ÇARŞAMBA NEŞENİZ.
TEMEL’İN İNTİKAMI
İncelik gösterip fıkrayı gönderem Av. Abdullah Ergün Bal kardeşime şükranlarımı sunarak.
Japon’un biri,Rize’de bir kahveye gitmiş ve, herkese kafa tutmuş:
—varmı aranızda deli kanlı? varsa? çıksın dışarı…
Temel kapıya doğru yürümüş,
—çıkıyorum ulan! görelim bakalım erkekliğini…
birkaç dakika sonra,TEMEL ağız-burun dağılmış bir vaziyette, kahveye geri dönmüş…
peşinden de JAPON kasılarak içeri girmiş ve kahvedekilere TEMEL’i göstererek:
Ona, Toyokumi ustanın,Katakori tekniğiyle vurdum.
Ertesi gün JAPON yine gelmiş.Yine meydan okuma.
Yine TEMEL’den rest.Ve birkaç dakika sonra kapıda yine, ağız-burun dağılmış bir TEMEL.
Ve peşinden kasılarak yaptığı oyunu açıklayan JAPON:
—Ona,Kuyotomi ustanın,Kihotomi tekniğiyle vurdum.
Ertesi gün yine aynı hikaye.
Dayak yemekten ayakta duramaz hale gelmiş TEMEL ve hergün değişik bir stil kullanan JAPON:
—Ona Toyohama ustanın,Kimanto tekniğiyle vurdum.
—Ona Tiyotoki ustanın,Kohimato tekniğiyle vurdum.
………….derken,
Bu böyle bir hafta devam etmiş.
Ve sekizinci gün! JAPON yine kahveye gelip, yine herkese kafa tutmuş.
JAPON’un restini gören yine TEMEL olmuş tabii…
Birkaç dakika sonra,herkes yine suratı dağılmış bir TEMEL beklerken, Bu
kez JAPON, ağız-burun dağılmış,hoşaf! kanlar içinde kapıda belirmiş? ? ?
TEMEL’de hemen arkasından girmiş içeriye, JAPON’u göstererek:
—Ona TOYOTA’nın KİRİKOSUYLA vurdum. demiş…
YAZILARIM YORUMLARIM
MASUM OLANDAN SADIR OLAN: VAHYİ GAYRİ METLUV
Yeryüzünde hüküm süren veya hüküm sürmeye namzet beşerî tüm sistemlerin bir doktrinleri olduğu gibi, bu doktrini hayata geçiren, pratik örnekliğini sergileyen “uygulayıcı”ları da olmuştur. Bu sistemlerin beşerî veya ilâhî olması bu iddiamıza bir halel getirici nitelikte değildir. Belki bu manada tek veya en belirgin/bariz fark, doktrin sahipleridir. Yani elbette ilahi olan sistemlerin doktrin sahibi Allah c.c., diğerlerininki ise adı üstünde beşerdir.
Yukarıda, bu doktrinlerin mutlak manada bir uygulayıcılarının, bir pratik hayata sunan kişilerinin olduğunu beyan ettik. Bizim ana konumuz ve müzakere ettiğimiz husus İslâm olduğuna göre bundan sonraki satırlarda, “İslâm Dini”ni esas alarak ve onu “kast ederek” konuşacak/yazacağız.
Allah c.c., dini, biz insanlar için ve yeryüzünde uygulansın için göndermiştir. İnsanlar için ve yeryüzünde uygulanacak bir dinin ilk “uygulayıcı”sı, aynı zamanda bu dinin “mübelliğ”i ve “örneği” de olacaktır. Ve bu mübelliğ ve örnek kişi de aynı zamanda insan olmalı ve yeryüzünde en az “bir insan ömrü” kadar yaşamalı, insanların yaptıklarını yapmalıdır. Çünkü insanlara hitap eden, insanların uygulaması gereken bir dini tebliğ etmektedir/edecektir. Öyleyse onlar gibi yemeli-içmeli, kızmalı-sevinmeli, üzülmelidir. Gerek şeytan ve avaneleriyle gerekse insanlarla mücadele etmeli, mücadelede “yenik düşmüş gibi” olmalı, yenik düştüğü zamanlar olursa nasıl tekrar galip geleceğini bilmeli/bildirmelidir. Çünkü uygulanacak ve “örnekliği sergilenen” olan sistem “İslâm dini” denilen ve ilâhi kaynaklı bir hayat biçimidir.
Durum böyle olunca, yani uygulanacak sistem ilâhi kaynaklı ve son din olan İslâm Dini olunca, elbette bunun tamamlayıcı bir unsuru olarak, bu dinin mübelliğ ve örnekliği olan kişinin de ilâhi kaynaklı olması gereklidir. Yani madem ki Allah Sübhan’dır, tüm hatalardan salimdir, öyleyse mübelliğinin de hatalardan salim olması bir gereklilik olarak kendini göstermektedir. Bu “hatalardan
salim olmak” onu ilâh ittihaz etmemizi, Allah’a denk tutmamızı, “şirk-ül endad” (Bakara Suresi, 22. Ayet) suçu işlememizi gerektirmez. Böyle anlaşılması su-i zan veya su-i yorumdan başka bir şey değildir. Bahsetmeye çalıştığımız durumu, ulema, “peygamberin masum olması” olarak müesseseleştirmiştir. Bu tavır ve duruş çok da doğru, yerinde ve lazım olan bir durumdur. Çünkü mübelliğ hatasız olmalıdır. Hasbelkader ve “insan olmak hasebiyle” hata yaparsa da anında veya en kısa zamanda yine vahiy aracılığı ile ikaz edilerek, doğruya eriştirilmeli, hatasının yanlışlığı gösterilerek, doğru hareket ortaya çıkartılmalıdır. Aksi halde, yani “hatası ilâhi ikaz ile düzeltilmeyen” bir insan olursa, bu defa insanlar, mübelliğin hatalarının doğruluğundan şüphe edecek hale geleceklerdir.
Öyleyse ulemanın yüzyıllardır söylediği peygamberlerin masumluğu ilkesini kabul etmek, bizi “hadisin de masum olduğu” temel ilkesine götürecektir. Bu ilkeyi belirtirken, “peygamberimiz s.a.v.’ masumdur, o halde masumdan gelen beyan ve fiiller (rivayetler) cerh ve tadile tabi tutulmamasın” demiyoruz tabii ki… Böyle bir duruş bizi bağnazlık ve körlüğe götürür. Cerh ve tadil özellikle sahih ve salim bir islâmî anlayış ve yaşayış için gerekli ve olmazsa olmaz bir husustur. Nitekim asırlar önce ulema bu uğurda gösterdikleri cehd sebebiyle a.s.v. ve hadislerini her türlü şüphe ve iftiralardan sakındırmışlar, üzerlerine düşeni hakkıyla yapmışlardır. Biz “hadisin masumiyeti” konusunu, hadisin mutlak olarak muteber bir cerh ve tadil noktasında salim olması hususunun ispat edilmiş olmasından sonra söz konusu ediyoruz. Zira Abdullah b. Ömer (r.anhüma) şöyle rivayet etmektedir:
Ben, muhafaza etme düşüncesiyle Rasülullah (s.a.v.)’dan işittiklerimin hepsini yazıyordum. Kureyş (kabilesinden bazı müslümanlar) “Rasülullah (s.a) öfkeli halinde de sakin halinde de konuşan bir insan iken sen ondan duyduğunu yazıyor musun?” diyerek beni bundan menettiler.
Ben de yazmaktan vazgeçtim ve bu durumu Rasülullah (s.a)’a anlattım. Parmağıyla ağzına işaret ederek; “Sen yaz(maya devam et), varlığım elinde olan Allah’a yemin olsun ki bundan haktan başkası çıkmaz” buyurdu.( Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/250, 3646 no.lu hadis)
Anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber her halde hakkı söylemektedir. Çünkü Allah c.c. kendisi hakkında “Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı. O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahiyden başkası değildir. Çünkü onu güçlü ve kuvvetli biri (Cebrail) öğretti” (Necm Suresi, 2-5. Ayetler) buyurur. Yani Peygamberimiz bir şey söylediği zaman, ya vahiydir ya da vahiy destekli söylemektedir. Yanıldığı takdirde ise mutlak olarak ikaz edilmekte ve düzeltilmektedir. Bu manada bakıldığında her sözünün dini hükümler için bir dayanak ve delil olduğu anlaşılır. Öfke ve sevinç halleri onun her an hakka bağlı ve vahyi ilahi mahalli olan kalbine tesir edip, dilinden akan hikmet pınarlarını bulandırmaz. (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/251, 3646 no.lu hadisin şerhi)
Tüm bu anlatılanlar sünnet/hadis’in “vahyi gayri metluv” olduğu iddiasını doğrulamaktadır. Bu durumda biz Müslümanların tâbi olmaya ve örnek almaya çalıştığı şahsın (a.s.v.) “vahyin yürüyen şekli” olduğu konusunda tereddüdümüz olmamalıdır.
Bu durum aynı zamanda İslâm toplumu için sünnetin tartışılamaz ve değişmez bir yasama ve yaşama kaynağı olduğunu göstermektedir. Öyleki, Rasulullah s.a.v.’e yukarıdaki kelimelerimiz ışığında bakanlar, O’nun “her açıdan” örnek olduğunu göreceklerdir. Çünkü, bir kez daha zikredelim, O, Allah’ın insanlar arasına/katına ve uygulansın için gönderdiği son kitabının “yürüyen hali”dir. Bu manada da insanlığın her türlü derdinin çaresi, her türlü bilinmezinin cevabı ondadır.
Ancak şu ayırımı yapmak da zaruridir: Peygamber Efendimiz’e bir ilahlık vasfı atfetmemek kayıt ve şartıyla, O’nun hersöylediği/yaptığını herkesin anlaması veya “aynı durulukla” anlaması mümkün olamaz. İşte tam da burada devreye ilim ehli girmektedir. İlim ehli hadis ve sünneti bir bütün olarak bildiği/değerlendirdiği için, “avam” tabir edilenlere göre daha iyi ve net görebilmektedir. Böyle bir görme/anlama neticesinde de çıkartacakları hükümler daha doğru ve doyurucu olacaktır. Çünkü özellikle hadislerin nesh konusu, zayıf ve sahihliği durumu ile günümüz şartlarına uygulanabilirliği gibi hususlar herkesin kalem oynatacağı bir saha değildir. “Bir tek insanın” sıhhatini yakından ilgilendiren bir durumda bile uzman hekim arayanların, tüm insanlığı ilgilendiren bu konuda da aynı saygı ve hassasiyeti göstermesi bir edep ve ilme/liyakâte hürmet olsa gerektir.
Netice itibariyle, sünnetin islam toplumu için yasama ve yaşama kaynağı olma konusundaki önem ve ciddiyeti sorgulanamaz bile… Bu mahiyetiyle sünnet, fıkıh metodolojisi açısından Kur’an’dan sonra gelmekle birlikte, avam ve bu manada da islâmın yaşanması, hayata tatbiki açısından Kur’an’dan önce gelebilme özelliğine sahiptir, Allahu Alem.
(Bu Yazı Online Hadis Platformu için yazılmış, faydası olur düşünce ve niyetiyle de ayrıca sizlere arzolunmuştur.)
UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 29
YEMEĞE NİÇİN ÜFÜRÜYORSUNUZ?
Değerli okuyucular, genel olarak dinimiz, özel olarak da peygamberimizin sosyal hayatla ilgili değerlendirme ve tavsiyeleri baştan ayağa sağlık, baştan sona edeptir.
Efendimiz s.a.v.’in hadislerini ve bu hadislere rağmen, sureta “kocaman kocaman” ve “bilgili-okumuş” görünen kimilerinin hayat tarzları, yaşayışları, yaşarken sergiledikleri tavırlar ve meselâ yeme içme fiilini icra edişlerine baktığınızda esasen ne kadar da “cahil” olduklarını görüyor ve acıyorsunuz bu gibi insanlara…
“Sıradan” ve basit görünen ve ama gerek toplumsal saygınlık (edep) gerekse sağlık bakımından çok önemli olan bir eylem de yemeğe veya içeceğimiz nesneye nefesimizi vermek yani üflemek.
Bazen annelerimizde de görüyoruz bu yanlışlıkları. Anneler yavrularına çorba veya sıcak bir yemek yedirirlerken yemeği tabağa sıcak sıcak döktükleri ve o mini minnacık masum yavruları da henüz sabrı öğrenemediklerin acele edince, yemeği yavruya bir an önce yedirmek ve bu vesileyle de yemeğin soğumasını sağlamak veya hızlandırmak için tabaktaki veya kaşıktaki yemeğe üflerler.
Halbuki bilseler Efendimiz s.a.v.’in bu fiili kerih gördüğü ve yasakladığını; bilseler bu yasağa uymayarak yemeğe üflemekle ağızlarından çıkan mikropların (çünkü insan nefesini dışarıya verirken, daha önce aldığı temiz havayı/oksijeni kirleterek dışarıya karbondioksit/zehirli madde çıkartmaktadır) ve belki de annede bulunan ve solunum/nefes yoluyla bulaşan bir hastalığın meselâ nezlenin, gribin çocuğuna bulaşması için zemin hazırladığını, yaparlar mıydı? Asla… Çünkü anne yüreği buna dayanamaz, bunu kaldıramaz, bile bile yavrusunu zehirlemez. Çünkü o merhamet timsalidir, Bediüzzaman rh.a. tabiriyle şefkat kahramanıdır. Yaratanımız ve yaşatanımız olan Allah c.c. ise daha daha fazla ve hatta bilemeyeceğimiz, tahmin edemeyeceğimiz kadar kullarına şefkatlidir, merhametlidir. Efendimiz de “Andolsun size kendinizden öyle bir
Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe Suresi/128. Ayet) ayetinde işaret olunduğu üzere müminlere Allah’tan sonra en şefkatli olandır; müminlerin başına gelen bir sıkıntı, rahatsızlık Efendimiz’i derinden sarsardı… Öyleyse bize düşen o yüce yaratıcının ve efendimizin emir ve tavsiyelerine uymaktır.
Amel olunması niyeti, sünnet üzere bir hayat yaşanması temennisi, sünneti yaşarken ölme ümidiyle efendim…
*** Katâde radıyallahu anh’ın söylediğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabın içine solumayı yasakladı.
*** İbni Abbas radıyallahu anhümâ’nın rivayetine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabın içine solumayı veya kaba üflemeyi yasakladı.
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz suyu ve diğer meşrûbâtı nasıl içmek gerektiğini öğretmektedir. Buna göre bir şey içerken kabın içine solumamak gerekir. Bunun yolu da, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi suyu üç nefeste içmektir. Harareti fazla olup iyice susayanların iki nefeste içmeleri de uygun görülmüştür. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yaptığı benzetmeyle söyleyecek olursak, meşrûbâtı, kabın içine soluyarak, deve gibi bir nefeste içmek doğru bulunmamıştır. Demek oluyor ki, su veya başka bir meşrûbâtı içen kimse, ağzını üç defa bardaktan uzaklaştıracak ve her defasında kabın dışına soluyacaktır.
Efendimiz bu hadisleriyle hem bir sağlık kuralını öğretmiş hem de meşrûbâtın kirlenmesini önlemiştir. Bir şeyi tek başına içen kimse, Ömer İbni Abdülazîz’in dediği gibi, kabın içine solumamak şartıyla suyu bir nefeste içebilir (Fethü’l-bârî, I, 95 [Eşribe 26]).
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in su, süt gibi içilecek şeylerin bulunduğu kaba üflemeyi, kabın içine solumayı yasakladığı görülmektedir. Kabın içine çerçöp gibi bir şey düştüğü zaman, bu nesne ağza kaçmasın diye üflenerek uzaklaştırılmayacak, çerçöpün bulunduğu kısım yere dökülecektir. Böyle yapmakla hem sağlık açısından uygun davranılmış hem de aynı kaptan içecek başkaları rahatsız edilmemiş olur.
Hattâbî, bu hadis-i şerifi açıklarken şöyle diyor:
“Kabın içerisine üfürmenin yasaklanış sebebi, üfüren kimsenin o anda ağzından tükrük damlacıklarının fırlayıp kabın içine gitme tehlikesi olabileceği gibi, bu kimsenin ağız kokusunun nefes vasıtasıyla suya karışıp onu kirletmesi ve tadını bozması tehlikesi de olabilir. Binaenaleyh, insan hiçbir zaman kabın içerisine üfürmemeli ve solumamalıdır.”
Hattâbî’nin bu açıklamasına ilaveten şunu da ifade etmek isteriz ki; bardağın içerisine üfürmek, insanın ağzından çıkan ve insan sağlığı için zararlı olan karbondioksitli havanın kabın içerisinde bulunan içeceği kirleteceği ve tadını bozacağı için de bu yasak konmuş olabilir.
(Riyazussalihin-Erkam Yayınları Nüshası, 760 ve 767. Hadisler… Açıklamalar aynı eserden ve Ebu Davut-Şamil Yayınları isimli eserin 3728. Hadisinin açıklamalarından özetlenerek alınmıştır.)
KAYBETTİĞİMİZ BASİRET VE FİRASET…
Aşağıdaki yazı, Osman Nuri Topbaş’ın Hakka Adanmış Gençlik (Erkam Yayınları) isimli kitaptan alıntılandı. O da Kuşeyri Risale’sinin 1990 Beyrut Baskısı, 238. sayfasından iktibas etmiş.
Olayda Hz. Osman r.a.’ın basiretini görüyoruz. Elbette olay sadece Hz. Osman ile ilgili değil. Yine aynı basireti bizler Hz. Osman gibi nice büyüklerde görüyoruz. Ancak bunun yani bu basiretin, firasetin bulunmasının tek veya en büyük sebebi GÜNAHLARDAN KAÇINMAK, günahlara yaklaşmamak…
Dolayısıyla buradan çıkartacağımız temel ders; “eğer günahlardan kaçınırsak biz de aynı basirete erebiliriz” hükmüdür. Allah-u Alem.
Kaybettiğimiz basirete ve gönül duruluğuna kavuşma temennilerimle
dikkatlerinize sunuyorum.
Enes (ra) kendi rivâyetine göre; bir gün Hz. Osman’a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hz. Osman’ın yanına girer. Onu gören Hz. Osman:
“-Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri var.” der. Buna çok şaşıran Enes (ra):
“-Allâh’ın Rasûlü’nden sonra vahiy mi geliyor?” diye sorar. Hz. Osman (ra) ise:
“-Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir.” buyurur.
UNUTULMUŞ SÜNNETLER-28
“YALAN”I ŞAKA YOLLU SÖYLEMEK
Bugün müslümanların sünnetten, hadisten; kısa ve öz itibariyle
islâmî ahlâk ve kültürden ne kadar uzaklaştıkları elbette malumlarınız. Bununla birlikte, elbette islâmî neş’e ve umdelerin de baharda yeni yeni açmaya başlayan çiçekler gibi, güzelleşerek gelişen bir aşamada olduğunu görmek bizleri çok ama çok sevindiriyor.
Yitirilen islâmî ahlâk ve kültürün bir yansıması olarak “yalan söylemek” artık çok sıradan ve normal bir iş ve eylem gibi görülmekte, yapılmaktadır. Yalan söylenecek hususlar bir elin parmaklarını geçmeyecek sayı kadar ve bizzat Hz. Peygamber tarafından sınırlı olarak sayılmıştır. Böyle olmakla birlikte, en dürüst ve güvenilir bildiğimiz ve bu manada da “islâmi hassasiyetler taşıyan” kimi KARDEŞLERİMİZ ise kendilerine göre veya kimilerine göre “BEYAZ YALAN/PEMBE YALAN” adı verilen ve söyleyenden başka kimseye zararı olmayan yalanları rahatlıkla ve kimi zaman da ”ortamı yumuşatmak adına” söyleyebilmektedirler. Halbuki örnek almaya çalıştığımız ve önder kabul ettiğimiz Hz. Peygamberimiz, ŞAKA İLE DAHİ OLSA yalan söylememiş, yalan söyleyenleri “söylemeyin” diye ikaz etmiştir. Bunun yanında kendisi de şaka yapmış ve ama şaka
yaptığında -yalanı değil de şakayı suç ve günah zannedenlerin- “iyi ama siz de şaka yapıyorsunuz” diye soran ve hayretini beyan edenlere de “ama ben doğruyu söylüyorum” mealinde cevap vererek, her şeyin mutlaka doğru olması gerektiğini bir kez daha öğretmiştir.
Yani bir müslümanın ŞAKA İLE DAHİ OLSA yalan söylemesini İslâm ve dolayısıyla İslâm’ın ete kemiğe bürünmüş şekli olan Hz. Peygamberimiz asla ve kat’a kabul etmemiştir. Aşağıda sunmaya çalışacağımız hadis de bunun bir belgesi niteliğinde. Rabbim okuduklarımızla amel etmeyi ve sünnet üzere bir hayat yaşamayı nasip etsin efendim.
Ebû Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
(…)
Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim.
(…)
Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 58; İbni Mâce, Mukaddime 7
Açıklamalar
Kötü huylardan biri de yalan söylemektir. Bize inanan ve güvenen birini yalan söyleyerek aldatmak, ona ihânet etmektir. Yalanın şaka yollu söylenmesi bile çirkindir. İnsanları eğlendirmek için yalan söyleyen kimselerin ne fena bir iş yaptıklarını göstermek için Peygamber Efendimiz: “Yazıklar olsun milleti güldürmek için yalan söyleyen kimseye; yazıklar olsun; yazıklar olsun” buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Zühd 10).
Kötü huylu kimse, başkalarından önce kendisine yazık eder. Çünkü onun bu
hali, kolay kolay iyileşmeyecek belki de ömür boyu kendisinden ayrılmayacak bir hastalıktır.
Rivayet edildiğine göre Abdullah İbni Mübârek hazretleri bir yolculuk sırasında kötü huylu bir adamla arkadaş olmuştu. Adamın suyunca gitmeye, dediklerini yapmaya, onu kırmamaya çalıştı. Yolculuk sona erip de kötü huylu arkadaşından ayrılırken, İbni Mübârek, çok değerli bir dostundan ayrılıyormuş gibi ağlamaya başladı. Onun bu haline hayret edenlere şunları söyledi:
Ben bu adama acıdığım için ağlıyorum. Çünkü yolculuk bitti, ben de kendisinden ayrıldım. Fakat onun kötü huyu hâlâ kendisiyle beraber.
Aklı başında bir kimse kendini tanımaya gayret etmeli, kötü huylarını bulup onlardan kurtulmaya çalışmalıdır.
(Riyazussalihin Terceme ve Şerhi, Erkam Yayınları, C. 3, Hadis No. 631)
ÇARŞAMBA NEŞESİ
HASTA DA, DOKTOR DA KAYSERİ’Lİ OLUNCA!
Kayseri’li doktor, muayenehanesine ilk kez gelen hastadan 50 bin, sonraki muayenelerde 30 bin lira alıyordu.
Bunu öğrenen Kayserili, muayeneye ilk gidiyordu ama pişkin pişkin :
- Eveeeet, işte yine geldim doktor bey dedi.
Doktor soyunmasını söyledi. Muayene etti, ücretini aldı ve hastanın gözlerinin içine bakarak konuştu:
- Çok iyi, sağlığınız zannettiğimden daha hızlı düzeliyor. Geçen sefer yazdığım ilaçları kullanmaya devam edin!
UMREYE Mİ, TATİLE Mİ?
(Okuduğum Kitaptan)
Hacc dönemi bitti, sırada umre dönemi, umre ziyaretleri var… Yakında kocaman kocaman reklamlar, duyurular başlar. Elbette Müslümanlar ve özellikle de Türkiye’li Müslümanların son yıllarda yoğun bir
vaziyette UMRE ZİYARETİ yapmaları ilk bakışta sevindirici… İnşaallah neticeleri de sevindirici olur ve verimli bir eyleme dönüşür. Ancak, kimi samimi müslümanların yandığı halde ulaşamadığı, bununla birlikte isminin önünde “sanatçı” takısı bulunan ve ne olduğu belli olmayan kişilerin/ “müslüman”ların umreye gidip geldikten sonra hayatlarında -en azından bizim gördüğümüz kadarıyla- herhangi bir müsbet değişikliğe sebep olmaması karşısında insan umre’nin nasıl yapıldığı ve/veya niteliği konusunda düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Geçtik “sanatçı müslüman”ları, mahallemizde bulunan, komşu olduğumuz insanların da neredeyse, “tatil” maksadıyla her yıl umreye gittikleri halde,
oranın tozunu yutmamış, havasını koklamamış gibi yaşamaları karşısında zaman zaman şaşırdığımız oluyor, sizlerin de olmuştur. Hatta herhalde oraya gidenler, gitmelerinin izini gelince yaşayamadıkları, yansıtamadakları için olsa gerek (veya sanki “ben de gittim, inanmazsan bak” dercesine) Kabe’nin önünde fotoğraf çektirmek için mi gittiler diye hayret ediyoruz.
Anlıyoruz ki, bazı şeylerin özlenmesi gerekiyor. İbadet dahi olsa, bazı şeyler “yapıla yapıla” artık aşınıyor, alışkanlık yapıyor ve özünü kaybediyor. Enflasyon misali yani; ne kadar çoğalırsa değeri o kadar düşüyor, azalıyor! Tabii değeri düşen umre veya hacc değil! Haşa böyle birşey söylemek veya düşünmekten Allah’a sığınırız. Böyle bir anlayışa sebep oluyorsak, O’na tövbe ederiz. Çünkü yine çevremizde, “umreye gittiği için” namaza başlayan, gidişatını düzelten insanları da müşahade etmiyor değiliz. Ancak “oralara gidenlerin” hepsinin böyle olmasını istemek, beklemek de safdillik olmasa
gerek diye böyle düşünüyorum, söylüyorum.
Ve ama yapılan ibadet tesir etmiyorsa bunları düşünmeden de edemiyoruz. İşte biz bunları düşünürken Nurettin Yıldız Hoca’nın “Halimizin İzahı” isimli eserinde aşağıda alıntıladığımız yazıyı gördük. Aaaa, hoca da bizim söylediğimizi söylüyor dedik. Dikkatlerinize sunuyor, Allah’ın c.c. yaptığımız ibadetlerin iz ve tesirlerini üzerimizde göstermesini niyaz ediyoruz. Bu vesileyle de “Allah kuluna verdiği nimetini onun üzerinde görmek ister” mealindeki hadis-i şerifi, bir de böyle düşünelim diyorum.
Müslümanlar arasında artan bir yoğunlukla yükselen değerlerden biri de umredir. Bir zaman sonra umrenin bile kura ile gidilebilecek bir yolculuk olacağı söylenebilir.
Umrenin bir ibadet olarak değeri üzerinde söz söylemek kesinlikle mümkün değildir. Umre için küçük bir hac benzetme si bile yapılabilir.
Umrenin bir ibadet olarak vermesi gerekenler olduğunu da
şüphesizdir. Umrenin, “dindarların gezisi” şeklini alması ise bir tehlike işaretedir. Bu, umrenin maksadı dışına kaydığını göstermektedir. Peygamber aleyhisselam ve ashabının yaptıkları umre sayısını kesin rakamlarla olmasa da izlemek mümkündür. Bugünkü kadar yoğun bir umreden söz edemeyeceğimizi dillendirebiliriz.
Umrenin bir arınma ibadeti olmaktan çok, İslâm adına üzerimize yüklenmiş bulunan hizmetlerden sıyrılma ve böylece teselli ibadetine dönüşmesi tehlikenin sonuç boyutudur. Orada harcanan paralar kadar, ailece umre yerine “ensar mantıklı” bir iş yapmanın tercih edilmeyişi iyi irdelenmelidir. 
Umre ziyaretleri kadar bir de “Kudüs ve Mescidi Aksa ziyareti” gündeme geldi. Ne zaman ve neden gibi sorular bir kenara atılmamak şartıyla gerek umre ve gerek Kudüs ziyaretlerinin elbette caiz olmaz yönü yoktur. Yapmamız gereken umre midir, Kudüs ziyareti midir? Yoksa yapmamız gerekenleri örtbas etmek
için umreye mi sığınıyoruz? Herkesin niyeti Allah’a malum olmakla beraber aklın ve olayların gösterdiği yön bu yön müdür? Gözümüzü yummaya gerek yok, herşey ortadadır.
Yahya bin Said diyor ki: Ebu Derda, Selman Farisi’ye mektup yazıp dedi ki: “mukaddes mekânlara (Kudus’e) davet ediyorum seni, gel” Selman ona şöyle cevap yazdı: “Toprak kimseyi mukaddes yapmaz. İnsanı ancak ameli mukaddes yapar” (Muvatta, Vasiyet, 8)
(Halimizin İzahı, Nurettin Yıldız, Tahlil Yayınları, İstanbul 2011)
UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 27
SAĞ MI, SOL MU?
Kıymetli dostlar, günümüzde Müslümanlara karşı -farkında olalım-olmayalım- müthiş bir savaş yürütülmektedir. Bu savaşın ana unsuru olan taarruz (saldırı) dur. Bunu yapanlar bu taarruzlarını bilinçli veya
bilmeden yapsınlar farketmez; gerçek şu ki çok yoğun bir “yozlaştırma bombardımanı”na muhatabız.
Bu bombardıman zaman zaman inancımızın bir takım umdeleri üzerinde veya inandığımız ve yaşamaya çalıştığımız dinin sembolleri veya emirlerine karşı yapılabilmektedir. Kimi zaman da bu bombardıman bir “kültür istilası” şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak neticede olan Müslümanlara olmakta; yozlaşma sebebiyle hem dünyamız hem ahiretimize mahvolmaktadır.
Bir büyük insan “işlediğin suçun mahiyeti ve şiddeti (fiilin haram veya mekruh olması) değil, kime karşı işlendiği önemlidir!” buyuruyor. Ne kadar doğru! Suçu işlediğimiz zat Allah C.C., kurallarını ihlâl ettiğimiz şahıs hz. Peygamber a.s.v. olduktan sonra, “amaaan canım sadece mekruhmuş, ben de haram zannetmiştim…” diyebilir miyiz? Çok değil, bir parça edebi olan insan böyle bir pişkinlik yapabilir mi?
Aşağıda dikkatlerinize sunacağımız ve maalesef bulunduğumuz ortamlarda çok sık karşılaştımız bir yanlıştan bahsediyor Efendimiz a.s.v. Dikkat buyurunuz, ikaz ediniz ve teemmül ediniz efendim!
Sünnet üzere bir hayat temenni ve dualarıyla…
* Câbir radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sol elinizle yemeyin. Zira şeytan soluyla yer!“ (Müslim, Eşribe 104–106. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et’ime 15; Tirmizî, Et’ime 9)
* İbni Ömer radıyallahu anhümâ‘dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbiriniz kesinlikle sol eliyle yiyip içmesin. Zira şeytan soluyla yer, soluyla içer.” (Müslim, Eşribe 107. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et’ime 19; Tirmizî, Et’ime 6; İbni Mâce, Et’ime 8)
Biri Câbir ötekisi İbni Ömer radıyallahu anhüm’den rivayet edilmiş olan ilk iki hadis, -aralarında biraz söyleyiş farkı olmakla beraber- aynı mânayı, aynı gerekçe ile dile getirmektedir. Sol elinizle bir şey yiyip içmeyin. Çünkü şeytan soluyla yer, soluyla içer.
Şeytan, müslümanı doğru yoldan uzaklaştırmak için çalışan şer güçlerin baş temsilcisidir. Böyle olunca onun bütün hal ve hareketinde doğrudan uzaklaşmışlık ve uzaklaştırıcılık özelliği vardır. O halde ona hangi hareketinde uyulursa o noktada, doğrudan sapma söz konusu olur. Ona hiç bir hareketinde
uymamak gerekir ki, onun gibi olma tehlikesinden uzaklaşılabilsin.
Geçmişte âlimler, şeytanın sol eliyle yiyip içmesi sözünden, onun kendi yandaşlarına böyle yapmalarını emreder anlamını çıkarmışlar ve hadisi böyle mânalandırmışlar. Günümüzde İslâm dışı kültür odaklarının ve bu odakların etkisinde kalmış kimlik ve kişilik bunalımı içinde yaşayan birtakım insanların, yeme-içme âdâbı olarak özellikle sol el ile yiyip içmeyi önerdikleri, propaganda ettikleri ve hatta yemek servislerini ona göre düzenlettiklerini ve bunda ısrarlı olduklarını görüyoruz. Bu özel gayretleri görünce Resûl-i Ekrem Efendimiz’in asırlar öncesinden yaptığı ikaz ve verdiği haberin ne kadar yerinde ve anlamlı olduğunu ve şeytanın çağdaş temsilcileri ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
Dinî ve kültürel kimliğin korunmasında her milletin ve inanç grubunun elbette kendine has davranış biçimleri, örf ve âdetleri olacaktır. Bunların en tabiî, en güzel ve en kolay olanları insanın yaratılışına en uygun düşenleridir. Sağ el dururken, sol elle yemek bir çarpıklığı, bir bozukluğu ifade etmektedir. Hadisimizin ifadesiyle bu, şeytan gibi davranmaktır. Yaratılıştan solak olanlar, buradaki nehyin muhatabı olmayabilirler. Ne var ki doğuştan solak olanlar bile biraz bilinçli hareket ederlerse, sağ elleriyle yiyip içebilirler.
Bunun örnekleri çoktur. Çünkü solaklar da nihayet sağ ellerini hiç kullanmıyor değiller. Önemli olan müslümanların, İslâmın emir ve tavsiyelerine, Hz. Peygamber’in davranış ve önerilerine göre hayatlarını sürdürmeyi benimsemiş olmalarıdır. Bu benimsendikten sonra, sünnette insan tabiatını zorlayacak hiç bir uygulamanın olmadığını anlamakta kimse gecikmeyecektir. Unutulmamalıdır ki, güzel dinimizin en büyük özelliği ve güzelliği insan tabiatıyla uyumudur.
İslâm bilginleri hadislerin ortaya koyduğu bu nehiy ve yasaklamayı, sağ eli dururken sol eliyle yemek içmek tenzîhen mekruhtur diye değerlendirmişlerdir. Ancak bu değerlendirme sağ elle yememek gibi inadına hareket edenler veya soluyla yemenin çağdaşlık ve medeniyet göstergesi olduğuna inananlar için değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz’in “Sağ elinle ye!” tavsiyesine biraz da kibir ve gururla “Yiyemiyorum!” diye cevap veren Büsr İbni Râi’l-ayr’a “Yiyemeyesin!” buyurmuş ve adam bir daha sağ elini ağzına götürememiştir.
(Bu arada yenilen şey’in iki elle birden tutulması esnasında sol elin kullanılıyor olmasının bir mahzurunun olmadığını da özellikle belirtmemiz faydalı olacaktır Allah-u Alem, E.A.)
(Riyazussalihin Tercüme ve Şerhi, Erkam Yayınları, C. 7, H. No. 1638-1639)
ÇARŞAMBA NEŞESİ
Çocuğunun okuldaki durumu hakkında bilgilendirilmek için çağrılan şahıs niçin ”veli toplantısı”na gitmediğini öğretmenlere bildirmiş. Değerlendirin bakalım haklı mı sizce?
(Paylaşımı için Osman Öner Bey kardeşime teşekkürlerimi arzederim.)
MEÂLLE KONUŞAN ŞAİR ve HÜSRAN
Öyle kitaplarla karşılaşırsınız ki bazen; ismi cezbeder sizi… Bir an önce alıp okumak, ondan birşeyler almak, müstefid
olmak istersiniz. Bazen yazarı cezbeder… Bildiğiniz, daha önce eserlerinden tanıdığınız bir isimdir yazar… Bu sebeple onun kaleminden çıkmış bu eserin sizin için faydalı olacağı muhakkaktır. Çünkü daha önce okuduğunuz diğer eserleri sizin “frekansınıza” uymuş, size birşeyler vermiştir. Zaman zaman da kimi dergiler, gazeteler veya artık son 10 yıldır internet sitelerindeki tanıtım ve övgüler sebebiyle okumak istersiniz bir kitabı… Yani inandığınız, kan’dığınız için…
Yukarıda saydığım sebepler çoğaltılabilir. Bunlar bir kitaba ulaşmanın farklı yollarıdır. “Kur’an’la Konuşan Şair” isimli eseri bir kitap sitesinde, yeni çıkan kitapları incelerken görmüş ve yorumları okumuştum. Yazarını tanımıyordum ama hakkındaki yazılar ve tanıtım cezbedici idi. “Okunmalı” dedim. Hatta sadece ben demedim; daha önce sizlere duyurusunu yaptığım ve BİZ YAPTIYSAK SİZ HAYDİ HAYDİ YAPABİLİRSİNİZ dediğim, kitap mütalaa grubundaki arkadaşlarla okumayı kararlaştırdık işbu kitabı…
Ve okuduk… Sonuç: Hüsran!
Sevgili dostlar, aşağıda yazacağım satırlar, mütalaa grubumuzda bulunan (o zamanki sayıyla, bendeniz dahil) 6 (ve bir de aynı eseri okuyan, edebiyat zevk ve bilgisine güvendiğim güzel bir dostu da dahil edersek 7) arkadaşın ortak fikirleridir diyebilirim.
Kitabımızın yazarı İbrahim Eryiğit bir şair… İslâm dışı bir hayat sürerken, Rabbimizin lütfu dairesinde hidayete ermiş; Allah c.c. makamını cennet eyleye inşaallah… Eser de şairimizin(yazarımızın) ilk roman denemesi… Ancak gerek olayın kurgulanış biçimi, gerekse olayın bizatihi kendisi maalesef roman havasından ve tekniğinden çok çok uzak. Bir kere olay/lar/da gerçeklik yönü çok zayıf, masalımsı… Şair kitabında şehri ve şehirleşmeyi eleştirmiş. Bu sebepten olsa gerek, olay ormanda geçiyor… Evet evet bildiğimiz bir orman… Öyle ki, kahramanımız bir trafik kazası sonucu bu ormanda diğer kahraman tarafından tedavi ediliyor ama, öyle bir orman ki, içinden (veya çok yakınından/kenarından) otomobil yolu geçtiği halde, bu ormanda geyikler, ayılar cirit atıyor.. Bir de balıklarla dolu bir deresi var. Ormanda yalnız yaşayan bu şahsın yanına yıllardır ne pikniğe gelen oluyor, ne bu şahıs şehre inip herhangi bir şekilde ihtiyacını karşılıyor ne de şehirden bu şahsa ihtiyacını karşılamak için yardım geliyor… Amma bal gibi de geçiniyor işte burada… Dedik ya masalımsı…
Maalesef, kitabın son sayfalarında “Kur’an’la Konuşan Şair” konusunda yanıldığınızı anlıyorsunuz. Meğer efendim, Kur’an’la Konuşan Şair bizzat kazayı geçiren şahıs yani romanın başkahramanı imiş. (Zaten geyik, ayı, balıklar, bot, post, kitaplar v.s.yi saymazsanız kitapta topu topu iki kahraman var. Şair ve diğeri!) Dolayısıyla böyle olunca da diğer kahramanımız “Konuşan Kur’an” olmuş oluyor. Peki neden veya nasıl “Konuşan Kur’an” oluyor? Çünkü ormanda yaşayan bu şahıs, kahramanımızın sorduğu her soruya mutlaka ayetle cevap veriyor. Ama hemen işaret edelim ki, romanın kahramanı olan Cemal hep çanak sorular soruyor. Yine de verilen cevaplar çoğu zaman sorulan soruyla (soru “çanak” olmasına rağmen) uyumlu olamayabiliyor. Olayları değerlendirir, derdini anlatırken hep ayet okuyor. Kesinlikle ayetten başka bir söz söylemiyor. Öyle ki, “Konuşan Kur’an”, kahramanımız Cemal’in “isminiz nedir” sorusuna bile ayetle cevap veriyor: Yasin. Yani Konuşan Kur’an’ın babası, demek ki taa doğduğunda oğlunun böyle birisi olacağını bilmiş ve adını ne bileyim Nihat, Aydın, Orhan, Ömer, Osman, Ebubekir, Hasan veya Hüseyin koymamış; direk Yasin koymuş… Yani diyorum ki eğer roman biraz uzun olsa idi ve hasbelkader Yasin amcamız evli olsaydı, sırf Kur’an’la konuşmak için herhalde “Nisa” isimli bir hatun alırdı. Çocukları olsa adını Muhammed, İsa, Musa, Yahya, Nuh inekleri olsa “Bakara” koyarlar, sadece Tin ve Zeytun yerlerdi. Biraz “sulandırdım” gibi gelebilir ama, kabahat bende değil. Dedim ya eser masalımsı, ben de kaptırdım işte… Böyle ciddi bir şairden (çünkü gerçekten bana göre şiir ciddi bir iş, şair ciddi bir kişidir), böyle ciddi ve iddialı isimli bir kitabın içinden böyle bir “büyüklere masal” tarzı olay çıkınca, elbette benim de birkaç tel’im zarar gördü büyük ihtimalle…
Yazarın, roman kahramanını sanki Kur’an’mış gibi sunması çok ama çok yanlış. Üstelik nasılsa, kahramanımız Yasin Amca, yani Kur’an
olan şahıs (!), konuştuğu zaman Kur’an gibi konuşuyor ama sustuğu zaman ses/çıt yok. Kur’an’da ki “zikredin” kısmını okumamış mı Yasin? Niçin zikretmiyor? Ayrıca, Kur’an’la konuşan adam Yasin Kur’an’dan çok Muhammed Esed (rh. A.) ve Mustafa İslamoğlu’nun mealinden konuşuyor. Öyle ki, bir soruya cevap olarak verdiği 39. surenin 22. ayetindeki “nur”u o meallerde geçtiği gibi IŞIK olarak beyan ediyor (sayfa 58). Böyle olunca da tabii eser çok zorlama bir hale geliyor. Hatta daha da ileri gidelim; “Cemal çanak soru soruyor” dedik ya; Cemal önce ilgili ayetin “Es’ed veya İslamoğlu meal/tefsirlerindeki” yorumunu anlatıyor ve buna ilişkin soru soruyor veya bu yorumu direkt soru olarak soruyor; sonra da Yasin o ayetin metnini/mealini okuyor veya tam tersi… Ancak birçok yerde sorulan sorulara cevap olarak verilen ayetler soruyla örtüşmemiş yani zorlama olduğu çok bariz, çok belli.
Kitap, bir şair/şiir mantığıyla yazıldığı için, roman havasına girememiş… Çok zor okunuyor ve dolayısıyla da zor anlaşılıyor. Adeta bir sayfayı 2 bazen 3 defa okuduğunuz oluyor. Cümleler çoğu zaman çok uzun olmuş. Bu sebeple de insicam –en azından okuyucu açısından- bozuluyor; tekrar başa dönmek zorunda kalıyor, cümleyi tekrar okuyorsunuz. Kitap 88 (yazıyla seksensekiz) sayfa ama yorucu olması, okurken dikkat teksifi istemesi hasebiyle 200-250 sayfalık kitaba denk.
Doğru söylediğim için dokuz köyden kovulacak olabilirim ama, daha önce birileri “bu gerçekleri” yazsa idi hiç değilse bu kitapla geçen vaktime acımazdım. Ben de anlatmazsam/yazmazsam, acınacak diğer vakitlerin hesabını veremem! Netice itibariyle dostlar, ”şair” Kur’an’la konuşmamış; kendi çalmış kendi oynamış! (Kur’an’la Konuşan Şair – İbrahim Eryiğit, Pınar Yayınları)

Son Yorumlar