feyz i ilâhî ilham oldu: «Otuz küsur… hadisteki kelimelerin harfleri otuzdörttür. Şu hâl­de Allah Teâlâ mezkûr kelimeleri ta’zîm için bu harflerin sayısınca melek indirmiş demek oluyor. Diğer rivayetler de buna kıyâs olunur!»

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

1- Allah Teâlâ’ya hamd-ü senada bulunmak, onu zikretmek sevâbdır.

2- Yanındakileri şaşırtmamak şartı ile yüksek sesle zikir caizdir.

3- Kulların amellerini yazan melekler Hafeza meleklerinden baş­kadır.

(Sahihi Müslim Sönmez Yayınları Hn. 600)

Açıklama

Bu hadis-i şerifte sözü geçen kimse okumuş olduğu duayı ister cemaate yetiştiğinden dolayı, isterse içten gelen bir arzuyla mücerred bir ta’zim ve şükür maksadıyla okumuş olsun, her iki halde de Resûl-i Ekrem’in tasdik ve tasvibine mazhar olmuştur. On iki tane meleğin bu hamd-ü senanın sevabını yazmakta yarış ettiklerini haber vermesiyle de bu sözleri namazda söyleyen bir kimsenin büyük bir ecir ve sevaba nail olacağını be­yân ve bu fiile teşvik etmiştir. (…) Bu duanın sevabını yazan meleklerin sayısının on iki olmasının hikmetini ancak Allah ve Resulü bilir.

Hadisin zahirine bakılırsa buradaki melâike-i kiramdan maksat Hafa-za melekleri değildir. Nitekim Buhârî ile Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)den ittifakla rivayet ettikleri hadis de bunu gösterir. Zira mezkûr hadiste; “Al­lah Teâlâ’nın öyle melekleri vardır ki bunlar yollarda dolaşarak zikir ehlini ararlar” buyurulmaktadır.

 (Ebu Davut, Hn. 763, Şamil Yayınları)

 

* * * * *

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 8

(Bu konu ana sayfadadır, buraya alınmamıştır)

 

* * * * *

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 7

AYAKKABILARINIZI GİYERKEN BİLE…

Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a): “Biriniz ayakkabı(sını) giyeceği zaman sağdan başlasın, çıkaracağı zaman da soldan başlasın. Sağı, giyerken ayakların ilki, çıkarırken de sonuncusu olsun” buyurmuştur. 

(Sünen-i Ebu Davut Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları C. 14 Sayfa 210, 4139 no.lu hadis… Ayrıca Hadis Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn-i Mace, Muvatta ve Müsned’de de kayıtlıdır)

AÇIKLAMA

İmam Nevevi Rahmetullahi Aleyh şunları beyan eder: “Sağdan başlama meselesi şeriatın daimî bir kaidesidir! Kaide şudur: Tekrim ve teşrif babından olan; elbise ve mest giymek, mescide gir­mek, misvak tutunmak, sürme çekinmek, tırnak kesmek, bıyık kısaltmak, saç taramak, koltuk yolmak, bası tıraş etmek, namazda selam vermek, ta­haret azalarını yıkamak, heladan çıkmak, yiyip içmek, musafaha etmek, Hacer-i Esved’i öpmek ve benzeri şeylerde sağdan başlamak müstehaptır. Bunun zıddı olan helaya girmek, mescidden çıkmak, burnunu silmek, ta­haretlenmek, elbise, don ve mest çıkarmak gibi şeylerde ise soldan başla­mak müstehaptır. Bütün bunlar sağ tarafın keramet ve şerefindendir.”  Bazıları şöyle demişlerdir: “Bu meselenin hakikati şudur: Yapılması maksut ve matlup olan işlerde sağdan başlamak müstehaptır. Soldan baş­laması müstehap olan fiiller maılup değildir. Bunlar ya terki matlup yahut yapılması maksut olmayan fiillerdir.”

Günümüzde maalesef “sağdan yapmak/sağı kullanmak” fiili çok ihmal edilen sünnetlerden olmuştur. Ancak bu ihmal edilme genel itibariyle “önemsenmeme” değil, bu sünnetin “bilinmemesi” sebebiyledir. Ancak dikkat edersek, Hz. Peygamber a.s.v. SAĞ’a o kadar ehemmiyet vermiştir ki, çok alelade, sıradan ve neredeyse otomatiğe bağladığımız, yaparken özel bir çaba ve bilgi/düşünme eylemi harcamadığımız bir AYAKKABIYI GİYMEYİ dahi sağ teki ile başlamak şeklinde devam ettirmiş ve böylece giyerken/başlarken sağ, bitirirken/çıkartırken sol taraftan başlamanın özelliklek ve hassasiyetine dikkat etmiş ve dikkat çekmiştir.

Rabbim uygulama ve uymayı nasip eyleye…

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 6

GECELERİ (YATARKEN) KAPLARINIZIN ÜSTÜNÜ ÖRTÜYOR MUSUNUZ?

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kapların ağızlarını örtün, dağarcık (ve tulukların) ağzını bağlayın.”

Müslim’in bir rivâyetinde şu ziyade var: “Zîra yılda bir gece vardır ki onda veba yağar. Şayet ağzı açık kaba veya bağsız dağarcığa rastlarsa bu vebadan ona mutlaka iner.”  (İbrahim Canan (rh. A.) tercümesiyle yayınlanan Kütüb-ü Sitte, Akçağ Yayınları, 2257 No.lu hadis)

 

AÇIKLAMA:

 

1- Rivayet muhtelif vecihlerde bir kısım ziyadelerle gelmiştir. Mesela Müslim’in bir rivâyeti şöyledir: “Kapların ağızlarını örtün, dağarcıkların ağzını bağlayın, kapıyı kapayın, lambayı söndürün. Zîra şeytan dağarcığı çözemez, kapıyı açamaz, kabın kapağını kaldıramaz. Eğer kabın üzerine örtecek bir şey bulamazsanız bir çöp olsun gerin ve üzerine Allah’ın ismini zikredin. Çünkü küçük fasık (fare) ev sahiplerinin üzerine evlerini yakar.”

 

2- Rivayetin Buhârî’deki bir vechinde, rivâyet, “Geceleyin yatınca lambaları söndürün…” diye başlar.

 

İbnu Dakîku’l Îd der ki: “Kapıların kapatılma emrinde hem dînî, hem dünyevî maslahatlar var. Nefisler ve mallar böylece aylakların, fesadcıların, bilhassa şeytanların şerrinden korunmuş olur.” “Şeytan, kapalı kapıyı açamaz” sözü, bu emrin şeytanların insanlara karışmasını önlemek maslahatına râci olduğuna işaret eder. Şeytanın durumunu belirterek emrin sebebini de açıklaması ancak peygamberlerin bilebileceği gizli bir meseleye dikkat çekmek, uyarmak içindir.”

3- Senenin bir gecesinde veba indiğinin beyan edilmesi ve bu gecenin hangi gün olduğunun belirtilmemesi kapların her gece örtülmesi hususunda dikkate, uyanıklığa ve teyakkuza sevkeden bir durumdur.

4- İbnu Hacer icabı halinde, örtme yerine çöp germekle iktifa etmedeki sırrı şöyle açıklar: “Zannımca bu sır, çöpü gererken çekilen besmeleyle ilgilidir. Böylece çöpün gerilmiş olması, o esnada besmele çekildiğine bir alamet olur. Gerilmiş çöp sebebiyle bunu anlayan şeytanlar kaba yaklaşmaktan imtina ederler.” Meselenin örtme emrini te’kîde râci yönü de vardır.

5- Alimler, Hz. Peygamber a.s.v.’ın buradaki emrini dini bir fariza değil, özendirme anlamına yorumlamışlardır. (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Abdullah Feyzi Kocaer, Hüner Yayınları Konya). Bu emirler belki dünyevi bir takım menfaatleri öğretmek ve onlara alıştırmak için gelen mendup emirlerdendir. Uyan her mü’min bir takım zararlardan selamette olur (Buhari Şerhi, Diyanet işleri Yayınları)

  

6- Nevevi diyor ki : «Bu hadiste dünya ve âhiret mesâlihini bir araya toplayan muhtelif hayır nevilerinden cümleler vardır. Şeytanın eza­sından kurtulmanın yolunu da bu âdabı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) emir buyurmuş, Allah Teâlâ dahi aynı esbabı onun şerrinden kur­tulmaya sebep halketmiştir. Binâenaleyh şeytan kapalı bir kabı açmaya, bağlı bir tulumu çözmeye, kilitli bir kapıyı açmaya ancak bu esbabı bulduğu zaman muktedir olabi­lir. Nitekim sahih bir hadîste : .

“Kul evine girerken  besmele çekerse, şeytan: Bize bunların  yanında gecelemek yok (yâni, bizim  bu  evdekiler üzerine bir hakimiyetimiz yok) der.” buyurulmuştur…»

Bu rivayetlerde bilhassa şeytanın şerrinden korunmaya tembih buyurulmakta, şeytanların varlı­ğına ve insanlara çeşitli zararlar verebileceğine delâlet etmektedir. Maa­lesef yirminci asır Müslümanlarından birçok zavallılar dinden istifa et­miş, mürtedîerin menfî propagandalarına kapılarak şeytan iddiasını istih­fafla veya açık açık inkârla karşılıyorlar. Bizim vazifemiz bu zavallılara bu yaptıklarının açık açık küfür yâni dinden çıkmak olduğunu hatırlat­maktır. İslâm’ı hiç kabul etmeyenlerle, ondan yeni yeni çıkmış olanlara Allah’dan hidâyet dilemekten başka sözümüz yoktur. (…)

Bu hadîste senenin bir gecesinde vebanın (yâni taun hastalığının) yeryüzüne indiği bildiriliyor.

Cevheri, vebayı : «Ekseriyetle Ölüme götüren umumî bir hasta­lıktır.» diye tarif etmiştir.

(Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmet Davutoğlu (rh. A.), Sönmez Neşriyat)

 

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 5

KOLA MI? SÜT MÜ?

            ***Hz. Aişe (Radyallâhü anhâ)’dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)e süt sunulduğu zaman :

            (Süt) bir bereket veya (yâni bilâkis) iki berekettir, buyururdu.’ (İbn-i Mace Tercüme ve Şerhi, Kahraman Yayınları 3321 No. lu Hadis)

            ***İbni Abbas (r.a)’dan rivayet olunduğuna göre; dedi ki: Ben (teyzem) Meymûne (r.anha)’nın evinde idim. Halid b. Velid’le birlikte Rasûlullah (s.a) de (oraya) geldi. (…) Sonra Rasûlullah (s.a)’a bir süt getirildi de (onu) içti ve:

            “Biriniz bir yemek yediği zaman; ‘Ey Allahım! Bu yemeği bize bereketli kıl ve bize ondan daha ha­yırlısını yedir’ diye dua etsin. Kendisine bîr süt içirildiği zaman da: ‘Ey Allah’ım! Bunu bize bereketli kıl ve bize bundan daha fazla­sını ver’ diye dua etsin. Çünkü sütten başka (tek başına hem açlığı hem de susuzluğu gidermeğe) yeter bir yiyecek ve içecek yoktur” buyurdu.

             Ebû Dâvûd dedi ki: Bu (sözler, rivayeti) Müsedded’e ait olan söz­lerdir. (Sünen-i Ebu Davut, Şamil Yayınları, Hadis No. 3730)

              AÇIKLAMALAR : 

              Zevâid nevinden olan bu hadîsin izahı bölümünde Sindi şöy­le der; Yâni sütte iki bereket vardır. Çünkü hem açlığı hem de su­suzluğu giderir. (İbn-i Mace Şerhi)

İkinci (Ebu Davut’da geçen) hadîsi Tirmizî, Ebû Dâvûd, Ahmed ve B e y h a k i de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste buyurulan duada yenilmek üzere konulan yemekten hayırlısı, yâni daha iyisinin dilen­mesi cümlesiyle ilgili olarak Tuhfe yazarı: Yâni Cennet yemeğinin nasip kılınması dilenmiş olunur veya umumî mânâ kasdedilmiş olur, der.

Mevcut yemekten daha iyisine kavuşmayı dilemek, hazır olan yemeği beğenmemek veya nimeti küçümsemek anlamını taşımaz. Çünkü Allah’tan nimet dilenirken bunun en mükemmeli ve tamamı dile­nir. Böyle dilemek meşrudur.

Yine hadîsteki duada; süt içileceği zaman söylenmesi emredilen cümlelerde ise, sütten hayırlı bir rızık istenmiyor da daha çok süte kavuşturulmak dileniyor. Bunun hikmet ve sebebi de sonunda gelen cümlede açıklanıyor. Evet, süt gıda maddelerinin en iyisidir. Ondan hayırlısı yoktur. Çünkü süt, hem açlığı hem de susuzluğu giderir. Başka gıda maddeleri ise böyle değildir. Ya açlığı giderir veya susuz­luğu giderir. (İbn-i Mace Şerhi)

Metinde geçen “süt içirildiği zaman” cümlesi, “kendisine Allah süt içmeyi nasib ettiği zaman” anlamına gelir. Bir başka ifadeyle fiilinin faili Allah (c.c)’dır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifde Hz. Peygamber’in, her yemeğin sonunda Allah’dan bu ye­mekten daha hayırlısını vermesini istediği halde, süt içince daha hayırlı bir yemekten söz etmeyip sütün daha çoğunu istemesi de sütün yemeklerin en hayırlılarından olduğuna delâlet etmektedir.

Tirmizî, bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. (Ebu Davut Şerhi)

 

* / * / *

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER 4

 

Mücahidleri Donatmak ve Onları Yolculamak!!!

 

 

Belki bir kısmımız haberdar değildir… Haberdar olanlarımız ise tekrar meseleye vakıf olsun ve mümkündür ki etrafında haberdar olmayanları uyarsın diye bu yazıyı yazıyor, bu sünneti hatırlatıyorum siz kardeşlerime…

 

         22 Mayıs 2010 Cumartesi günü saat 11.00’de FİLİSTİN’E İNSANİ YARDIM KONVOYU İstanbul-Sarayburnu’ndan hareket ediyor… Ümmetin şerefli ve ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa muhafızlarının dertlerine derman, yaralarına ilaç olmak için yola çıkıyor yiğit kardeşlerimiz bu tehlikeli yolculuğa…

 

         Onlar bir vacibi eda ediyorlar… bize ise sünneti uygulamak, sünneti tatbik etmek düşüyor. Bu sebeple;

 

  1. Öncelikle etrafınızda bulunan duyarlı-duyarsız, haberli-habersiz insanları bilgi sahibi yapın ve meseleyi anlatın, onların da bu meseleye bir şekilde müdahil olmasını sağlayın.
  2. Cebinizdeki, yastığınızın altındaki o –miktarı şahıstan şahısa değişen- birikimlerinizden hiç değilse üç-beş kuruşu olsun, mutlaka ama mutlaka bu yola, bu kardeşlere sarfedin ve Filistin’e bir çocuk maması, çocuk bezi, kadın pedi, yara bandı, kibrit olsun almaları için bu kardeşlere ulaştırılması için verin. Verin ki, o gemileri doldursunlar… Gemilerimiz buradan 1 yolcu, 2 yük gemisi olmak üzere tüm dünyadan yazar, sanatçı, aktivist ve diğer katılımcılarla birlikte 9 gemiye ulaşmış durumda… Toplam 8 yük 1 yolcu, toplam 9 gemi… 
  3.  Hiç ama bunlardan hiçbirini yapamıyorsanız, bari cumartesi(22.05.2010) günü saat 11.00’de Sirkeci-Sarayburnu’na gelin ve bu kardeşlerimizi, bu mücahidleri savaşa uğurlayın ve hem uğurlarken, hem de uğurladıktan sonra, yurtlarına-evlerine dönünceye kadar da aman ha dualarınızı eksik etmeyin. Kalabalığınızla inanmayanların, inananlara düşman olanların gözü korksun, dualarınızla yürekleri burkulsun İnşaallah. Duanın gücüne inanın ve bunu kullanın. kendinize güvenin ve bunu hissettirin.

 

         Çocuğunuzla-çoluğunuzla gelin uğurlamaya… Ailenizin, mahallenizin tüm fertleriyle gelin bu uğurlamaya… Düğün olsun bu uğurlamanız/uğurlamamız. Ve düğünlerimiz hep böyle olsun, Allah bizimle ve sizinle olsun…

         Yardım ve Filistin’e İnsani Yardım Konvoyu hakkındaki bilgiler için www.ihh.org.tr sitesini ziyaret edebilirsiniz.

 

         Bu konuda hadislerimizi aşağıdaki şekilde dikkatlerinize sunuyorum:

 

Abdullah b. Amr’den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle, buyurmuştur:

“Mücâhid için (sadece kendi cihadının) sevabı vardır. (Ona si­lah temininde) yardımcı olan kimse için hem (yardımının) sevabı hem de cihad sevabı vardır.” (Cilt 9, Hadis No. 2526) 

 * * *

Açıklama 

Hadis, “Gazi için bir sevab, gaziyi teçhiz eden kimse için de iki sevab vardır” anlamına gelir.

 

İbn Ömer Kaze’a’ya hitaben “Gel! Ben seniRasûlullah (s.a.)’ın (mücahidleri ve) beni uğurladığı gibi uğurlayayım” dedi (ve şöyle dua etti): “Senin dinini, emanetini ve amellerinin sonuçlarını Al­lah’a emânet ediyorum”

(Cilt 10, Hadis No. 2600) 

 

Açıklama 

Hz. Peygamber yolculuğa çıkan mücâhidleri uğurlarken, “Senin dinini, arkanda emanet olarak bıraktığın çoluk-çocuğunu ve diğer emânetlerini Allah’a emanet ediyorum ve ondan muhafaza etmesi­ni hayatın boyunca yapacağın amellerini hayırla neticelendirmesini diliyorum” diye dua ederdi.

İbn Ömer, Kaze’a’yı bu şekilde uğurlamış ve Hz. Peygamberin mücâ­hidleri bu şekilde uğurladığını ifâde etmiştir.

 

Bir hadis-i şerifte ifâde edildiğine göre, “Azîz ve celîl olan Allah’a bir şey emânet edildiği zaman o şeyi mutlaka muhafaza eder”. O emâneti he­der olmaktan korur. Ona musallat olan zâlimleri dünyada ve âhirette ceza­landırır.

 

(Kaynak: Sünen-i Ebu Davut, Şamil Yayınları)

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 5

 

HER ZAMAN, UYURKEN BİLE…

 

Kardeşler, dostlar cumanız mübarek olsun! Alemlere Rahmet olan aleyhissalatu vesellem efendimiz, aşağıda sunacağımız hadisi şeriflerini bize aktarmaları için ashabına beyan ederken, maalesef acı bir gerçeğimize işaret ediyor ve diyor ki “Bunlar kolaydır ama yapanları azdır.” Gerçekten de bu sözün, tesbitin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bugün en azından kendi nefsimiz açısından, en yakınlarımız açısından “hakkel yakin” müşahade ediyoruz. Namazı bitirir bitirmez, sanki Allah’ın rahmetine, yardımına, affına ihtiyacımız yokmuş, bizim yerimize başkaları tesbih çekiyormuş da sevabı bize geliyormuş gibi, koşarcasına (yoksa kaçarcasına mı) camiyi veya seccadeyi terk etmek… Yatağa girer girmez, hemen uyumak… Yok hemen uyuyamıyorsak, zaman geçsin de uykumuz gelsin için, ya gece yarıları yemek yemek ya da kalkıp –maalesef- televizyon seyretmekler artık bizim “sünnetlerimiz” oldu. Kendi indi ve süfli sünnetlerimizin terki ve hz. Peygamberin pak sünnetine yapışmak niyet ve dualarıyla buyurun efendim hadisimizi tetkike ve amel etmeye!..

 

 

Hz. Abdullah İbn Amr’den (rivayet edildiğine göre) Peygam­ber (s.a) şöyle buyurmuştur:

 

“İki zikir çeşidi vardır ki, bunlara devam eden Müslüman bir kul mutlak cennete girer. Bunlar kolaydır. Ama bunları yapanlar azdır. Her namazın ardında on defa: “Sübhanellah”, on defa: “elhamdülil­lah”, on defa: “Allahü ekber” der. (Böylece) bunlar (günde) yüz elli defa söylenmiş olur. Mizanda ise binbeşyüz (eder)

 

Yatağına yattığında otuz dört defa: “Allahü ekber” otuzüç defa “Elhamdülillah”, Otuzüç defa: “Sübhanellah” der. (Bu suretle) bun­lar yüz defa dil ile söylenmiş olur. Mizanda ise bin (kabul edilir.

 

Ravi Abdullah b. Amr dedi ki):

 

Rasûlullah (s.a.)’i bunları eli(nin parmakları) ile sayarken gördüm.

 

(Sahabe-i kiram):

 

Ey Allah’ın Resulü bunlar kolay olduğu halde yapanlar neden az olu­yor? diye sordular da (Hz. Peygamber) şöyle cevap verdi:

 

“Sizden biri yatağındayken şeytan ona gelir. Bunu söylemeye fır­sat vermeden uyutur. Namaz kılarken gelir. (Namazın sonunda) bun­ları söylemeden önce ona bir ihtiyacını hatırlatıverir…”

 

Açıklama 

 

Hadis-i şerifte iki zikir çeşidinden söz edilmektedir:

 

1. Her vakit namazının sonunda okunan zikirlerden onar adet, beş vakitte toplam 150 adet eder. “Kim bir iyilik yaparsa on katı verilir.” âyet-i kerimesi gereğince her iyilik on misliyle mükâfatlandırılacağından bu yüz elli zikir, kulun mizanına 1500 zikir olarak ko­nacaktır.

 

Aslında farz namazların her birinin ardında yapılan zikirlerin sayısı­nın 99 adet olacağına dair pekçok sahih hadis vardır. Öteden beri yapıla gelen uygulama da bu hadislere göredir. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte ise söz konusu zikirlerin sayısının otuz olduğundan söz edilmekte­dir ki, bu mikdar farz namazların sonunda yapılması gereken yeterli zik­rin en az olan sayısıdır.

 

2. Gece uykuya yatarken okunan yüz adet zikirdir. Bunlar da yine me­alini sunduğumuz âyet-i kerime gereğince Mizana bin adet zikir olarak konacaktır.

 

Fakat yapılması kolay, sevabı fazla, dile hafif, terazide ağır olan bu zi­kirler, şeytanın hased damarlarını fazlasıyla tahrik ettiği için şeytan mut­laka bir yolunu bulup insanı bu kazançlı işten mahrum etmek ister. Çoğu zaman da buna muvaffak olur. Bu bakımdan bir Müslüman, hiçbir zaman şeytana bu fırsatı vermemelidir.

 

Bazı  Hükümler 

 

1. Farz namazlardan sonra on defa “Sübhanallah” on defa “elhamdülillah”, on defa da “Allahü ekber” demek meşrudur.

 

2. Gece uykuya yatarken 33 defa sübhanallah, 33 defa elhamdülillah, 34 defa da Allahü ekber demek meşrudur.

 

3. Her sevablı işe on kat sevab verilir.

 

4. Yapılan zikirleri parmaklarla saymak meşrudur.

 

Bir de –belki de haddimiz olmayarak- küçük ve ama hoş bir nükte

 

Birgün yaşlı bir derviş, bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan
bir genc kıza rastlamış…
Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları.
“Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?” diye sormuş derviş.
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız.
“Sevdiğim çalışıyor orada. Ona elma götürüyorum.”
“Kaç tane” diye soruvermiş baba derviş.
Kız şaşkın:
“İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?”
Usulca kırıvermiş elindeki tesbihi derviş…

 

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 5.

 

SOHBET VE TOPLANTILARIMIZDAN KİRLENMEDEN

 AYRILMAK, KİRLERİMİZDEN ARINMAK İÇİN…

 

Kıymetli dostlar, insan olmak hasebiyle her birimiz mutlak surette bir takım sohbetlere, toplantılara katılmaktayız. Bu katılımlar farklı zaman ve zeminlerde cereyan edebilmektedir. Elbette bu sohbetlerde bir takım konuşmalar sebebiyle günah sadır olabilmektedir. Mümkündür. Elbette kul hakkı hariç olmak üzere, bu günahların nasıl temizleneceğini ve ahirete giderken bigünah gitmemizin yollarını bize, bizi nefsinden de çok seven Hz. Peygamber a.s.v. bildiriyor. Buyrun; kulak verelim, değer verelim, hayatımızda yer verelim inşaallah.

 

 

 

 

Abdullah İbn Amr İbn Âs dedi ki:

 

(Bir takım) kelimeler vardır ki bir kişi meclisinden kalkarken onları okuyacak olursa o kişiden (bu mecliste sadır olan hatalar) bu kelimeler sebebiyle mutlaka affedilmiş olur. Bir kimse bu kelimeleri bir hayır ya da zikir meclisinde okursa, bu meclis bu kelimeler sebebiyle o kimse için ha­yırla sonuçlanmış olur. Tıpkı sayfa üzerinde mühür basılır gibi (bu mecli­sin sonuna da hayır mührü basılmış olur. Sözü geçen kelimeler şunlardır:) “Sübhanekellâhümme ve bihamdike; lâ ilahe illâ ente; estağfiruke ve etûbu ileyk: Ey Allah’ım seni (noksan sıfatlardan) tenzih ederim. Sen­den başka (hakiki) bir ilah yoktur, senden af diliyor ve sana tevbe edi­yorum.”

 

Ebu Berze el-Eslemî dedi ki:

 

Rasûlullah (s.a.) meclisten kalkmak istediği zaman (meclisin sonunda “Sübhanekellâhümme ve bihamdik, eşhedü enlâ ilahe illâ ente estağ­firuke ve etûbe ileyk: Ey Allah’ım seni (şanına yakışmayan her sıfattan) tenzih ederim. Senden başka (gerçek) bir ilah olmadığına şahitlik ede­rim. Senden af dilerim ve sana tevbe ediyorum.” derdi.

(Bir gün Rasûlullah (s.a.) meclisinden kalkarken bu kelimeleri oku­yunca orada bulunan) bir adam:

Ey Allah’ın Rasulü, sen (bugün) daha önce söylemediğin bir söz söy­lüyorsun (bu sözü niçin söylüyorsun?) dedi de:

(Rasûlullah) (s.a.):

Mecliste (geçen süre içerisinde orada bulunanlardan sadır) olan ha­taları örter” (de onun için bunları söylüyorum)” buyurdu.

 

Açıklama

 

Bu babda gelen hadis-i şeriflerde sözügeçen duaların, bir meclisten kalkarken okunması halinde okuyan kimsenin o mecliste işlediği küçük günahlara keffaret olacağı, ifa­de edilmektedir. Bu mevzuda Hz. Ali’den rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

“Her kim (âhirette) sevabının büyük ölçülerle ölçülebilecek kadar çok ol) masını isterse meclisin sonunda: “Sübhane rabbike rabbil iz­zeti amme yesifûn ve selâmün alel mürselîn ve’l hamdü lillahi rabbil âlemin” desin.

 

Kaynak: Sünen-i Ebu Davut, Şamil Yayınları, C. 16

 

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 4.

GÜNAHTAN SONRA TEVBE AMA…

Ebu Bekr es-Sıddik radyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini işittim:

            -“Herhangi bir adam günah işler de sonra kalkar abdest alır ve namaz kılarsa, sonra da Allah’dan af dilerse, muhakkak Allah onu afveder.” Peygamberimiz sonra şu ayeti okudu: “ve bir günah işledikleri zaman Allah’ı anarak hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler” (Al-iİmran 135)

 

            Hadisi, Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir. 

 

Hadis-i şerif işlenen bir günahtan sonra yapılan tevbe istiğfarın o güna­hın bağışlanmasına vesile olacağına işaret etmektedir. Ancak tevbeden önce güzelce abdest alınması peşinden de iki rekat namaz kılınması gereklidir. Gü­zelce abdest almaktan maksat, sünnet ve âdaba riâyet edilmesidir. Tevbe ve istiğfardan önce kılınan iki rekât namaz, kişiyi dünya ve dünya zevklerin­den uzaklaştırıp Allah’a yaklaştırır. Yaptığı rükû ve secdeler Allah azze ve celle’nin huzurunda ihtiyaç ve zaafına, onun gücü karşısında mevkiinin dü­şüklüğüne işaret eder. Bu halet-i ruhiye içerisinde Rabbine el açıp dua eden, af dileyen kişinin dua ve tevbesi kabul edilmeye daha lâyıktır. Ayrıca ya­pılan kötülükten sonra namaz kılmakta “…iyilikler kötülükleri giderir…” mealindeki âyet-i kerimenin ifade ettiği mânânın tahakkuku görülmektedir.

 

Hadisi zikrettikten sonra Resulullah (s.a.) Âl-i İmrân sûresinden bir âyet okumuştur. Hadisin metninde bir bölümü verilmiş olan âyet-i kerime­nin tamamının meali şöyledir:

“Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde, Al­lah’ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah’tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar yaptıklarında bile bile direnmezler.” (Al-i İmran 135. Ayet)

 

Bu âyet-i kerimedeki “fena bir şey” kelimesi “zina gibi çok çirkin olan fiiller, büyük günahlar, başkasını da ilgilendiren günahlar” ola­rak, nefse zulüm de “küçük günah, zina kaydı olmadan herhangi bir günah veya zararı başkasına dokunmayan günâhlar” olarak tefsir edilmiştir.

 

Bu âyet-i kerimede bahsi geçen “onlar”, daha önceki âyetlerden anla­şıldığına göre, Allah’a karşı gelmekten sakınan muttaki mü’minlerdir. Bun­lar hasbel-beşer bir kötülük yaparlar bir günah işlerlerse, derhal Allah’ı hatırlarlar. Haya ve korkularından dolayı günahlarına hemen tevbe ederler. Yaptıklarına pişman olarak kalben ve lisânen mağfiret isterler. Bununla da kalmayıp günahı örttürecek iyilik yapmaya koşarlar. Bütün bunları Allah (c.c.)’ın günahları bağışlayacağını bilerek ve umut ederek yaparlar. Çünkü günahları, Allah (c.c.)’dan başka hiç kimse affedemez. Ancak âyet-i keri­menin sonunda işledikleri bir günahtan sonra tevbe edenlerin muttakîler sı­nıfına girmeleri için işlemiş oldukları günahta bilerek ısrar etmemeleri şart koşulur.

 

Bazı Hükümler

 

1. İşlenilen bir günahın hemen peşinden tevbe edilmelidir.

2. Tevbe etmeden önce iki rekat namaz kılınması müstehabtır.

3. Şartlarına riâyet edilerek samimiyetle yapılan tevbeler Allah katında makbuldür.

4. Müslüman, duyduğu hadisi hayatında uygulamalıdır.

 

O – x – O

 

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 3.

 

KAÇ KİŞİ KALDI(K) BU SÜNNETE SAHİP ÇIKAN?

Muâz’den rivayet edilmiştir:

“Âişe’ye: 

“Resulullah (s.a.v.), Duha namazını kaç rekat kılardı?” diye sordu. Aişe: “Dört rekat kılar, dilediği kadar da artırırdı” diye cevap verdi.”  

 

Ebu Hureyre (r.a)’tan rivayet edilmiştir: 

“Dostum (s.a.v.), bana; üç şeyi; her aydan üç gün oruç tutmayı, iki rekat Duha namazını ve uyumadan önce vitir namazını kılmamı vasiyet etti.”  

 

Ebu Zerr (r.a)’tan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: 

“Sizden her birinin, her bir mafsalına karşılık bir sadakası vardır. Her teşbih, bir sadakadır. Her tahmid, bir sadakadır. Her tahlil, bir sadakadır. Her tekbir, bir sadakadır. İyiliği emretmek ve kötülükten men etmek de birer sadakadır. Bütün bunlara, kişinin kılacağı iki rekat Duha namazı yeterlidir.”

 

Açıklama:

 

Kuşluk/Duha namazı: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığı­na ve arkadaşlarına da bu vakitte namaz kılmayı tavsiye ettiği namazdır.

Kuşluk namazı kılmak, müstehab olup güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden, yani güneşin doğması üzerinden takriben 45-50 dakika geçmesinden zeval vaktine kadar olan müddet içerisinde iki, dört, altı, sekiz yada oniki rekat kılınabilirse de en faziletlisi dört rekat kılmaktır,

Kuşluk namazı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in devamlı surette kılmadığı, bazı zamanlarda arasıra kıldığı bir namazdır.

Tesbih Subhanallah demektir. Tahmid: el-Hamdulülah demektir. Tehlil Lâ ilahe il­lallah demektir. Tekbir: Allahu Ekber demektir.

Sadaka ise iyilik ve gerçeklik gibi mânâlar taşır. Allah yolunda yapılan harcamaları ifâ­de eder. Sadaka vermeye “Tasadduk” denir.

Sadaka sadece fakirlere verilen mal veya para değildir. Fertlere ve cemiyete yarar sağlavan her faydalı söz, davranış ve iş bir nevi sadakadır. Hadis-i şerifte bu gerçeğe işaret edilerek maddî imkânlarıyla sadaka vermekten âciz kalan fakir kimselerin de tasadduk im­kânlarının bulunduğu ifâde edilmekte ve onlara da sadaka yollan gösterilmektedir. Ayrıca hadiste hergün Allah’ın nimetlerini göz önünde bulundurmak hergün bu nimetlerin şükrünü eda için hâlis niyyetlerle çalışmak üzerinde duruluyor.

Sayıya hesaba gelmez nimetlerden bahsedilirken insan vücudundaki eklem ve kemikle­rin birbiriyle bağlandığı yerler söz konusu ediliyor. Bu eklemler, insanın hareket kabiliyetini te’min eder. Bunlar vasıtasıyle insan pekçok hareketi rahatlıkla yapar.

Kemikler olmasa insan bir et yığını hâlini alır. Vücudda az miktarda bir kireçlenme ol­ması bile insanı doktordan doktora koşturduğu düşünülürse, kemiklerin ve eklemlerin maddi ölçülere sığmayan değeri karşısında şükür borcunu yerine getirmenin lüzum ve ehemiyyeti kolayca anlaşılır.

İşte bu nimetlerin borcu, hadiste örnekleri verilen ve sadakanın kapsamına giren iyilikleri yapmakla ödenebilir. Esasen hadis-i şerifte “Sadaka” olarak isimlendirilen işlerin günlük hayatımızın ayrılmaz birer parçası olduğu da muhakkaktır. Ancak bunları Allah rızası uğrunda yapmak hem nimetin şükrü, hem de sevab getirecek birer sadaka olur.

Kuşluk namazındaki fazileti ve sevabın bu fiillerin hepsinin fazileti ve sevabına denk ol­duğu da ifâde ediliyor. Çünkü namaz bütün vücudun iştirakiyle kılındığı için bütün organlarla birlikte eklemler de Allah’a olan borcunu ödemiş olur. Aynı zamanda namaz bütün iyilikleri içine alır. Çünkü namaz kılan kimse nefsini iyiliğe ve hayra çağırmış olduğu gibi, kötülükler­den de sakındırmış olur. Çünkü namaz bütün kötülüklerden uzaklaşarak ilâhî huzura gelme­nin ve bu şuura ermenin bir ifadesidir. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de;

“Gerçekten namaz bütün kötü işlerden alıkoyar” buyurmaktadır.

Bu ifâdelerle kuşluk namazının faziletinin ve konumunun derecesi veciz bir şekilde açık­lanmıştır.

Ayrıca bu hadiste; herkesin kendi imkânlarına göre dereceler elde edebileceği anlatıl­maktadır. Allah’a iyi bir kul olabilmek için mutlaka zengin, yahut mutlaka fakır olmak gerekmez. Kadın veya erkek sıhhatli veya hasta, âmir veya me’mur hangi tabakadan olursa olsun her insan bulunduğu duruma göre Yüce Allah’a iyi bir kul olabilir. Ancak bunun için, insanın bulunduğu durumu iyi tâyin etmesi elinde bulunan imkânlarını iyi ölçer, iyi kullanırsa, bun­larla kendini kurtarması, küçümsenmeyecek dereceler elde etmesi zor değildir. Bütün âyet ve hadislerin gösterdiği hakikatlerden biri budur.

 (Hadis metinleri ve açıklamalar (kısaltılarak) Sönmez Yayınlarınca neşredilen Sahih-i Müslim, (Tercüme ve Şerh: Ahmet Davutoğlu) isimli eserden alınmıştır.)

 UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 2.

 

ABDESTTEN SONRA EFENDİMİZ’İN s.a.v. TAVSİYE ETTİĞİ DUA

 

Sevgili dostlar, hepinizin abdestli ve namazlı olduğuna dair hüsnü zannım var… İnşallah Rabbim beni yanıltmıyordur.

 

Abdest; namaz, Kur’an okumak, tavaf etmek gibi bazı amellerin olmazsa olmazı… Dolayısıyla da her gün en az 3-4 defa abdest alıyoruzdur. Her ne kadar abdest esnasında bazı dualar yapılıyor ise de ulemanın beyanına göre bu abdest duaları bizzat Efendimizden gelen dualar olmayıp, Salihlerin yaptığı dualardır. Yani elbette bunların da sevabı vardır, bu duaları yapan da sevap alır, ancak bu dualar bizzat Efendimizden gelmediği için sünnet değildir.

 

Aşağıda dikkatlerinize sunacağımız hadis ve bu hadisteki duayı ise Efendimiz s.a.v. emir ve tavsiye buyurarak, yapan için dehşetli bir müjdeyi de bize beyan etmişlerdir. Amel edileceği kanaat ve dualarıyla…

 

Allah’a emanet olunuz efendim!

 

Ukbe b. Amir demiştir ki: (…)Rasûlullah (s.a.)’ın ya­nında iken kendi işimizi kendimiz görürdük, kendi develerimizi de sı­rayla güderdik. (Bir gün) deve gütme sırası bende idi. Develeri akşamleyin ağıllarına götürdüm. Rasûlü Ekrem’ (s.a.) e halka hitap ederken yetiştim. (Şunları) söylediğini işittim: “Sizden biriniz abdesti güzelce alır, sonra kalbi ve yüzüyle (namaza) yönelerek iki rekat namaz kılarsa (Allah celle celâluh o kimsenin cennete girmesine) kesin­likle hükmeder.” Ben, “Oh oh ne güzel şey” dedim, önümde bulunan bir kimse de, “Ey Ukbe bundan önceki bundan daha da güzeldi.” de­di. Bir de baktım ki bu (Hz.) Ömer (r.a.) dır. “Ey Ebû Hafs bundan öncekiler neydi?” dedim. O da -Sen gelmeden biraz önce (Rasûlullah s.a.): Sizden biriniz güzelce abdest alır, abdestini aldıktan sonra da:

(Eşhedu en la ilahe illallahu vahdehu la şerike leh. Ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluh)

“Ben Allah’dan başka ilâh olmadığına, ortağı olmayıp tek oldu­ğuna ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederim” derse, o kimseye cennetin sekiz kapısı (birden) açılır, istedi­ğinden girer” buyurdu, diye cevap verdi.

(Hadis Metni, Şamil Yayınlarınca neşredilmiş bulunan Ebu Davut isimli hadis kitabına aittir. H.no. 169)

 

Açıklama

 

Hadîs-i şerifte öğretilen abdest duâları Allah-u teâlânın varlığını, zâtın­da, sıfatında ve işlerinde tek olduğunu ifâde eden kelimeler olduğu için bu duayı okuyan kimse Kelime-i tevhîdi okumuş gibi olur ki bu kelimeyi söyleyen kimsenin cennete gireceğini müjdeleyen hadis gereğince bu kimse günahlarının cezasını çekince mutlaka cennete girecektir. Ancak cennetin kapılan sekiz tanedir. Abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra bu duâları oku­yan kimse istediği kapıdan girer. Bu kapıların açılmasından maksat, ya o anda o kişiye cennet kapılarının gerçek manâda açılarak o kimseyi beklemesidir. Yahut kapının açılmasından maksat, o kimsenin cennetin kapılarının açılmasını te’min edecek isi işlemiş olmasıdır. Bu kapıların isimleri şöyledir: 1.İman kapısı, 2. Salat (namaz) kapısı, 3. Oruç kapısı, 4. Sadaka kapısı, 5. Öfkesini yenenler kapısı, 6. Allah’dan razı olanlar kapısı, 7. Cihad (Allah yo­lunda savaş) kapısı, 8. Tevbe kapısı. Ancak Oruç kapısından sadece oruç tu­tanlar girecektir. Şayet bu duaları okuyan kimse oruç tutanlardan ise oruçluların girdiği (Reyyân) kapısından da girmek hakkına sahiptir. İsterse buradan girer, dilerse diğer kapıların, birinden girer.

 

Tirmizî bu duanın sonuna şunları da ilâve etmektedir.

 

“Ey Allah’ım beni tevbe edenlerden ve temizlenenlerden kıl.”

 

Şevkânî bu hadîsin izahını yaparken Neylul-Evtar isimli eserinde şun­ları söylemektedir: “Bu hadîs abdesten sonra, şu üzerinde durduğumuz du­ayı okumanın müstehap olduğuna delâlet eder.”

 

Bazı Hükümler

 

1. Güzelce abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra şu anlatılan ma’lum duayı okumak sünnettir.

2. Abdestten sonra iki rekât namaz kılmak sünnettir.

3. Bu sevaba nail olmak için hem istekli olarak gereğini yerine getirme­li, hem de başkalarını teşvik etmelidir.

4. İbâdetin ruhu, kalbin dünya ile ilgisini kesmek ve ihlâsla Allah’a yö­nelmektir.

5. Allah teâla, az da olsa samimi amele her zaman çok sevap verir.

7. Cennetin 8 kapısı vardır. Kelime-i şehâdet ve kelîme-i tevhîdin ecir ve sevabı çok ve büyüktür. Bu kelimeleri îman şuuruyla söyleyen kimse cennetliktir.

 

Bu konu ile ilgili olarak Ahmet Davutoğlu Hoca rahmetullahi Aleyh de şu hususlara işaret eder

 

1- Abdest alan kimsenin abdestin sonunda buradaki duayı demesi müstehaptır. Bunun müstehap olduğunda bütün ulemâ müttefiktir.

2- Aynı duayı veya emsalini okumak da müstehaptır.

3- Mezkûr dualar gusülden sonra da müstehaptır.

(Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınları)

UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 1.

HAYIRDA ÖN/CÜ OLMAK

-tabii şimdi bir çok arkadaş bu gâvur kelimesine de kızacak- yaş günlerini, evlilik yıldönümlerini, sevgililer gününü, anneler ve babalar gününü hatta ve hatta gide gide yılbaşlarını kutluyorlar… Bu günlerde bazen “iyiniyetle(!)” öylesine sınırlar aşılıyor ki, sanki bu günler gâvurlara mahsus olan, gâvurların icad ettiği değil de, Hz. Peygamber veya ashabın icad ve kutladığı günler gibiymişcesine öylesine heyecan ve aşkla kutlanıyor!…

Niye yapıyorlar bunları?! Canım yılbaşında çocuklar dışarıya özenmesin de evde meyvelerini yesinler diye, biraz meyve ve kuruyemiş aldım, diyenler… İşte efendim, çocukmuş yaş günü kutlananlar da, büyüyünce unuturlar, işin doğrusunu nasılsa öğrenirlermiş! Savunmasına geçenler… Ve ama, maalesef saf ve iyiniyetle yaş günlerini kutladığımız, yılbaşlarına mahsusen meyve ve kuruyemiş aldığımız o “bizim çocuklar” maalesef 31 Ocak 2009 günü hristiyanları aratmayan bir partisi yapabiliyorlar, yapıyorlar biliyor musunuz? Nerede? Müslümanların hakim ve yönetici olduğu (!) muhtelif yurtlarda…

Bir bakıyorsunuz, Müslümanlığı kimseye kaptırmayan bir başka cemaatin yayınevi, 14 Şubat için, “işte efendim, yayınevimize gelen ilk 14 çifte, falanca yazarımız falanca kitabını imzalayarak hediye edecektir” anonslarıyla İslami radyolarda (!) reklamlar yaparak, sevgililer gününü İslamileştirebiliyor (!)…

Bir başka “gazetemiz” anneler gününe has sayfalar ve röportajlar yaparak, “biz de size benzedik” dercesine ve annemin gününü sadece o güne sıkıştırırcasına yayınlar yaparak, bu günü, gündemimize sokabiliyor…

Peki bizler, Müslümanlar, muhtelif kandil gecelerinde-günlerinde, hanımımıza, çoluk çocuğumuza bir hediye alarak “yavrum/hanımım/beyim bak bugün efendimizin doğum günü / miraca çıkıp bize namaz hediyesini, af hediyesini getirdiği gün / bugün efendimizin ana rahmine düştüğü rivayet edilen gün / bak bugün Kur’an’ın indirilmeye başlandığı kadir gecesi v.s.” diyerek, ayrıca ve özellikle bugüne mahsus, bugün için hiç hediye aldık mı?

İşin kolay, basit ve artık sıradanlaşmış şekli olan anne ve babamıza, abimize, ablamıza “cep mesajı” çekme haricinde, böylece kandilini idrak etmiş (!) olma haricinde evimizden kalkıp, sırf bu günün hatırına anne babamıza, abimize gidebildik mi?

Evet farkındayım, maalesef söz uzuyor… Esas olan bizim değil, a.s.v.in ve onun şerefli sözünü şerheden ulemanın sözüdür. Buyurunuz:

Cerir b. Abdullah radiyallahu anh’den: “Bir gün sabahleyin Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bulunuyorduk. Bir grup insan geldi… Efendimiz onlarla konuştu ve sonunda şöyle dedi:

            “Her kim Müslümanlıkta iyi bir âdet ihdas ederse, bu âdetin sevabı onun olduğu gibi, o âdetle amel edenlerin sevabı kadar da sevap kazanır ve onların sevabından bir şey eksilmez de. Her kim Müslümanlıkta kötü bir âdet ihdas ederse, bu âdetin günahı onun olduğu gibi, o âdetle amel edenlerin günahı kadar da günah kazanır ve onların günahından da bir şey eksilmez de.”

           

Hadisi Müslim ve Dörtler rivayet etmişlerdir. Yalnız Ebu Davut hariç.

 

(Hadis-i Şerifin metni, Sultan Yayınevi tarafından yayınlanıp, Abdulvehhab Öztürk tarafından tercüme edilen El Askalani’ye ait Tergib ve Terhib adlı eserin31. sayfasından alınmıştır.)

 

A Ç I K L A M A L A R

 

Hadîs-i şerif, hayır hasenat hususunda ön-ayak olmaya teş­vik, bâtıl ve çirkin şeylerden menetmektedir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Her kim İslâmda güzel bir çığır açarsa… ilâh…” buyurmasına se­bep: İlk olarak ashâb-ı kiramdan birinin taşıyamıyacağı kadar ağır bir kese para getirmesidir. Onu görünce diğer ashâb-ı kiram da el­bise, yiyecek v.s. getirmişlerdir. Şu hâlde bu hususta en büyük fazi­let ve sevap, keseyi getirmekle bu ihsan kapısını açan ilk zâta ait­tir. (Sahih-i Müslim Şerhi, Ahmed Davudoğlu H.no. 1017, Sönmez Yayınları)

(Bir yardımlaşma olayında) yapılan yardımlardan Aleyhissalatu vesselam son derece memnun kalmış, bu hal, görünüşüne bile aksetmiştir. Ancak, en ziyade yardım etme işini başlatandan memnun olmuş, onun zor taşıyacağı bir bohça ile gelmesi, diğerlerinin de yardım için koşmalarında müessir olmuştur. Efendimizin, “İslam’da kim hayırlı bir yol açarsa…” ifadesi ilk defa bohça getiren bu zatla ilgilidir. Onun, diğerlerine sebep ve örnek olması yönüyle, o anda yapılan bütün yardımlardan hâsıl olan sevaba da iştirak edeceğini, ancak onun iştirakinin, öbürlerinin sevabından bir eksilmeye sebep olmayacağını anlıyoruz.

Efendimiz, kötülüğe öncülük yapanların da aynı şekilde, sonradan aynı yolda giderek kötülük yapanların günâhına iştirak edeceğini belirtiyor. Nitekim bir başka hadiste, Hz. Âdem aleyhisselâm’ın oğlu Kâbil’e -yeryüzünde haksız yere ilk kan döken insan olması hasebiyle- Kıyamete kadar dökülecek olan her haksız kanın günahından bir mislinin yazılacağı belirtilmiştir.

Hadîs, iyi çığırlar açmaya, hayır müesseseleri kurmaya, insanların istifade edeceği yeni keşifler, buluşlar yapmaya fevkalâde teşvik ettiği gibi; kötü işler yapmaktan, faydasız, zararlı icadlar ortaya koymaktan da fevkalâde zecr etmektedir. (Kütüb-ü Sitte, İbrahim Canan, C. 10, Sh. 39)

O – X – O

tartışmışlar ise de, diğer hususlara temas etmemiş, bu manada da hadisin özüne laf ed/e/memişlerdir. Biz de bu tartışmaya katılmamak için, “olsun da 100 değil, 1 şehid sevabı olsun … 1 şehid sevabı da mı fazla? Iyi o halde, Allah’ın rızası ve Rasul’ünün yeterlidir …” diyelim ve meseleye giriş yapalım diyerek, ki,

 

Bu mesele, yani unutulmuþ bir sünnetin tekrar gündeme getirilmesi meselesi, takdir edeceğiniz üzere, gerçekten mühimdir!

Modernizmin hüküm sürdüğü ve birçok arkadaşı, aileyi, Cemaati boyunduruğuna aldığı böyle bir zamanda unutulmuþ sünnetlerin hatırlatılması artık bir zaruret mesabesindedir. Çünkü Bir Zamanlar Bildiğimiz, uyguladığımız sünnetler, bir zaman sonra farklı sebeplerle ertelendiği / terk edildiği için, bir ilahi ceza olarak “unutmak” muhatap oluyoruz belasına. Bu belanın olması da gerekliliktir zaten. Çünkü Allah c.c. Kutsi hadislerinde “kulum bildigi ile amel ettikçe, Ben ona bilmediğini de öğretirim.” buyururlar. Bundan anladığımız odur ki, bildiğimizle amel etmeyince, o bildiklerimizi de unutmak durumunda kalacağımız bir Vakıa ve bela olarak karşımıza çıkacaktır.

Bu sebeple zaman zaman “unutulmuþ Sünnetleri” hatırlatmak bir zaruret mesabesindedir artık birbirimize … Elbette bu zaruret sadece bugün için değildir, geçmişte de vardı, Gelecekte de olacak mutlaka … Ancak olan bizim / benim ne yaptığım, bu kayıpları ne kadar önleyebildiğim, bu unutulmuþ esas / yitik Hazineleri ne kadar ortaya çıkartabildiğim, bu yoldaki çabalarımdır.

Bundan Her hafta Cuma günleri mümkün olduğunca böyle-öncelikle kendimin terk veya diğer sebeplerle unuttuğu “unutulmuþ bir sünneti” sizlere hatırlatmaya ve bu konuda yorum / açıklama yapmaya gayret edeceğim. Böylece yitik cennetlerimize daha çabuk ve kolay kavuşabileceğimiz kanaatindeyim.

“Unutulmuþ Sünnetleri” mizi hatırlarken, bana yardımcı olmanızı ve göndereceğiniz, hatırlatacağınız sünnetlerin ayrıca ve özellikle “kaynaklarını belirtmenizi de hassaten talep ediyorum. Ki, konuşmalarımız, beyanlarımız kaynaklı olsun, gereksiz tartışma veya yanıltmalara sebebiyet vermesin.

Bugünkü ilk hatırlatmamız gereken, unuttuğumuz sünnetimiz bugünkü Konumuz olan “unutulmuþ sünnetlerin İhyası” olsun … Bu konuda yeteri kadar yazdığımı / konuştuğumu zannettiğim ve sıkıntıya sebebiyet vermek istemediğim için affınıza sığınarak huzurlarınızdan ayrılıyorum. Hayırlı Cumalar dileyerek, efendim.

23 comments on “Unutulmuş Sünnetler

  1. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER 1 « Beklediğiniz Dost!

  2. Geri bildirim: HAYIRDA ÖN/CÜ OLMAK « Beklediğiniz Dost!

  3. Geri bildirim: ABDESTTEN SONRA HANGİ DUAYI OKUYORSUNUZ? « Beklediğiniz Dost!

  4. Geri bildirim: GÜNAHTAN SONRA TEVBE AMA… « Beklediğiniz Dost!

  5. Geri bildirim: HER ZAMAN, UYURKEN BİLE… « Beklediğiniz Dost!

  6. Geri bildirim: HZ. PEYGAMBER A.S.V. “FİLİSTİN’E İNSANİ YARDIM KONVOYU”NU UĞURLAR MIYDI? « Beklediğiniz Dost!

  7. Geri bildirim: Unutulmuş Sünnetler – 5 « Beklediğiniz Dost!

  8. Geri bildirim: GECELERİ (YATARKEN) KAPLARINIZIN AĞZINI KAPATIYOR MUSUNUZ? « Beklediğiniz Dost!

  9. eyvallah emin atalay kardeşim hayırlı bir işe imza atmışsın.
    sünnetiseniyye.com adresinde de senin ki gibi
    hayırlı hizmet var.birde eve girerken hangi ayakla gireceğimizi öğrenir banada duyurursan sevinirim arkadaşım.hayırlı ramazanlar cezakellahu hayran

  10. Elimize kalem verdirip yazdıran Akıl verdirip düşündüren Göz verip okutan Alemlerin rabbine şükürler olsun bizleri okumamıza ve bilgi sahibi olmamıza vesile olan Emin Atalay hocam’dan Allah c.c. hu razı olsun inşallah.

  11. SELAMÜN ALEYKÜM CÜMLEDEN HAYIRLI CUMALAR CUMANIZ MUBAREK HAYIRLARA VESİLE OLUR İNŞALLAH İNSANLARIN İLLAKİ KENDİ BAŞINA BİR BELA,MUSİBET GELMESİNİ BEKLEMESİNE GEREK YOK ÇÜNKÜ İNSAN OĞLU CEVRESİNDEKİ NİCE İNSANLARIN VARLIĞINDAN BİLE HABERSİZ EN AZINDAN BENİM TAKİBİM HASTANELER’DEKİ İNSANLARIN HALLERİNİ GÖZLERİNİZLE GÖRMENİZDİR. HİÇ BİR HASTANIZ YAKININIZ OLMASADA O HASTANE KOLİDORUNDA BİR SAAT KALIN GÖZLEMCİ OLUN KİMLER GELİYOR KİMLER GİDİYOR VE BURDAN ÇIKAN SONUÇLA RABBİMİZE BİZE VERMİŞ OLDUĞU SAĞLIK İÇİN NEKADAR ÇOK ŞÜKRETSEK BİLE AZDIR. BURDA AKLIMA BİR SÖZ KELİYOR ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YAKAR BU SÖZ DOĞRUYMUŞ…..

  12. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 12 « Beklediğiniz Dost!

  13. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 14 « Beklediğiniz Dost!

  14. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER 16 « Beklediğiniz Dost!

  15. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 17 « Beklediğiniz Dost!

  16. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 19 « Beklediğiniz Dost!

  17. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 20 « Beklediğiniz Dost!

  18. Geri bildirim: ELBETTE HERŞEYİN BİR ADABI VAR « Beklediğiniz Dost!

  19. Geri bildirim: UNUTULMUŞ SÜNNETLER -22 « Beklediğiniz Dost!

  20. Geri bildirim: ELBİSE GİYERKEN GÜNAHLARI AFFETTİRMEK « Beklediğiniz Dost!

  21. Geri bildirim: “AŞURA”… YİYELİM Mİ, TUTALIM MI? « Beklediğiniz Dost!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s