Şimdi Öl / Ol Ayakta!
“Namaz Dinin Direğidir.”
Hayatın uzanıp gitmesiyse zaman, zamanın ayağa kalkmasıdır namaz. Hayatın
direğidir. Verilen kısıtlı sürede olmanın, olgunlaşmanın durakları. Duruşları belirleyen duraksamaları.
Zamanı Yaratan’la bölüşmek istersen kalk ayağa. Değerlere eğil sonra. Daha da eğil. Yalnızca O’nun karşısında… Dosdoğru olmaktır eğilmek…İşte tam böyle.
Akışa birkaç kere dur demek. Durdurmak geçeni. Hayır demek. Kendi istediğin gibi geçmeyeceksin öyle gelişi güzel. Benim istediğim gibi geçeceksin demek. Hayatı öncesinde ve sonrasında Allah’la değerlendirerek yaşamak için. Namaz…
Zamanı böldüğünde onu durdurma imkânını elde edersin. Paşa gönlü bilir. İsterse durmasın. Umurunda olmaz artık senin. Zamanı tutuklamışsındır bir namazlık üstünde. Varsa cesareti geçsin. İyi bir şey yapıyorken öyle geçip gidemez o. O da O’nun kuludur. İyiliği sever. Olması için acele eder. Gerçekleşinceye kadar sıkılmadan bekler. Vallahi… İyiliğe harcandığında kalır. Hem de en geçmeyecek geleceklere. Yarınlara…Yarından sonralara…
Namaza durur zaman da…
Tren durur, vapur kıyıda çırpınmaz, deniz dalgasızdır, martılar uykuda, karıncalar hazır olda, kargalar ciddi, ambulanslar sessiz şifada, sokaklar boş, trafik akıcı, müşteri yok, misafir yok, çocuklar tok, cüzdan dolu, ev sıcak, baca dumanlı, gök mutludur namaz sırasında. Dünya, içindeki herşeyi uyutmuş bir beşik gibi sallanmaktadır. Bir sen kalmışsındır böylesine ayakta. Seccaden uçuşa hazırlanmaktadır. Ya da merdiven gibi basamaklanmaktadır yukarı doğru…
Herşeyiyle arkanda kalır dünya. Bırak korna seslerini, paranın kirini, faturanın acımasızlığını, insanın hayvanlığını, vitrinlerin davetini, ekranların çığırtkanlığını, beklentileri, borçlarını, alacaklı olduğunu, ne yiyeceğini unut bir an. Sorumluluklarına daha iyi dönmek içindir bu. Daha akıllıca dönmek içindir bu gidiş… Seni sana unutturan hayatı at bir süreliğine arkana.
Şimdi öl ayakta!
Bütün olumsuzlukların uzağına düş. Alnın yere vurulsun. Şimdi ol sen ayakta…
Kaç kez gerçekten kıyama durdun sahi?
Ayağa kalkmak iyi ve güzel olmaya karar vermektir. İyilik adına sorumluluk almaktır. Yozlaşmaya baş kaldırmaktır. Kötülüklere ayaklanmak, isyan çıkarmaktır. Başını kaldırıp O’na bakmaktır.
Kıyamda durabilmek güç. Eğmek ister huyu. Önünde eğilinecek değerler ister baş dediğin. Ve ten…Yorgundur tinsel ağırlığından. Kapanmak ister önünde hakiki Üstünlüğün…
Yorma böyle kendini bu kadar da…Kıyamına sarıl. Temiz bir toprak parçası gibi serdiğin seccadene düşmekten çekinme öyle…Hayat yordu işte seni. Dinlen biraz.
(www.sonpeygamber.info adresinden alınmıştır. Teşekkür Ederim.)
ÇARŞAMBA NEŞESİ
KILIBIKLIK SADECE İNSANOĞLUNA MI MAHSUS?!
Kıymetli dostlar, bazen öyle cadaloz hanımlar vardır ki, Allah düşmana vermeye… Hep dillendirilen ve haklı olarak eleştirilen KADINA KARŞI ŞİDDET var ya, böyle cadaloz-çenebaz kadınların yanında inanınız ki kaale bile alınmayacak kadar hafif kalır. Zira kadına şiddet uygulanınca bir şekilde şiddet uygulayan erkek yakalanıyor ve gerekli cezayı görüyor. Peki erkeğe manevi şiddet uygulayan kadın? Üstelik de bu kadınlar kendilerini hep zavallı gibi göstermezler mi aman Allah’ım.
Neyse sözü çok uzatmaya gerek yok… Bugün sizlere çarşamba neşesinde bir fotoğraf sunuyorum. Fotoğrafa bakınca “Vay be, kadın heryerde kadın” veya “demek ki kılıbıklık sadece bizim dünyamızda yokmuş” diyeceksiniz. Yayınladığım fotoğrafa uygun bir de fıkra var ama onu da anlatmayayım, bu kadar çok dozda neş’e de zararlı olabilir hani?
Muhabbetiniz bile MUHAMMEDÎ olsun efendim.
UNUTULMUŞ SÜNNETLER -30
AMAN DİKKAT, DAMLAYA DAMLAYA GÖL OLABİLİR!
Kıymetli dostlar insanoğlu nankör ve unutkan. Allah’ın verdiği onca nimet ve lütuflara karşı bırakınız hakkını teslim etmeyi, gereğince amel etmeyi, bir de günah işlemesi nedir? Bu konuda elbette söz önce kendimedir, muhatap önce bendenizim. Yine de öyle büyük, öyle latif ve Rauf bir Rabbi Rahimimiz var ki, sıhhatimizi, nimetimizi, güneşimizi, gecemizi, gündüzümüzü eksiksiz veriyor. Bilene tabii… Bilmeyen mi? Yukarıda söyledik ya insanoğlu nankör diye…
Bugün unutulmuş sünnetlerde dikkatinize sunacağımız hadis, küçümsediğimiz günahlarla ilgili. Diyeceksiniz ki, HAŞA küçük günah
işlemek de mi sünnet? Elbette sünnet olan o değil! Sünnet olan; herhangi bir hatada, ayak kaymasında kulun ısrar ve inatla tövbe etmesi ve bir daha bu günaha dönmemeye azmu gayret etmesidir. Aksi halde bu günahlar büyür büyür de kalbimizi kaplar, karartır Allah muhafaza. Buna işaret etmek, bunu hatırlatmak istedik bu hafta. Allah c.c. önce yazana, sonra da siz dostlara hidayet ve sıratı mustakimden ayrılmadan yürümek nasip eyleye inşaallah! Hayırlı cumalar ve ömürler temennisiyle efendim.
Ebu Hureyre R.A.’den Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“İnsan bir günah işledimi, kalbine bir nokta vurulur. Eğer günahtan vaz geçer ve Allah’dan af dilersekalbi tekrar parlar. Döner aynı günahı işlerse, nokta büyür, sonunda kalbini kaplar. İşte Allahu Teala’nın şu ayette bahsettiği budur:
“Hayır, doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalplerini kaplamıştır.” (Mutaffifin Suresi / 14. ayet)
(Tergib ve Terhib, İbni Hacer el Askalani, Mütercim Abdülvehhab Öztürk, Sultan yayınları, 1982, Sayfa 546, Hadis no. 852)
ÇARŞAMBA NEŞENİZ
BU DOKTOR ÇOK CİDDİ!
Lazların da doktor olması elbette normal… Ama laz doktor hastaları ve hasta yakınlarına hitap ederken, onlarla muhatap olurken, karadeniz yaylalarındaki hemşehrileriyle konuşuyor gibi konuşursa olacağı işte aşağıdaki vahim tablodur
Uy laz kardaşlar… Zorunuza cidmesin da! Seviyrum sizi seviyrum…
İSLÂM’IN GÜLBAHÇESİ, MATERYALİZMİN ÇÖPLÜĞÜ!
(OKUDUĞUM KİTAPTAN)
“Hekimbaşı Çöplüğü” ve bu çöplüğün “patlaması”nı benim gibi yaşı 40′ın üzerinde olanlar, biraz hafızalarını zorlarlarsa çok rahat hatırlayacaklardır. Meğer bu “patlayan çöplük,” bir zamanlar “gül bahçesi” değil miymiş?
Evet aynen böyle… Bu bilgilere Mustafa Armağan’ın “GERİ GEL EY OSMANLI!” isimli kitabını okurken rastladım ve siz kardeşlerimle paylaşmak istedim.
Bu vesileyle bir kez daha müşahade ve teslim ettim; İslâm öyle kutlu bir nizamdır ki, sadece insana değil, eşyaya, toprağa, bitkiye bile değer verir ve onların dahi hakkı olduğuna inanır. Bu inancı sebebiyle de “bir insanı (haksız yere) öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibi olur” tehdidinden ürperir, korkar. Yine bunun yanında o yol gösterici ve örneği-önderi olan (salat ve selamlar ona)
kutlu tebliğcinin toprağa ve ayırım yapmaksızın tabiat ve tabiatta yaşayan tüm unsurlara verdiği değeri, onları koruduğunu bilir ve böyle hareket etmeye çalışır. Materyalist/kapitalist anlayış ise, bırakınız toprak ve toprak üzerindeki tabiat unsurlarını, Allah’ın özel bir önem vererek yarattığı insana bile değer vermez. Onların dininde (inancında) “vefa, Fatih’te bir semtin adı” olmuştur. Kadın, Allah’ın ismi zikredilerek emanet alınmış ve Adem’den yaratılmış bir varlık olmaktan çıkmış, erkeklerin hazlarını tatmin için piyasaya sürülen bir “mal” olmuştur. Yine dinimin “cenneti ayağının altına” koyduğu anaları, sanayiin “ucuz işçileri” ve/veya “sömürülmeye müsait maddeler”i olarak görmüşlerdir.
Böyle bir anlayışın, böyle çarpık bir inanışın (veya ‘çağdaş din’in) tüm bu yanlışlıklarına baktığımızda “gül bahçesi”ni, “patlayan” ve “insanları yutan” bir çöplüğe tahvil etmesine şaşırmamak gerekir belki de…
Bakınız; Osmanlı, o ayakta durmaya çalıştığı ve çok şiddetli sarsıntılarla sarsılıp, yıkılmamak için uğraştığı dönemde insanlarına nasıl bir ufuk ve imkân vermiş! Ve yine bakınız materyalist felsefeyi esas alarak kurulmuş yeni Türkiye rejimi ise, insanların ufkunu ve hayatını nasıl da çöplüğe çevirmiş karartmış! Neden böyle? Çünkü birincinin kaynağı (zayıflamış, yozlaştırılmış da olsa) şeriat iken, diğerinin kaynağı (üzerinden nice asırlar da geçse) materyalizmdir, kapitalizmdir. Eğer şeriat dediğimiz sistem ve yaşam biçimi, en zayıf anlarını yaşadığı dönemde bile böyle ise, varın güçlü ve diri-dipdiri olduğu zamanlarda insanlara nasıl bir ufuk ve gelecek bahşeder tasavvur edin.
Okuyun ve tasavvur edin efendim. Hürmet ve muhabbetle…
1880′lerde Bulgaristan’ın Kızanlık bölgesinden gelen göçmenlere, yerleştirilecekleri uygun bir yer aranmaktadır.
Bunların memleketlerinde “gülcülük”le geçindiği anlaşılır ve kendilerine Sultan II.Abdülhamid’in şahsi mülkü olan Çavuşbaşı Çiftliği’nde bir yer tahsis edilir. Burada gül yetiştiriciliği ve gülyağı imaline girişilir. İlk gül hasadı 1886′da yapılmış, 650 kilo kadar gül çiçeği elde edilmiştir.
Fakat 1970′li yıllarda bu şehrin en güzel kokulu güllerin yetiştiği bölge, İstanbul Belediyesi tarafından çöp dökme alanı olarak seçilmiş, bu nedenle II. Abdülhamid döneminin gül bahçeleriyle ünlü Hekimbaşı Çiftliği‘nin adı, Hekimbaşı Çöplüğü‘ne dönüştürülmüştür. Ve bu çöplük Mayıs 1993′de bir sabah büyük bir patlamayla tarihin sırtına yüklediği sorumluluğu yerine getirmiş ve bu rezalete artık daha fazla dayanamayacağını adeta haykırmıştır. Ölen 39 kişinin cenazeleri kaldırılırken, dünya haber ajansları, tarihin ilk çöp heyelanı olarak duyuruyorlardı bu ‘pis’ patlamayı dünyaya.
(Geri Gel Ey Osmanlı!, Mustafa Armağan, Timaş Yayınları, 2010, 5. Baskı, 34. sayfa)
ÇARŞAMBA NEŞENİZ.
TEMEL’İN İNTİKAMI
İncelik gösterip fıkrayı gönderem Av. Abdullah Ergün Bal kardeşime şükranlarımı sunarak.
Japon’un biri,Rize’de bir kahveye gitmiş ve, herkese kafa tutmuş:
—varmı aranızda deli kanlı? varsa? çıksın dışarı…
Temel kapıya doğru yürümüş,
—çıkıyorum ulan! görelim bakalım erkekliğini…
birkaç dakika sonra,TEMEL ağız-burun dağılmış bir vaziyette, kahveye geri dönmüş…
peşinden de JAPON kasılarak içeri girmiş ve kahvedekilere TEMEL’i göstererek:
Ona, Toyokumi ustanın,Katakori tekniğiyle vurdum.
Ertesi gün JAPON yine gelmiş.Yine meydan okuma.
Yine TEMEL’den rest.Ve birkaç dakika sonra kapıda yine, ağız-burun dağılmış bir TEMEL.
Ve peşinden kasılarak yaptığı oyunu açıklayan JAPON:
—Ona,Kuyotomi ustanın,Kihotomi tekniğiyle vurdum.
Ertesi gün yine aynı hikaye.
Dayak yemekten ayakta duramaz hale gelmiş TEMEL ve hergün değişik bir stil kullanan JAPON:
—Ona Toyohama ustanın,Kimanto tekniğiyle vurdum.
—Ona Tiyotoki ustanın,Kohimato tekniğiyle vurdum.
………….derken,
Bu böyle bir hafta devam etmiş.
Ve sekizinci gün! JAPON yine kahveye gelip, yine herkese kafa tutmuş.
JAPON’un restini gören yine TEMEL olmuş tabii…
Birkaç dakika sonra,herkes yine suratı dağılmış bir TEMEL beklerken, Bu
kez JAPON, ağız-burun dağılmış,hoşaf! kanlar içinde kapıda belirmiş? ? ?
TEMEL’de hemen arkasından girmiş içeriye, JAPON’u göstererek:
—Ona TOYOTA’nın KİRİKOSUYLA vurdum. demiş…
YAZILARIM YORUMLARIM
MASUM OLANDAN SADIR OLAN: VAHYİ GAYRİ METLUV
Yeryüzünde hüküm süren veya hüküm sürmeye namzet beşerî tüm sistemlerin bir doktrinleri olduğu gibi, bu doktrini hayata geçiren, pratik örnekliğini sergileyen “uygulayıcı”ları da olmuştur. Bu sistemlerin beşerî veya ilâhî olması bu iddiamıza bir halel getirici nitelikte değildir. Belki bu manada tek veya en belirgin/bariz fark, doktrin sahipleridir. Yani elbette ilahi olan sistemlerin doktrin sahibi Allah c.c., diğerlerininki ise adı üstünde beşerdir.
Yukarıda, bu doktrinlerin mutlak manada bir uygulayıcılarının, bir pratik hayata sunan kişilerinin olduğunu beyan ettik. Bizim ana konumuz ve müzakere ettiğimiz husus İslâm olduğuna göre bundan sonraki satırlarda, “İslâm Dini”ni esas alarak ve onu “kast ederek” konuşacak/yazacağız.
Allah c.c., dini, biz insanlar için ve yeryüzünde uygulansın için göndermiştir. İnsanlar için ve yeryüzünde uygulanacak bir dinin ilk “uygulayıcı”sı, aynı zamanda bu dinin “mübelliğ”i ve “örneği” de olacaktır. Ve bu mübelliğ ve örnek kişi de aynı zamanda insan olmalı ve yeryüzünde en az “bir insan ömrü” kadar yaşamalı, insanların yaptıklarını yapmalıdır. Çünkü insanlara hitap eden, insanların uygulaması gereken bir dini tebliğ etmektedir/edecektir. Öyleyse onlar gibi yemeli-içmeli, kızmalı-sevinmeli, üzülmelidir. Gerek şeytan ve avaneleriyle gerekse insanlarla mücadele etmeli, mücadelede “yenik düşmüş gibi” olmalı, yenik düştüğü zamanlar olursa nasıl tekrar galip geleceğini bilmeli/bildirmelidir. Çünkü uygulanacak ve “örnekliği sergilenen” olan sistem “İslâm dini” denilen ve ilâhi kaynaklı bir hayat biçimidir.
Durum böyle olunca, yani uygulanacak sistem ilâhi kaynaklı ve son din olan İslâm Dini olunca, elbette bunun tamamlayıcı bir unsuru olarak, bu dinin mübelliğ ve örnekliği olan kişinin de ilâhi kaynaklı olması gereklidir. Yani madem ki Allah Sübhan’dır, tüm hatalardan salimdir, öyleyse mübelliğinin de hatalardan salim olması bir gereklilik olarak kendini göstermektedir. Bu “hatalardan
salim olmak” onu ilâh ittihaz etmemizi, Allah’a denk tutmamızı, “şirk-ül endad” (Bakara Suresi, 22. Ayet) suçu işlememizi gerektirmez. Böyle anlaşılması su-i zan veya su-i yorumdan başka bir şey değildir. Bahsetmeye çalıştığımız durumu, ulema, “peygamberin masum olması” olarak müesseseleştirmiştir. Bu tavır ve duruş çok da doğru, yerinde ve lazım olan bir durumdur. Çünkü mübelliğ hatasız olmalıdır. Hasbelkader ve “insan olmak hasebiyle” hata yaparsa da anında veya en kısa zamanda yine vahiy aracılığı ile ikaz edilerek, doğruya eriştirilmeli, hatasının yanlışlığı gösterilerek, doğru hareket ortaya çıkartılmalıdır. Aksi halde, yani “hatası ilâhi ikaz ile düzeltilmeyen” bir insan olursa, bu defa insanlar, mübelliğin hatalarının doğruluğundan şüphe edecek hale geleceklerdir.
Öyleyse ulemanın yüzyıllardır söylediği peygamberlerin masumluğu ilkesini kabul etmek, bizi “hadisin de masum olduğu” temel ilkesine götürecektir. Bu ilkeyi belirtirken, “peygamberimiz s.a.v.’ masumdur, o halde masumdan gelen beyan ve fiiller (rivayetler) cerh ve tadile tabi tutulmamasın” demiyoruz tabii ki… Böyle bir duruş bizi bağnazlık ve körlüğe götürür. Cerh ve tadil özellikle sahih ve salim bir islâmî anlayış ve yaşayış için gerekli ve olmazsa olmaz bir husustur. Nitekim asırlar önce ulema bu uğurda gösterdikleri cehd sebebiyle a.s.v. ve hadislerini her türlü şüphe ve iftiralardan sakındırmışlar, üzerlerine düşeni hakkıyla yapmışlardır. Biz “hadisin masumiyeti” konusunu, hadisin mutlak olarak muteber bir cerh ve tadil noktasında salim olması hususunun ispat edilmiş olmasından sonra söz konusu ediyoruz. Zira Abdullah b. Ömer (r.anhüma) şöyle rivayet etmektedir:
Ben, muhafaza etme düşüncesiyle Rasülullah (s.a.v.)’dan işittiklerimin hepsini yazıyordum. Kureyş (kabilesinden bazı müslümanlar) “Rasülullah (s.a) öfkeli halinde de sakin halinde de konuşan bir insan iken sen ondan duyduğunu yazıyor musun?” diyerek beni bundan menettiler.
Ben de yazmaktan vazgeçtim ve bu durumu Rasülullah (s.a)’a anlattım. Parmağıyla ağzına işaret ederek; “Sen yaz(maya devam et), varlığım elinde olan Allah’a yemin olsun ki bundan haktan başkası çıkmaz” buyurdu.( Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/250, 3646 no.lu hadis)
Anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber her halde hakkı söylemektedir. Çünkü Allah c.c. kendisi hakkında “Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı. O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahiyden başkası değildir. Çünkü onu güçlü ve kuvvetli biri (Cebrail) öğretti” (Necm Suresi, 2-5. Ayetler) buyurur. Yani Peygamberimiz bir şey söylediği zaman, ya vahiydir ya da vahiy destekli söylemektedir. Yanıldığı takdirde ise mutlak olarak ikaz edilmekte ve düzeltilmektedir. Bu manada bakıldığında her sözünün dini hükümler için bir dayanak ve delil olduğu anlaşılır. Öfke ve sevinç halleri onun her an hakka bağlı ve vahyi ilahi mahalli olan kalbine tesir edip, dilinden akan hikmet pınarlarını bulandırmaz. (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/251, 3646 no.lu hadisin şerhi)
Tüm bu anlatılanlar sünnet/hadis’in “vahyi gayri metluv” olduğu iddiasını doğrulamaktadır. Bu durumda biz Müslümanların tâbi olmaya ve örnek almaya çalıştığı şahsın (a.s.v.) “vahyin yürüyen şekli” olduğu konusunda tereddüdümüz olmamalıdır.
Bu durum aynı zamanda İslâm toplumu için sünnetin tartışılamaz ve değişmez bir yasama ve yaşama kaynağı olduğunu göstermektedir. Öyleki, Rasulullah s.a.v.’e yukarıdaki kelimelerimiz ışığında bakanlar, O’nun “her açıdan” örnek olduğunu göreceklerdir. Çünkü, bir kez daha zikredelim, O, Allah’ın insanlar arasına/katına ve uygulansın için gönderdiği son kitabının “yürüyen hali”dir. Bu manada da insanlığın her türlü derdinin çaresi, her türlü bilinmezinin cevabı ondadır.
Ancak şu ayırımı yapmak da zaruridir: Peygamber Efendimiz’e bir ilahlık vasfı atfetmemek kayıt ve şartıyla, O’nun hersöylediği/yaptığını herkesin anlaması veya “aynı durulukla” anlaması mümkün olamaz. İşte tam da burada devreye ilim ehli girmektedir. İlim ehli hadis ve sünneti bir bütün olarak bildiği/değerlendirdiği için, “avam” tabir edilenlere göre daha iyi ve net görebilmektedir. Böyle bir görme/anlama neticesinde de çıkartacakları hükümler daha doğru ve doyurucu olacaktır. Çünkü özellikle hadislerin nesh konusu, zayıf ve sahihliği durumu ile günümüz şartlarına uygulanabilirliği gibi hususlar herkesin kalem oynatacağı bir saha değildir. “Bir tek insanın” sıhhatini yakından ilgilendiren bir durumda bile uzman hekim arayanların, tüm insanlığı ilgilendiren bu konuda da aynı saygı ve hassasiyeti göstermesi bir edep ve ilme/liyakâte hürmet olsa gerektir.
Netice itibariyle, sünnetin islam toplumu için yasama ve yaşama kaynağı olma konusundaki önem ve ciddiyeti sorgulanamaz bile… Bu mahiyetiyle sünnet, fıkıh metodolojisi açısından Kur’an’dan sonra gelmekle birlikte, avam ve bu manada da islâmın yaşanması, hayata tatbiki açısından Kur’an’dan önce gelebilme özelliğine sahiptir, Allahu Alem.
(Bu Yazı Online Hadis Platformu için yazılmış, faydası olur düşünce ve niyetiyle de ayrıca sizlere arzolunmuştur.)
UNUTULMUŞ SÜNNETLER – 29
YEMEĞE NİÇİN ÜFÜRÜYORSUNUZ?
Değerli okuyucular, genel olarak dinimiz, özel olarak da peygamberimizin sosyal hayatla ilgili değerlendirme ve tavsiyeleri baştan ayağa sağlık, baştan sona edeptir.
Efendimiz s.a.v.’in hadislerini ve bu hadislere rağmen, sureta “kocaman kocaman” ve “bilgili-okumuş” görünen kimilerinin hayat tarzları, yaşayışları, yaşarken sergiledikleri tavırlar ve meselâ yeme içme fiilini icra edişlerine baktığınızda esasen ne kadar da “cahil” olduklarını görüyor ve acıyorsunuz bu gibi insanlara…
“Sıradan” ve basit görünen ve ama gerek toplumsal saygınlık (edep) gerekse sağlık bakımından çok önemli olan bir eylem de yemeğe veya içeceğimiz nesneye nefesimizi vermek yani üflemek.
Bazen annelerimizde de görüyoruz bu yanlışlıkları. Anneler yavrularına çorba veya sıcak bir yemek yedirirlerken yemeği tabağa sıcak sıcak döktükleri ve o mini minnacık masum yavruları da henüz sabrı öğrenemediklerin acele edince, yemeği yavruya bir an önce yedirmek ve bu vesileyle de yemeğin soğumasını sağlamak veya hızlandırmak için tabaktaki veya kaşıktaki yemeğe üflerler.
Halbuki bilseler Efendimiz s.a.v.’in bu fiili kerih gördüğü ve yasakladığını; bilseler bu yasağa uymayarak yemeğe üflemekle ağızlarından çıkan mikropların (çünkü insan nefesini dışarıya verirken, daha önce aldığı temiz havayı/oksijeni kirleterek dışarıya karbondioksit/zehirli madde çıkartmaktadır) ve belki de annede bulunan ve solunum/nefes yoluyla bulaşan bir hastalığın meselâ nezlenin, gribin çocuğuna bulaşması için zemin hazırladığını, yaparlar mıydı? Asla… Çünkü anne yüreği buna dayanamaz, bunu kaldıramaz, bile bile yavrusunu zehirlemez. Çünkü o merhamet timsalidir, Bediüzzaman rh.a. tabiriyle şefkat kahramanıdır. Yaratanımız ve yaşatanımız olan Allah c.c. ise daha daha fazla ve hatta bilemeyeceğimiz, tahmin edemeyeceğimiz kadar kullarına şefkatlidir, merhametlidir. Efendimiz de “Andolsun size kendinizden öyle bir
Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe Suresi/128. Ayet) ayetinde işaret olunduğu üzere müminlere Allah’tan sonra en şefkatli olandır; müminlerin başına gelen bir sıkıntı, rahatsızlık Efendimiz’i derinden sarsardı… Öyleyse bize düşen o yüce yaratıcının ve efendimizin emir ve tavsiyelerine uymaktır.
Amel olunması niyeti, sünnet üzere bir hayat yaşanması temennisi, sünneti yaşarken ölme ümidiyle efendim…
*** Katâde radıyallahu anh’ın söylediğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabın içine solumayı yasakladı.
*** İbni Abbas radıyallahu anhümâ’nın rivayetine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabın içine solumayı veya kaba üflemeyi yasakladı.
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz suyu ve diğer meşrûbâtı nasıl içmek gerektiğini öğretmektedir. Buna göre bir şey içerken kabın içine solumamak gerekir. Bunun yolu da, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi suyu üç nefeste içmektir. Harareti fazla olup iyice susayanların iki nefeste içmeleri de uygun görülmüştür. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yaptığı benzetmeyle söyleyecek olursak, meşrûbâtı, kabın içine soluyarak, deve gibi bir nefeste içmek doğru bulunmamıştır. Demek oluyor ki, su veya başka bir meşrûbâtı içen kimse, ağzını üç defa bardaktan uzaklaştıracak ve her defasında kabın dışına soluyacaktır.
Efendimiz bu hadisleriyle hem bir sağlık kuralını öğretmiş hem de meşrûbâtın kirlenmesini önlemiştir. Bir şeyi tek başına içen kimse, Ömer İbni Abdülazîz’in dediği gibi, kabın içine solumamak şartıyla suyu bir nefeste içebilir (Fethü’l-bârî, I, 95 [Eşribe 26]).
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in su, süt gibi içilecek şeylerin bulunduğu kaba üflemeyi, kabın içine solumayı yasakladığı görülmektedir. Kabın içine çerçöp gibi bir şey düştüğü zaman, bu nesne ağza kaçmasın diye üflenerek uzaklaştırılmayacak, çerçöpün bulunduğu kısım yere dökülecektir. Böyle yapmakla hem sağlık açısından uygun davranılmış hem de aynı kaptan içecek başkaları rahatsız edilmemiş olur.
Hattâbî, bu hadis-i şerifi açıklarken şöyle diyor:
“Kabın içerisine üfürmenin yasaklanış sebebi, üfüren kimsenin o anda ağzından tükrük damlacıklarının fırlayıp kabın içine gitme tehlikesi olabileceği gibi, bu kimsenin ağız kokusunun nefes vasıtasıyla suya karışıp onu kirletmesi ve tadını bozması tehlikesi de olabilir. Binaenaleyh, insan hiçbir zaman kabın içerisine üfürmemeli ve solumamalıdır.”
Hattâbî’nin bu açıklamasına ilaveten şunu da ifade etmek isteriz ki; bardağın içerisine üfürmek, insanın ağzından çıkan ve insan sağlığı için zararlı olan karbondioksitli havanın kabın içerisinde bulunan içeceği kirleteceği ve tadını bozacağı için de bu yasak konmuş olabilir.
(Riyazussalihin-Erkam Yayınları Nüshası, 760 ve 767. Hadisler… Açıklamalar aynı eserden ve Ebu Davut-Şamil Yayınları isimli eserin 3728. Hadisinin açıklamalarından özetlenerek alınmıştır.)
KAYBETTİĞİMİZ BASİRET VE FİRASET…
Aşağıdaki yazı, Osman Nuri Topbaş’ın Hakka Adanmış Gençlik (Erkam Yayınları) isimli kitaptan alıntılandı. O da Kuşeyri Risale’sinin 1990 Beyrut Baskısı, 238. sayfasından iktibas etmiş.
Olayda Hz. Osman r.a.’ın basiretini görüyoruz. Elbette olay sadece Hz. Osman ile ilgili değil. Yine aynı basireti bizler Hz. Osman gibi nice büyüklerde görüyoruz. Ancak bunun yani bu basiretin, firasetin bulunmasının tek veya en büyük sebebi GÜNAHLARDAN KAÇINMAK, günahlara yaklaşmamak…
Dolayısıyla buradan çıkartacağımız temel ders; “eğer günahlardan kaçınırsak biz de aynı basirete erebiliriz” hükmüdür. Allah-u Alem.
Kaybettiğimiz basirete ve gönül duruluğuna kavuşma temennilerimle
dikkatlerinize sunuyorum.
Enes (ra) kendi rivâyetine göre; bir gün Hz. Osman’a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hz. Osman’ın yanına girer. Onu gören Hz. Osman:
“-Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri var.” der. Buna çok şaşıran Enes (ra):
“-Allâh’ın Rasûlü’nden sonra vahiy mi geliyor?” diye sorar. Hz. Osman (ra) ise:
“-Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir.” buyurur.
UNUTULMUŞ SÜNNETLER-28
“YALAN”I ŞAKA YOLLU SÖYLEMEK
Bugün müslümanların sünnetten, hadisten; kısa ve öz itibariyle
islâmî ahlâk ve kültürden ne kadar uzaklaştıkları elbette malumlarınız. Bununla birlikte, elbette islâmî neş’e ve umdelerin de baharda yeni yeni açmaya başlayan çiçekler gibi, güzelleşerek gelişen bir aşamada olduğunu görmek bizleri çok ama çok sevindiriyor.
Yitirilen islâmî ahlâk ve kültürün bir yansıması olarak “yalan söylemek” artık çok sıradan ve normal bir iş ve eylem gibi görülmekte, yapılmaktadır. Yalan söylenecek hususlar bir elin parmaklarını geçmeyecek sayı kadar ve bizzat Hz. Peygamber tarafından sınırlı olarak sayılmıştır. Böyle olmakla birlikte, en dürüst ve güvenilir bildiğimiz ve bu manada da “islâmi hassasiyetler taşıyan” kimi KARDEŞLERİMİZ ise kendilerine göre veya kimilerine göre “BEYAZ YALAN/PEMBE YALAN” adı verilen ve söyleyenden başka kimseye zararı olmayan yalanları rahatlıkla ve kimi zaman da ”ortamı yumuşatmak adına” söyleyebilmektedirler. Halbuki örnek almaya çalıştığımız ve önder kabul ettiğimiz Hz. Peygamberimiz, ŞAKA İLE DAHİ OLSA yalan söylememiş, yalan söyleyenleri “söylemeyin” diye ikaz etmiştir. Bunun yanında kendisi de şaka yapmış ve ama şaka
yaptığında -yalanı değil de şakayı suç ve günah zannedenlerin- “iyi ama siz de şaka yapıyorsunuz” diye soran ve hayretini beyan edenlere de “ama ben doğruyu söylüyorum” mealinde cevap vererek, her şeyin mutlaka doğru olması gerektiğini bir kez daha öğretmiştir.
Yani bir müslümanın ŞAKA İLE DAHİ OLSA yalan söylemesini İslâm ve dolayısıyla İslâm’ın ete kemiğe bürünmüş şekli olan Hz. Peygamberimiz asla ve kat’a kabul etmemiştir. Aşağıda sunmaya çalışacağımız hadis de bunun bir belgesi niteliğinde. Rabbim okuduklarımızla amel etmeyi ve sünnet üzere bir hayat yaşamayı nasip etsin efendim.
Ebû Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
(…)
Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim.
(…)
Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 58; İbni Mâce, Mukaddime 7
Açıklamalar
Kötü huylardan biri de yalan söylemektir. Bize inanan ve güvenen birini yalan söyleyerek aldatmak, ona ihânet etmektir. Yalanın şaka yollu söylenmesi bile çirkindir. İnsanları eğlendirmek için yalan söyleyen kimselerin ne fena bir iş yaptıklarını göstermek için Peygamber Efendimiz: “Yazıklar olsun milleti güldürmek için yalan söyleyen kimseye; yazıklar olsun; yazıklar olsun” buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Zühd 10).
Kötü huylu kimse, başkalarından önce kendisine yazık eder. Çünkü onun bu
hali, kolay kolay iyileşmeyecek belki de ömür boyu kendisinden ayrılmayacak bir hastalıktır.
Rivayet edildiğine göre Abdullah İbni Mübârek hazretleri bir yolculuk sırasında kötü huylu bir adamla arkadaş olmuştu. Adamın suyunca gitmeye, dediklerini yapmaya, onu kırmamaya çalıştı. Yolculuk sona erip de kötü huylu arkadaşından ayrılırken, İbni Mübârek, çok değerli bir dostundan ayrılıyormuş gibi ağlamaya başladı. Onun bu haline hayret edenlere şunları söyledi:
Ben bu adama acıdığım için ağlıyorum. Çünkü yolculuk bitti, ben de kendisinden ayrıldım. Fakat onun kötü huyu hâlâ kendisiyle beraber.
Aklı başında bir kimse kendini tanımaya gayret etmeli, kötü huylarını bulup onlardan kurtulmaya çalışmalıdır.
(Riyazussalihin Terceme ve Şerhi, Erkam Yayınları, C. 3, Hadis No. 631)


Son Yorumlar